Nisan 26, 2016 08:23 Europe/Istanbul

Bugün İslam Peygamberi’nin –s– Allah’ın dini ile beşli düşmanlarıyla savaşlarını İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei’nin kelamından dinleyeceğiz.

Ayetullah Hamanei Allah yolunda en büyük cihadın nefisle yapılan cihat olduğunu vurguluyor.

İyi ve şayeste ahlak bütün kalpleri kendine çeker. Sevgi ve aşk kalplere doğduğunda ise iyi ahlakın parlayan ışınları dünyayı iyilik ve sevgi ile doldurur.

İslam Peygamberi –s– iyi ahlakı ve sevgisiyle bir çok gönlü kendine çekmeye başladı ve onlara doğru yaşamayı ve yücelme yolunu öğretti.

Hicaz’ın sert ve acımasız topraklarında Resulullah efendimizin –s– narin ve insani davranışı, insanların büyük gruplar halinde İslam’a iman etmelerine ve ilahi emirlerine uymalarına vesile oldu. Ancak her zaman şeytan saflarında yer alan kalbi kararmış insanlar da vardır. İslam Peygamberi’nin –s– döneminde de o hazreti ve Müslümanları taciz eden kâfirler ve kötü kalpli insanlar vardı. Bu zümre henüz yeni yeni ayakta durmaya çalışan İslam fidanına darbe indirmek için her fırsatı kolluyor ve sürekli Allah Resulü –s– ve Müslümanlarla savaş hazırlığı yapıyordu. Ancak İslam Peygamberi’nin –s– bu tür düşmanlara karşı tutumu gayet ciddi ve kesindi. Bu yüzden o hazretin mübarek yaşamını irdelediğimizde kâfirler, münafıklar ve ahitlerine bağlı kalmayan Yahudi savaşlarına rastlıyoruz.

Gerçekte Allah Resulü –s– İslam aleyhinde komplo kuranlara veya bu semavi dini yok etmek isteyenlere karşı savaşmak ve tehlikeyi bertaraf etmek zorundaydı, çünkü bu mesele Kur'an'ı Kerim’in açık ve net emriydi. Allah Teâlâ Bakara suresinin 193. ayetinde şöyle buyurmakta:

Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın

Bu çerçevede İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei İslam düşmanları ve Resulullah efendimizin –s– onlara karşı tutumu hakkında şöyle diyor:

Resulullah –s– bakıyor ve Medine’de yeni doğan İslamî toplumunu beş temel düşmanın tehdit ettiğini görüyor. Bir düşman küçük ve önemsizdir, ama aynı zamanda ondan gafil olmamak gerekir. Bunlar Medine çevresindeki yarı vahşi aşiretlerdir. Medine’nin on fersah, on beş fersah, yirmi fersah ötesinde yarı vahşi aşiretler vardır. Bunların tüm yaşamları savaş, kan akıtmak, yağma ve birbirini katletmek ve birbirinden çalmaktır. İslam Peygamberi –s– bunlardan hangisinde salah ve hidayet işareti gördüyse onlarla anlaşma yaptı. İlkin de onlara mutlaka gelin Müslüman olun da demedi, hayır, onlar hem kafir ve hem müşrikti, ama onlarla anlaşma yaptı ve saldırılarını önledi. Allah Resulü –s– anlaşmalarına sıkı sıkıya bağlıydı. Ancak şer ve güvenilmez olan aşiretlere gelince, Allah Resulü bizzat onların üzerine gitti, çünkü onlar uslanmaz, hidayete ermez kesimlerdi ve kan akıtmadan ve zor kullanmadan duramıyordu. Bu yüzden Resulullah efendimiz –s– onların üzerine yürüdü ve onları yenerek yerine oturttu.

Fakat İslam dinine darbe vurmak isteyen ve esas tehlike de onlardan gelen ikinci düşman Mekke’deydi. Bu konuda İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei şöyle diyor:

Bir grup kibirli, zorba ve nüfuz sahibi eşraf de Mekke’ye hükmediyordu. Bunlar birbiriyle anlaşamıyordu, fakat İslam dinine karşı birbiriyle müttefik oldu. Allah Resulü –s– esas tehlikenin bunlardan kaynaklandığını biliyordu, nitekim pratikte de öyle oldu. İslam Peygamberi –s– eğer oturup bekleyecek olursa onların kesinlikle bir fırsatını bulacağını düşündü. Bu yüzden kendisi onların üzerine gitti, fakat Mekke’ye çıkarma yapmadı. Mekkelilerin kervan yolu Medine’nin yakınlarından geçiyordu. Allah Resulü –s– taarruzunu düşman kervanlarına başladı ki Bedir savaşı da bu taarruzların başında en önemli olanıydı. Mekkeliler de büyük bir inat ve bağnazlıkla o hazretle savaşmaya geldi. Bu durum hemen hemen dört beş yıl aynı şekilde devam etti, yani İslam Peygamberi –s– onları kendi haline bırakmıyordu. Onlar da yeni kurulan şu İslamî nizamın kökünü kurutmayı umuyordu. Uhud savaşı ve diğer bir çok savaş bu yüzden yaşandı. Mekkelilerin en son İslam Peygamberi’nin –s– üzerine yürüdükleri savaş Hendek savaşıydı. Müşrikler ve düşmanlar tüm gücünü toparladı ve başkalarından da yardım aldı ve gidip Peygamberi ve iki yüz, üç yüz, beş yüz yakın adamlarını katliam ederiz, Medine’yi de yağmalarız ve gönlümüz rahat geri döneriz, artık onlardan hiç bir iz geride kalmaz dediler. Fakat bunlar Medine’ye varmadan Allah Resulü –s– maceradan haberdar oldu ve o ünlü hendeği kazdırdı. Medine’nin bir tarafı düşmanın sızmasına açıktı, bu yüzden oraya eni yaklaşık kırk metre olan bir hendek kazdırdı. Bu savaşta kâfirler hendekle karşılaşınca geçemeyeceklerini anladı ve bu yüzden hezimete uğrayarak büyük bir fiyasko ve hüsranla geri dönmek zorunda kaldılar.

İslam Peygamberi –s– Hendek savaşından bir yıl sonra Mekke’yi ziyaret etmek ve hac farizesini yerine getirmeye karar verir. İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei tarihin bu dilimini İslam’ın en parlak noktalarından biri olduğunu belirterek macerayı şöyle anlatıyor: Hudeybiye macerası en anlamlı ve en derin maceralardan biridir ve o dönemde yaşandı. Allah Resulü –s– umre niyetiyle Mekke’ye doğru hareket etti. Müşrikler baktılar ki haram ayda, yani savaş yapılmayan ayda bulunuyorlar ve onlar da haram aya saygı gösteriyorlar. Ama İslam Peygamberi –s– de Mekke’ye doğru geliyor, o zaman ne yapmaları gerekiyor? Acaba yolu açık mı bırakmalılar? O zaman Allah Resulü’nün –s– bu başarısına karşı ne yapacaklar ve nasıl onun karşısında duracaklar? Sonunda karar verdiler ve gidip onun Mekke’ye gelmesini engelleriz, eğer bir mazeret de bulabilirsek, hepsini katliam ederiz, dediler. Ancak İslam Peygamberi –s– en güzel tedbirle onlarla oturup kendisiyle anlaşma imzalamaya zorladı ve bu sefer geri döneceğini, fakat gelecek yıl geri dönüp umre ibadetini yerine getireceğini söyledi. Bu barış anlaşmasının sonucunda bölge genelinde İslam Peygamberi’nin –s– İslam’ı tebliğ etme ortamı açıldı. Bu anlaşma Hudeybiye barış anlaşması oldu. Kur'an'ı Kerim bu barışı Fetih olarak tanıtıyor ve Fetih suresinin birinci ayetinde şöyle buyuruyor: Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik.

İslam Peygamberi –s– bir yıl sonra umreye gitti ve müşriklerin düşündüklerinin aksine o hazretin ihtişamı her geçen gün daha da gelişti. Bir sonraki yıl, yani 8. yılda kâfirler anlaşmayı bozunca Allah Resulü –s– Mekke’yi fethetti ki bu da büyük bir fetihti ve o hazretin güç ve iktidarını yansıtıyordu.

İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei’ye göre Allah Resulü –s– bu düşmanıyla da tedbirli, güçlü, sabırlı ve hiç acele etmeden ve hatta bir tek adım geri atmadan karşılaştı ve gün be gün ve an be an ilerledi.

İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei konuşmasının devamında üçüncü düşmana işaret ederek şöyle diyor: Üçüncü düşman yahudilerdi. Yani İslam Peygamberi –s– ile Medine’de yaşamayı kabul eden güvenilmez ecnebilerdi, fakat hiç bir zaman sinsilikten ve sabotajdan ve tahribat yapmaktan el çekmediler. Eğer dikkatlice bakacak olursanız, Bakara suresinin önemli bir bölümü ve Kur'an'ı Kerim’in diğer bazı sureleri Allah Resulü’nün –s– yahudilerle kültürel mücadelesiyle ilgilidir.

İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei bu düşmanı organize ve komplocu bir düşman olarak tanımlıyor ve bu zümrenin insanların umutsuzluğa sürükleyerek birbirine düşürdüğünü belirtiyor ve şöyle devam ediyor: Allah Resulü –s– mümkün mertebe bunlara karşı hoşgörüyle davrandı, fakat daha sonra baktı ki bunlar hoşgörüden anlamıyor onları cezalandırdı. Aslında Allah Resulü –s– durup dururken bunların üzerine gitmedi. Söz konusu üç yahudi aşiretinin her biri bir şeyler yaptı ve İslam Peygamberi –s– de ona göre onları cezalandırdı. İlk aşiret, Kinkaoğulları aşiretiydi ki bunlar Allah Resulü’ne –s– ihanet etti Allah Resulü –s– de onları göç ettirdi ve bölgeden uzaklaştırdı ve tüm imkânları Müslümanlara kaldı. İkinci aşiret Naziroğulları aşiretiydi. Bunlar da ihanet etti. Allah Resulü –s– onlara da eşyalarından bir kısmını alıp gitmelerini buyurdu, onlar da mecburen göç etti. Üçüncü aşiret Karizaoğulları aşiretiydi ki Allah Resulü –s– onlara aman verdi ve Medine’de kalmalarına izin verdi, onları Medine’den atmadı. Allah Resulü –s– onlarla Hendek savaşında düşmana onların yaşadığı semtten Medine’ye girmelerine izin vermemeleri üzerine anlaşma yaptı, fakat bu aşiret namertlik etti ve düşmanla Allah Resulü’ne –s– saldırmak üzere anlaşma yaptı. Allah Resulü –s– söz konusu yahudi aşiretin kararından haberdar oldu ve çok akılcı bir tedbirle onlarla Kureyş arasındaki ittifakı bozdu ki bunun macerası tarihte yazılıdır. Yani öyle bir tedbir etti ki bunlarla Kureyş arasındaki güven yok oldu. Resulullah’ın –s– çok güzel askeri siyasi taktiklerinden biri buydu. Daha sonra Kureyş ve müttefikleri yenilerek hendekin önünden çekilip Mekke’ye döndüklerinde, İslam Peygamberi –s– Medine’ye döndü ve aynı günde gidip yahudi aşiretini kuşattı. Kuşatma ve çatışma 25 gün sürdü. Allah Resulü –s– bu aşiretin tüm savaşçılarını öldürdü, çünkü ihanetleri çok büyüktü ve ıslah edilecek gibi değildi. Allah Resulü –s– onlara böyle davrandı.

İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei dördüncü düşmanın münafıklar olduğunu belirtiyor. Bu zümre dilde iman eden ama batında iman etmeyen, alçak, rezil, dar görüşlü ve düşmanla her an işbirliğine hazır olan kişilerdi. Ayetullah Hamanei Allah Resulü’nün –s– bu düşmana karşı davranışını şöyle anlatıyor: Darar camii olayında bunlar gidip bir merkez kurdu, İslamî nizamın dışında, yani Roma’da bulunan biriyle irtibata geçtiler ve Roma ordusunun Allah Resulü’nün –s– üzerine yürümesi için zemin hazırladılar. Burada Allah Resülü –s– onların üzerine gitti ve inşa ettikleri camiyi yaktı yıktı ve şöyle buyurdu: Bu cami, cami değildir, burası camiye karşı, Allah’a ve insanlara karşı komplo merkezidir. Bu cami şu münafıklardan bir grup küfürlerini aşikâr ettikleri bir mekândır ve Medine’den giderek başka yerde bir ordu kurdular. Bu yüzden Allah Resulü –s– bunlarla mücadele etti ve yaklaştıkları takdirde üzerlerine yürüyerek onlarla savaşacaklarını belirtti.

Gerçi Medine’de de bir grup münafıklar yaşıyordu, fakat Allah Resulü –s– onlar kendisi ve İslamî toplumla uğraşmadığı müddetçe onlara dokunmadı ve hatta davranışlarıyla onları utandırmaya çalışıyordu.

İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Hamanei beşinci düşmanın en tehlikeli düşman olduğunu belirterek şöyle diyor: Ancak İslam Peygamberi’nin –s– beşinci düşmanı her mümin ve Müslüman insanın içinde olan bir düşmandı. Tüm düşmanların en tehlikeli olanı da buydu. Bu düşman bizim de içimizde vardır: Nefsani eğilimler, bencillikler, sapkınlık eğilimi, insanın kendisi zeminini hazırladığı sapkınlık eğilim. Allah Resulü –s– bu düşmanla da en sert biçimde mücadele etti. Ancak bu düşmanla mücadele kılıçla değil, talim ve terbiye, tezkiye ve ikazlarla mümkündür. Bu yüzden insanlar büyük zorluklara katlanarak savaştan döndüklerinde Allah Resulü –s– şöyle buyurdu: Siz daha küçük cihattan döndünüz, şimdi daha büyük cihatla uğraşın. Sahabe şaşırdı ve sordu: Ya Resulullah, daha büyük cihat nedir? Biz bu cihadı bunca azametiyle bunca zorluklara katlanarak yaptık, bundan daha büyük cihat olabilir mi? Resulullah –s– şöyle buyurdu: Evet nefsinizle cihat bu cihattan daha büyüktür. 015