Nisan 26, 2016 08:52 Europe/Istanbul

Kemal Akkurt, cumhuriyet gazetesinde, “İktidarın insan hakları kurumu” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’nin insan hakları karnesinin sürekli kötüye gidişi ve uluslararası kurumların yıllık raporlarında eleştiri konusu olması nedeniyle, hükümet şimdi de “Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu” adıyla bir kurumun kurulması için geçen günlerde yeni bir yasa çıkardı. Peki, bu kurum insanların adil yaşaması için gerekli bağımsızlığa ve çoğulculuğa sahip mi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***
Erdoğan’ın “siyasi yasaklı” olduğu ilk dönemde, Başbakan Abdullah Gül’e bağlı, Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Ertuğrul Yalçınbayır’ın sorumluluğunda ilk kez 4643 sayılı yasayla İnsan Hakları Danışma Kurulu (İHDK) kurulmuştu. Başbakanlık, Bakanlıklar, Kamu Kurumları, Üniversiteler, Sendikalar, Barolar ve Sivil Toplum Kuruluşları (STK) temsilcileri olmak üzere toplam 74 üyeden oluşan İHDK, 26 Şubat 2003’te ilk toplantısını yaptı. Çoğulcu ve özerk bir kurum olan İHDK, seçimle kendi içinden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nu başkanlığa, Türkiye Barolar Birliği’ni temsilen de beni raportörlüğe seçmişti.
İHDK’nin çalışmaya başladığı tarihten itibaren, görev yaptığı 2 yıl boyunca anlaşıldı ki, siyasi iradenin Türkiye’nin demokratikleşmesi, hukuk devletinin tesisi ve insan haklarının içselleştirilmesi gibi bir amacı ve hedefi yok. Askeri vesayetin bitirilmesi, yargının ve bürokrasinin yeniden dizayn edilmesi ile birlikte, bindikleri “demokrasi treninden” hızla inmişlerdir. Bu durumu gören İHDK Başkanlık Divanı olarak, bir basın toplantısı ile 7 Şubat 2005’te görevlerimizden istifa ettik. Uzun süre İHDK toplantıya çağrılmadı ve tam da istedikleri gibi atıl bırakıldı.
Siyası iktidar, 2005-2013 arasında herhangi bir insan hakları kurumuna ihtiyaç duymadı. Ancak AB ve Avrupa Parlamentosu başta olmak üzere, yıllık raporlarda Türkiye insan hakları alanında sürekli eleştirilmeye başlanınca, Haziran 2013’te Türkiye İnsan Hakları Kurumu adında yeni bir “Devlet Dairesi” kuruldu. Özerkliği ve çoğulculuğu bulunmayan bu kurulun varlığı ile yokluğu arasında hiçbir farkın olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Başta Paris İlkeleri ve diğer uluslararası hiçbir kurala uymayan bu devlet kurumu, hiçbir düzeyde akredite olamamıştı.
Türkiye’nin insan hakları karnesinin sürekli kötüye gidişi ve uluslararası kurumların yıllık raporlarında eleştiri konusu olması nedeniyle, hükümet şimdi de “Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu” adıyla bir kurumun kurulması için geçen günlerde yeni bir yasa çıkardı. Alışılmış olduğu gibi, yine muhalefet partilerinin, üniversitelerin ve bu alanda çalışan STK’ların görüşleri alınmadan yasa çıkarıldı. Elbette yine Türkiye’nin insan hakları karnesine, temel hak ve özgürlüklere, insan hakları ihlallerine hiçbir katkısı ve faydası olmayacak bir kurum kurulacak.
Peki, iktidarın bu İnsan Hakları Kurumu neler getiriyor? Sıradan vatandaşlara ve insan hakları mağdurlarına hiçbir şey getirmediği kesin olan bu kurum, uluslararası İnsan Hakları İlkelerine ne kadar uyuyor?
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Türkiye’de “basın özgürlüğü”nün hal-i pürmelâli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“En son Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) ‘2016 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ küresel puanlamasında Türkiye’nin, geçen yıldan iki sıra daha gerileyerek “en çok gerileyen ülkeler” arasında 151. sıraya düşmesi, demokrasi üzerinde “vesâyet”in sürdüğünü gösteriyor. 2002’den beri RSF’nin her yıl çoğulculuk, medyanın bağımsızlığı, ortam ve oto-sansür, yasal çerçeve, şeffaflık, altyapı, ihlaller” gibi bir dizi alanda yaptığı araştırma göstergeleriyle yayımladığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi, 180 ülkede gazetecilerin yararlandıkları özgürlük alanını ölçüyor. Bu kapsamda gazetecilere baskı ve Türkiye’nin basın özgürlüğünün hal-i pürmelâli daha önce de uluslararası kuruluşların araştırmalarıyla tesbit edilmişti. Türkiye’nin haber alma özgürlüğü, siber sansür ve yayın yasağı gibi alanlarda da gerilediği rapor edilmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
 “Türkiye’de basına yönelik baskılar geçmişe göre çok daha şiddetli artarak, ifâde özgürlüğü kısıtlanıyor, gazetecilere baskılar uygulanıyor” denilerek Türkiye’nin “basın özgürlüğü”nde Burundi, Myanmar, Zimbabve ve Kamboçya gibi ülkelerin kategorisinde yer aldığı yazılmıştı.
Ne var ki, RSF’nin yeni “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi” vahameti ortaya koyuyor.
Raporun Türkiye değerlendirmesinde, siyasî iktidarın iddialarının akisne, son dönemde kayyım atanarak medyaya el konulmasıyla televizyonların ve gazetelerin tasfiyesi, çok sayıda gazetecinin sırf düşünceleri açıklayıp siyasî iktidarı eleştirdikleri için tutuklanmalarının yanısıra  medya üzerindeki baskılarına vurgu yapılması çarpıcı bir “Türkiye tesbiti.”
Keza “Türkiye’de basın özgürlüğü yeni sahiplik işlemleri şaffaflıktan uzak yeni sahipleri tarafından tehdit görüyor. Özellikle hükümet/iktidar partisine yakın yeni sahipler, editoryal satırları değiştirip ya da sözünü esirgemeyen çalışanları işten çıkardılar” değerlendirmeleri, “basın özgürlüğü”nün durumunu deşifre ediyor.
Gazetecilerin çoğunun “cumhurbaşkanına hakaret”le suçlanıp yargılandığına, internetin “sistematik sansüre tabi tutulduğu”na ve basına baskıların şiddetlendiğine dikkat çekiliyor. O denli ki, raporun “Türkiye bölümü”ne “Erdoğan medyaya karşı” başlığı atılmış.
Gerçek şu ki,TMSF ve çeşitli yollarla “hükûmeti yeterince desteklemeyen” muhalif televizyon ve gazetelere el konulup iktidara yakın işadamlarına verilen, iktidar yandaşlarınca satın alınıp tekelleştirilen Türkiye’de  basının vaziyetini ele veriyor.
Zira sırf açıkladıkları görüşlerinden dolayı halen onlarca gazetecinin hapis yatması, bol maaşlı kayyımlar atanarak “muhalif” addedilen medya organlarının tek tek kapanmaya sürüklenmesi, Türkiye’de medyanın basın özgürlüğünün darbelenip kısıtlandığı gerçeğini teyid ediyor. 
Türkiye’nin “tam demokrasi” kategorisine girmesi için öncelikle demokrasi kriterlerini yerine getirmesi gerekiyor. Bunu için de, öncelikle medyanın bağımsız ve hür olması icâb ediyor. Aksi takdirde  “basın özgürlüğü” nutuklarını atmakla demokrasi olmuyor, basın özgür olmuyor…
…***
Eyüp Kabil, Yeni Mesaj gazetesinde, “Kilislinin başına AKP bombası düşüyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“7 Haziran 2015 seçimlerinde Kilisliler, AKP’nin politikalarını yüzde 49.2 oy oranıyla ödüllendirdiler. 1 Kasım seçimlerinde ise AKP’ye verdikleri desteği az bulan Kilisliler, oylarını yüzde 65.2’ye çıkarttı.Kilislilerden çok memnun olan AKP ise Şubat ayında şehri Nobel’e aday gösterdi.Kilislilerin kör âşıkları aratmayan AKP sevgisi, başlarına yağan bombalardan sonra gözlerini açmış mıdır bilemem! Fakat vatandaşın “artık yeter” diyerek Valiliğe yürümesi başlarına yedikleri darbelerden usandığı anlamına geliyor.
Bir yandan IŞİD’in bombalarıyla neye uğradığını şaşıran Kilisliler, diğer yandan polisin attığı dayaktan sonra şehri terk etme kararı almaya başladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kilis’e geçen ocak ayından itibaren Suriye tarafında IŞİD denetiminde olan bölgeden tam 45 Katyuşa roket atar mermisi atıldı. Kent merkezinde patlayan mermiler 5’i Suriyeli 16 kişinin ölümüne, 62 kişinin de yaralanmasına yol açtı.
Son olarak pazar günü sabah saatlerinde 2, akşam saatlerinde ise Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın kentte olduğu sırada atılan 3 roketatar mermisi 2 kişinin ölümüne, 25 kişinin yaralanmasına neden oldu.
Kilis Valiliği’nin geçen Cuma günü 1 ay süreyle tüm etkinlik ve yürüyüşleri yasakladığı kentte, güvenlik güçleri protesto yürüyüşü yapanları basınçlı su ve biber gazlı müdahale ile dağıttı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Şuan Kilis’te, IŞİD’in roketatar mermilerine hedef olmaktan korkanlar evlerinden çıkmamayı tercih ediyor. Sokakların tenha olduğu kentte vatandaşlar, ölüm korkusuyla yaşamanın psikolojilerini bozduğunu ifade ediyor. Biran önce roketatar mermilerinin Kilis’e atılmasının engellenmesini isteyen vatandaşlar, çözüm bulunamaması halinde göç etmek zorunda kalacaklarını söylüyorlar.
Kilislilerin psikolojisi öyle bozuldu ki, kentte duyulan her gürültü yeni bir patlama olduğu endişesi yaşatıyor. En küçük seste bile irkilen ve güvenli noktalara gitme ihtiyacı hisseden vatandaşlar, yaşadıkları bu psikolojiden biran önce kurtulmak istiyor.
Türkiye’nin en sakin ve güvenli şehirlerinden biri olan Kilis’in AKP eliyle geldiği bugünkü durum gerçekten ibret verici!
AKP’yi iktidar ettikleri gün arabalarına atlayıp kornalar çalarak zafer kutlayan Kilisliler, bu zaferin(!) bedelini şimdi can korkusu yaşayarak hatta şehrini terk etme noktasına gelmekle ödüyor. 
AKP’nin baştan beri hatalarla dolu Suriye politikasını, kör âşıkları aratmayacak düzeyde destekleyen Kilisliler şimdi bunun bedelini en ağır şekilde ödüyor. Oysaki Kilislilerin çoğunluğu geçimini Suriye ile yaptıkları ticaretten sağlıyordu. AKP’nin Esad düşmanlığını destekleyen Kilisliler, IŞİD tarafından başlarına yağdırılan 45 roket atar mermisinin dışında şehirlerine biranda yığılan Suriyelilerle yaşamak zorunda kalarak ağır bedel ödemeye mahkûm edildiler.