Türkiye'den köşe yazarları
Cem Kirazoğlu, Evrensel gazetede, “Çocuğun istismarı= Demokrasinin istismarı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bir “23 Nisan Çocuk Bayramı”nı daha idrak ettik. İdrak etmek nasıl oluyorsa… Bilirsiniz, hep böyle derler. Buradaki idrak etme, algılama, anlama, kavrama gibi anlamlara sahip… Ama gerçekten algılamış, kavramış, anlamış mı oluyoruz bu bayramı idrak etmekle, orası şüphe götürür. Zaten, daha çok, çocuk bayramı olarak dillere pelesenk olmuş bu bayramın genel olarak ne anlama geldiğini de biliyor muyuz, orası belli değil. 12 Eylül darbesi sonrasında kanunla belirlenmiş bir isme sahip olarak “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” adıyla kutlanmaya başlanan bu bayramın bir zamanlar ayrı ayrı kutlanan bayramlar olduğunu hatırlatmak lazım. Ama bu tarihin, yani Türkiye Meclisinin açıldığı ve halkın egemenliğinin ilan edildiği tarih olan bu tarihin çocuklara armağan edildiği bir bayram olduğunu herkes bilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu armağanın rastgele bir armağan olmadığının nedenini biraz örneklendirerek anlatayım. Eğer bir ülkenin demokrasiye geçmesinin bir göstergesi olan parlamentonun açılışı çocuklara bayram olarak armağan edilmesine rağmen, o ülkede aşağı yukarı her gün, yargıya yansımış haliyle 45-50 çocuk cinsel istismara uğruyorsa, kayıtlara geçmemiş haliyle tahminen her gün ortalama 800 çocuk cinsel istismara uğruyorsa, çocuk gelinler diye bir olgu varsa, o ülkede demokrasinin de ayaklar altına alınma olasılığı çok yüksektir.
Bundan dolayı demokrasi kurumu olan Meclisin kuruluşunu çocuklara armağan etmek çok anlamlıdır.
Bir ülkede bir milyon çocuk işçi varsa zorunlu eğitim 12 yıl olmasına rağmen sokaklarda dilencilik yaptırılan çocuklar varsa ve bu çocuklara devlet sahip çıkmıyorsa, fizik gücünün üstünde iş yüklenilen çocuklar varsa, mesleki eğitim adı altında çocukların emeği sömürülüyorsa, bir de üstelik Suriyeli ve diğer göçmenlerin çocukları daha da beter bir muameleye tabi tutuluyorsa, o ülkede demokrasi baskı altında demektir.
Bir ülkede kapitalist üretim biçiminin gereği olarak, çocuklar, eğitim adı altında, ekonomik kalkınma masalı anlatılarak, sınıflı topluma özgü işlere yerleştirilmek üzere terbiye ediliyorlarsa, akıllarına yular takılıp merkezi sınavlara koşulup, kendi seçimleri dışındaki yollara sürülüyorlarsa demokrasinin önemli özelliklerinden biri olan seçme ve seçilme özgürlüğü ayaklar altına alınıyor demektir.
Sözün özü bir ülkede çocuk özünü gerçekleştirme macerasında yetişkinler tarafından yalnız ve güçsüz bırakılıyorsa, bayram şekeri ile kandırılıyorsa, yalancıktan, politikacıların koltuklarına oturtularak dalga geçiliyorsa, ateşli silahlarla vuruluyorsa, çatışmaya sürülüyorsa, o ülkede, sorunlara, hukuk ve demokrasi dışında başka her türlü yolla çözüm bulmaya çalışmanın meşru olduğu mesajı veriliyordur.
Bu örneklere bakacak olursak, çocuklara “Bayramınız kutlu olsun” demek ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.
…***
Akif Beki, Hürriyet gazetesinde, “'Hükümet deviren medya'yı tanıyalım”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“BAŞBAKAN Davutoğlu'nun dünkü grup konuşmasını dinlerken şunu düşündüm; hangi medyayı kastediyor? AK Parti’yi tanzime, iktidarı şekillendirmeye soyunan bir medyadan ve ona geçit vermeyeceğinden dem vuruyordu. Demek ki hâlâ kendini milli iradenin üstünde gören bir medya var. Biz eskide kaldı sanıyorduk, eski Türkiye’nin enkazı altında gömülüp gitti sanıyorduk bu alışkanları... Meğer o moloz yığınlarının arasından henüz yeni Türkiye’nin silueti dahi yükselmeden eski medyanın ruhu nüksetmiş. Ama bu kez merkez medyanın bünyesinde ya da muhalif medya suretinde değil. Bu kez bizzat iktidar medyası kılığında. Onun içinde hizipçilik oynayan bir kadronun bedeninde reenkarne olup dünyamıza geri dönmüş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Başbakan, eski medyanın haydut taraflarına öykünen bu marazi, bu hastalıklı kafayı kastediyor olmalı. Çünkü siyasete hem de şımarıkça müdahale edecek takat başka kimsede kalmadı. Bir tek kendine ‘AK Parti içi güç odağı’ süsü verenler, sayfa ve ekranlarında bu cüreti bulabiliyor. Medya gibi değil, hatta parti gibi de değil, parti içi bir hizip, özel bir çıkar grubu, dar bir fraksiyon gibi davranmalarından hemen tanırsınız onları. Başbakan’ı, parti yöneticilerini bir gazeteci üslubuyla eleştirmez, onu da geçtim uyarmaya dönük bir dost ve taraftar lisanı dahi kullanmazlar. Güç sarhoşluğuyla hepsini aşmışlardır bütün sınırları. Direkt komut verirler; tavır, söylem ve politika dikte eder, boylarına bakmadan hükümeti baştan aşağı azarlamaya filan yeltenirler. Giydikleri gazeteci kostümünün altından sırım sırım sırıtan bu fedai bozuntusu halleri, gördüğünüz yerde teşhis edersiniz. 28 Şubat’ın karanlık günlerinde en ileri giden gazeteci tayfası bile bunlar kadar azıtmamıştı. Eşi eski Türkiye’de dahi görülmedi. Ortalarda bu tiplerin bir benzeri daha dolaşmadığı, zıpçıktılıkta yarışacak dublörleri bile bulunmadığı için, Davutoğlu’nun kastettiği medyanın bu türedilerden oluştuğuna kesin olarak hükmedebiliriz. Gelin de hayrete düşmeyin. Geçmişin başbakan deviren manşetleriyle hesaplaşmak üzere yola çıkanlar, gazete sütunlarında başbakan devirme, bakan atayıp bakan kellesi alan eskinin medyasını antidemokratik bulanlar, basın gücüyle hükümet yıkıp hükümet kurma heveslerine kapılmış.
…***
İbrahim Veli, Milli gazetede, “Ufuk varsa umut da var!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bu ülkede yapılan tüm darbeler, yeni bir sapma oluşturmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bağımlılarını, bağımlı oldukları düşünceden saptırmak için geliştirilen birer oyun olan darbeler, oyun içindeki oyunun anlaşılması adına bugün deşifre olmuştur. Bu açıdan darbelerle savrulanların, savunduğu fikirleri terk edenlerin uygulayacağı politikalarla sorunlara çözüm aranamaz. Çünkü bu milletin değerlerinden vazgeçilirse iktidar olunsa da muktedir olunamayacağı bir kez daha anlaşıldı.O halde, hem zaman hem de imkân bakımından küçük hesapları bırakarak tehlikenin farkında olmalıyız. Bu noktada millete hizmet üretmek isteyenlerde aranması gereken en önemli şart yaşattığı değerleri olacaktır. Bu ülkede son 15 yılda hangi değerler yaşatılıyor?Milletin önünü açmak, huzurunu sağlamak, makamlarla değil sorumluluklarla olacağından sorumluluktan kaçandan değerlerin de uzaklaştığını görmüyor musunuz?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Değerler bittiği için şehirlerin arka sokaklarında gezilemiyor. Bireyler yalnızlaşıyor, aileler bozuluyor, ahlâk ve maneviyat zayıflıyor. Yozlaşma artıyor, çıkar kavgaları büyüyor, insanın iç dünyası tahrip ediliyor. Kısacası, herkes zarar görüyor. O halde, güçlü olanın zayıfı ezdiği, büyük balıkların küçükleri yuttuğu medeniyetin asla hayatta kalmaya devam edemeyeceğini görmeliyiz.
Bu değersizleştirilmeye karşı yeni bir ufkun yükselmesi gerekiyor. Bu ufuk, elbette bu millete hizmet etme sevgisi olan insanlardan yükselecektir. Bu ufuk aynı zamanda yaşadığı topraklardan düşünme ve yönetmenin tek seçeneği ve umududur. Her şeyin pazarlığa tabi olduğu bir dönemde bu ufuk en büyük değerdir. Kurumlar bu ufukla yol alabilir ve çözüm üretebilirler. Bu ufukla yöneticiler inandığı ilkelere göre çalışıp, vasıf ve yetenekleri ölçüsünde umuda hizmet edebilirler. Değerlerin yitirilmeye yüz tuttuğu bir dönemde halka hizmet etme sorumluluğu ve sevgisi, bu ufkun ve umudun tek teminatıdır.
İnsanlar referanslarıyla değil, performanslarıyla yükseliyorsa ufuk var! Sürekli borç alarak dışa bağımlı hale gelen değil, çalışkan kadroları ile kendi gücüyle kalkınma varsa umut var! Vatandaşın cebine göz diken değil, yatırımı ve üretimi kolaylaştıran bir yolda yürünüyorsa ufuk var! İş bulma ve iyi bir meslek sahibi olma endişesi yerini geleceğe güvenle bakışa bırakıyorsa umut var! Özgür ve hak sahibi olarak doğanların ölünceye kadar hak ve özgürlüklerini kullanabilmenin yolu açıksa ufuk var! İnsanımızın, insan gibi yaşaması için barış ve huzurunun teminatı olunuyorsa umut var!
Dünyanın yaşadığı uygarlık krizine, bu ufku ve umudu besleyecek değerlerin meydan okuyacağını bilmek ve bu yolda fedakârlık yapmak bugünün en temel meselesidir. Bu noktada; emekle, alın teriyle iş yapmak bu ufkun, bilgi ve beceriyle kazanmak bu umudun tek çıkış noktasıdır. Hem oyuncuları hem de oyunu değiştirebiliyorsan ufuk var! Şüphesiz ufuk varsa umut da var!