Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Havayolu şirketleri koronavirüs aşılarını taşımak için seferber oldu
Yeniçağ:
Milli Eğitim Bakanlığı açıkladı: Sınav yapılmayacak
Star:
BAE ve Bahreyn İsrail ajanlığına soyundu!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Balbay 18 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Akşener’e FETÖ uymadı, HDP deniyorlar..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ankara siyasetinde gelenektir, taşlar sürekli yerinden oynar. Partilerin içinde, dışında taşlar sürekli hareket halindedir. Başlar oynamasa da taşlar oynar! Böyle dönemdeyiz. İktidar barajı yüzde 50... Ama yüzde 1’in bile kıymeti var... Bazen sıfırın bile yeri oluyor, hiç değilse ses getiriyor! En çok haber değeri taşıyan gelişmeler AKP’nin içinde ama ana akım medyada en az buradan haber çıkıyor. Muhalefet partilerindeki pireyi deve yapanlar, AKP’deki deveyi pire kadar görmüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gündemde İYİ Parti var. Son 3 yılda 2 olağan, dört olağanüstü kongre yapan İYİ Parti’nin 20 Eylül’deki 2. olağan kongresinden sonra partinin içi karıştı. Liste tartışmasının yarattığı sarsıntının hasar tespit çalışmalarına geçilmeden Ümit Özdağ’ın medya mahkemesinde açtığı FETÖ davası gündeme geldi. Son bir aydır Özdağ’ın İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu hakkındaki iddiaları gündemde.
Olay, Türkiye’de FETÖ ile mücadelenin ne kadar sulandırıldığının fotoğrafı olarak da irdelenebilir.
Özdağ’ın Kavuncu’ya FETÖ’cülük suçlamasından sonra ilk harekete geçen Kavuncu oldu. Cumhuriyet savcılığına gitti, “Benim hakkımda suçlama var, soruşturun” dedi. Bunun üzerine savcılık harekete geçti. Geçen 3 haftalık zaman diliminde İYİ Parti yeterince yıpratılamayınca Özdağ, bu kez içinde İYİ Parti, CHP ve HDP’nin de olduğu bir anayasa çalışması yapıldığını iddia etti.
Ne zaman? 2018’de... Kaç yılındayız? 2020... Konunun özü ayrı konu, olay buram buram “ne tutturabilirsek” kokuyor!
İYİ Parti, AKP’nin tek başına iktidara gelişiyle merkez sağın çökmesinin ardından kurulup yüzde 10 barajını aşan ilk ve tek parti. Önce yok saydılar... Olmadı...
Sonra var sayıp yanlarına çekmeye çalıştılar... Olmadı...
Şimdi varlığını kabul edip yıpratmaya çalışıyorlar...
Gördüğümüz o ki bu da olmadı...İYİ Parti giderek darbelere dayanıklı, çalkantılara şerbetli, iftira tutmaz, teflon dipli bir parti haline geliyor. İçinde çok çiğler de var, çok pişkinler de... 2018’de İYİ Parti’nin barajı geçeceği, MHP’nin baraj altı kalacağı tezi işlendi. Bu sonuca dayalı siyaset yapan MHP kökenli potansiyel genel başkanlar, Akşener’in genel başkanlığını sineye çekip İYİ Parti’yi yeğledi. Bahçeli barajın üstünde kaldı. AKP’den MHP’ye, MHP’den İYİ Parti’ye oy akışı bugünkü dengeyi getirdi.
Bakarsınız Bahçeli, “Memleket düze çıksın diye AKP’ye her türlü desteği verdim ama...” der... Bakarsınız Erdoğan, İYİ Parti’yi yanına çekmek için reddedilemeyeceğini düşündüğü teklifler hazırlar...Bakarsınız Akşener, hepsine rest çekip yeni oyun kurar...Sıcak bir kışa girdik...
...***
Kazım Güleçyüz 18 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde," Hukuksuzluklar makyajla örtülemez"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AİHM’in verdiği “hak ihlali” kararına rağmen hâlâ içeride tutulmaya devam edilen Osman Kavala için Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Ankara’ya 3 Aralık’a kadar süre vermiş ve Kavala’nın o tarihte de bırakılmaması halinde yaptırım kararlarının geleceği ikazında bulunmuştu. Buna rağmen epeyce bir süre istifini bozmaz bir tavır takınmış görünen Ankara, belirtilen tarih yaklaşınca birden hareketlendi. HSK, İstanbul Adalet Komisyonuna yazı yazarak Kavala davasında şimdiye kadarki süreçte verilmiş kararlarda imzası bulunanların isimlerini talep etti."diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:
...***
Sanki bilmiyormuş gibi! Hele derin müdahale, manipülasyon ve yönlendirmelerle yürüyen ve iktidarın bunlara alet olduğu böyle kritik bir davada olup bitenlerin HSK’nın bilgi ve onayı dışında cereyan etmesi mümkün mü?
O HSK ki, yakın markaja aldığı davalarda “aykırı” bir karar çıkması halinde o kararı alan heyeti jet hızıyla dağıtmasıyla biliniyor.
Gidişat, daha önce Deniz Yücel ve Rahip Brunson davalarında yaşananların, onlara kıyasla çok geç de olsa Kavala için de tekrarlanacağının işaretlerini veriyor. Bu işin sonunun nasıl bir neticeye bağlanacağını göreceğiz.
Benzer durum Selahattin Demirtaş ve Enis Berberoğlu gibi isimler için de söz konusu.
Bu davaların bir linç mantığıyla bu noktaya getirilmesinde kullanılan iktidar medyasında, “Bu hassas yargılamalar ekonomi ve hukuk güvenliği sahasında yeni bir dönem başladığının kabulü için birer kritere dönüştürüldü, beklentiler doğru yönetilmeli” gibisinden yorumlar çıkmaya başlaması hayli manidar.
Hukuk devletini güçlendirecek yeni adımlar atmaktan dem vurmaya başlayan Cumhurbaşkanının, ekonominin hukukla ilgisini yeni keşfetmişçesine (!!!) o yönde mesajlar vermeye devam ettiği ve Adalet Bakanının da bu manada evvelce defaatle söylediği sözleri yine tekrarladığı bir ortamda görünen o ki, sembolleşen bazı davalar üzerinden “imaj düzeltme” operasyonları yapılacak.
Ama 15-20 Temmuz OHAL süreciyle tek adam rejiminin yargıda meydana getirdiği vahim tahribat ve yol açtığı çok ağır mağduriyetler devam ediyorken, bu operasyonların zevahiri kurtarmaya yönelik rötuş ve makyajlar olmaktan öte bir anlamı olmaz. Samimiyetsiz imaj çalışmaları, hukuksuzlukların dibe vurdurduğu imajı kurtaramaz.
Tek çözüm, hukukun önünü tıkamaktan artık vazgeçilmesi.
...***
Esfender Korkmaz 18 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Belediyeler üstündeki merkezi vesayet"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Anayasa'nın 123.maddesinin ikinci fıkrası ''idarenin kuruluşu ve görevleari, Merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır'' diyor. Devlet bir bütündür ve vergi toplama yetkisi olan ve kamu hizmeti yapan Belediyeler de devletin bir parçasıdır. Kamu toplumun kendisidir. İstanbul halkı da bu kamunun bir parçasıdır. İstanbul Boğazı'nın uluslar arası bir niteliği var... Uluslar arası hukuk boyutu var. Kanal İstanbul'un da bu nedenle dolaylı olarak uluslar arası hukuk boyutu varsa, bile bile neden aykırı kanal açıyoruz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kanal İstanbul gibi bir yatırımı yalnızca gelir ve gider açısından değerlendirmek mümkün değildir. Burada önemli olan bu yatırımın sosyla fayda ve sosyal maliyetidir. Deprem ve çevre zararları açısından Kanal İstanbul'a yalnızca belediye değil, Mimar ve Mühendis Odaları, çevreciler ve birçok sivil toplum örgütü de itiraz ediyor.
Belediye, çevre sorunu dahil kanal İstanbul nedeni ile topluma çıkacak maliyetleri önlemek için aynı toplumun mali kaynaklarını neden kullanmasın?
Öte yandan idari bütünlük ilkesi, ülke bütünlüğü ve çıkarları, toplum çıkarları açısından önemlidir. Merkezi devlet, Tünel İstanbul'u yaparken halk oylamasına başvurmadı. Eğer başvurmuş olsaydı, halk da evet demiş olsaydı, o zaman idarede bütünlük ilkesinden söz edilebilirdi. Şimdi ise kamu için faydası tartışmalı bir konuda, merkez devlet için idarenin bütünlüğü ilkesini öne süremez.
Daha önemlisi sosyal maliyeti önce İstanbul halkına çıkacağı için, halk oylaması yapmak yetkisi de İstanbul Belediyesi'nde olmalıydı.
Yine idarenin bütünlüğü ilkesi yasalarda yer almasına rağmen, merkezi devletin yerel yönetimleri vesayet altında tutması için bir gerekçe olamaz.
İstanbul'un imar sorunu; merkezi devletin yerel yönetimler üstündeki vesayeti konusunda çarpıcı bir örnektir. Belediyenin görevi İstanbul halkının kaliteli yaşam koşullarını yaratmaktır. Bunun için eğer çevre şartları, altyapı şartları elverişli değilse, söz gelimi bir gökdelene izin vermez. Ama isteyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na resen onaylatarak bu gökdeleni dikebilir. Zira Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın resen yetkisi var. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın bakış açısı ile, belediyenin bakış açısı farklıdır. Bu yetki, bakanlık bayındırlık ve imar bakanlığı iken de vardı. Yani öteden beri var.
Yetmedi, İstanbul Belediyesi istemese de TOKİ ve Özelleştirme İdaresi de ayrı ayrı imar planları yapar.
Bu vesayet altında, yerel hizmetleri yapma görevi ve sorumluluğu olan belediye, bu görevini nasıl yapacak ?