Kasım 22, 2020 13:40 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Tahsilat durdu, borç arttı

Karar:

Salgının merkezi İstanbul'a sevindiren haber: Kontrol altına alındı

Star:

Türkiye'den Yunanistan'a Navtex resti: Yanıt vermeli

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Deniz Yıldırım, 21 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yeniden yol ayrımı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son bir haftada sanki tarihin akışı hızlandı. Damat bakan gitti, ekonomi yönetiminde kadro değişikliği geldi. Faiz artırıldı; iktidar, başta Erdoğan olmak üzere, “adalet, demokrasi, hukuk” sözlerine daha fazla yer vermeye başladı. Ezberlemeyen kaldıysa yeniden hatırlatmakta yarar var. “Adalet, demokrasi, hukuk” sözcükleri, bu siyasi hareketin kendisini zorda hissettiğinde, manevra alanı daraldığında gündeme getirdiği sözcüklerdir. Sonuçta bunlar “tramvay”dır, “araç”tır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Öyleyse sıkışmanın karakterini doğru saptamak gerekir. Sıkışma başta ekonomiktir. Ekonomide de izin bittiği, vergilerle, pahalılıkla birleşen yükün sırtımıza bindirildiği bir dönemden geçiyoruz. Dünya ekonomisi de zorda; kapanma, küresel ticareti etkiliyor. Böyle bir ortamda sıcak para akışı da kesilmişken, ekonomiyi toparlamak zorlaşıyor. İktidar bunu gördü; sistemi ya da lideri değil, kişileri hatalı gösterip feda ederek, finans kapitale taviz vererek “yola devam” dedi.

Sıkışma aynı zamanda siyasidir. İçeride bu ekonomik tablo, iktidar ortaklarının seçmen desteğini azaltıyor. İki turlu, yüzde 50 artı bire dayalı sistemle yeniden iktidar olma ihtimali zayıflıyor. O halde yapılacak olan, iktidarda kalmak için, kısmi bir sistem değişikliğinin yollarını döşemek. Bu da “demokrasi, hukuk, adalet” yeni söyleminin altında tabanı toparlamak ve muhalif partilerin bu talepler etrafında kurduğu eleştiri zeminini kapatarak oy kaymalarını engellemek amacını taşıyor. Daha fazlası değil. Söylemden öteye değişiklikler, hak arayan işçinin, emekçinin sesinin daha gür çıkması anlamına gelecek. Oysa ekonomik tablo, “adalet, demokrasi, hukuk” alanına emekçinin dahil edilmesine izin verecek durumda değil.

İyi ama niye şimdi? İki hafta önce de ekonomi böyleydi; iki hafta önce de iktidar partisinin oyları düşmekteydi. Bu noktada iç gelişmelerden ziyade, dış gelişmelerin, en başta da Amerikan seçimlerinin sonuçlarının belirleyici olduğunu söylemek mümkün. İktidar her türlü tehdit, hakaret dolu tarzına rağmen, Trump’ın yeniden seçilmesini umdu. Gerçekleşmedi.

Peki, yeni Amerikan yönetimine kısmi tavizler vererek iktidarın gücünü tekrar pekiştirmesi mümkün mü? Bence asıl zorluk iktidarın içerideki ortaklarıyla ilişkisinde düğümleniyor. İktidarın yeni duruma göre “söylemini, kadrolarını” hızla değiştirmesine bakan ortaklarının, bunun iç ittifaklarda da bir değişimi tetikleyebileceğini görmemeleri imkânsız.

...***

İbrahim Kiras 21 Kasım tarihli Karar gazetesinde, " Hukukun dışına çıkan hukuk tartışması"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yargı süreçlerinin normalleştirilmesi, “hukuka dönüş” talepleri ve bu yolda hükümetin de sürpriz bir şekilde -ülkeye yabancı sermaye girişini sağlamak için yurtdışı piyasalara güven vermek adına- ortaya koyduğu taahhütler üzerinden süren tartışmaya Bülent Arınç’ın müdahalesi -elbette kendi arzusunun hilafına- asıl meseleyi gölgeleyecek yeni bir tartışma başlatmış görünüyor. İki gündür olaylar değil, kişiler tartışılıyor. Kişiler üzerinden ideolojik tutumlar masaya yatırılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu tartışmanın yeniden kendi rayına oturtulması gerekiyor. Tabii sorunun çözümü iyi niyetle ve içtenlikle isteniyorsa…

Türkiye’nin en önemli problemi hukuk, çünkü her şeyin başı hukuk. Kötü yönetimin de ekonomideki bozulmanın da temelinde hukuk sistemimizin aldığı yaralar var.

Türkiye’deki hukuk probleminin ne olduğu belli. Kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması sonucunda yargı düzeninin siyasallaşması… Siyasi iktidara bağlı bir yargı mekanizmasının devreye girmesi… Yerel mahkemelerin ülkedeki en yüksek yargı mercii ve nihai hüküm makamı olan Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımaması ve bu yolda siyasi iktidardan destek ve teşvik görmeleri… “Kanun önünde eşitlik” ilkesinin fiilen uygulamadan kaldırılması… Yargı kararlarının öngörülebilirliğinin kaybolması…

Yargının siyasallaşmasının sembolü olan bazı isimler ve hadiseler var bir de. Haklarında “her ne olursa olsun hapishaneden çıkartılmamaları” yolunda özel talimat verilmiş olduğu düşünülen kişiler var. Bunlardan biri için bir mahkemeden beraat ve tahliye kararı çıkarsa anında başka bir mahkeme başka bir dosyadan -bazen de aynı dosyadan- tutuklama kararı çıkartıyor.

Bu “kişiselleştirilmiş yargı” süreci toplumdaki adalet duygusunu kanatıyor. Hukuka güveni ortadan kaldırıyor. Hükümetin hesaba kattığı tek sakınca olarak, ülkemizi yabancı yatırımcılar nezdinde güvensiz ve öngörülemez hale getiriyor.

Burada adaletsizliğin ve hukuksuzluğun mağdurunun kimliği önemli mi? Elbette değil. Bu noktada adaleti -veya hükümetin bugünlerde ortaya attığı adıyla hukuk reformunu- belirli kişiler için mi isteyeceğiz? Tabii ki hayır. Ama maalesef Bülent Arınç’ın tv mülakatından yansıyan sözlerinin başlattığı tartışma bunun tam aksi yönünde cereyan etmekte. Arınç’ın Selahattin Demirtaş’ın kitaplarını beğendiğini söylemesi, bu kitapları okuyarak Kürt sorununun vahametini daha iyi anladığını ifade etmesi meseleyi bambaşka bir yere taşıdı.

Şimdi HDP’nin terörle mesafesi tartışılıyor, hukukun üstünlüğü değil.

...***

Cevher İlhan 21 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Devletin çöküşü”nün işâreti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı’nın tam da “ekonomi için hukuk ve adalet reformu lazım” dediği üst üste en ağır tahkirlerle ana muhalefet liderine hakarette bulunan organize suç örgütü liderinin ana muhalefet liderini “ölümle tehdidi”ne karşı üç gündür “devlet mekânizması”nın suskunluğu dikkat çekici.  İktidara en ufak bir eleştiri geldiğinde, atılan bir tweete insanları apar topar gözaltına alan, tutuklayan siyasi iktidarın, organize suç”tan 30-40 sene ceza almış, organize suç örgütü –mafya- liderinin Türkiye’nin ana muhalefet partisi liderini tehdide sessiz kalması, “mustafi bakan”ın “at izi it izine karışmıştır” gerçeğini yeniden teyid ediyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Düşünebiliyor musunuz; yüksünmeden, her konuda saatlerce konuşan devletin üst düzeyi, keza çoğu zaman üzerine vazife olamadan eleştirilerde bulunan, Anayasa Mahkemesi gibi yargının en üst mercii mensuplarına meydan okuyan, restler çeken İçişleri Bakanı, devleti felç eden vakıaya karşı ağzını açmıyor. “Çete – mafyanın sözsahibi olduğu yerde hukuka yer yok” gerçeğini göremiyor.

Özetle, siyaset dışı mihrakların meşru siyaseti kriminalize eden, tehdit etmeye kalkışan, yok etmeye yeltenen, siyaseti vesâyet altına almayı hedefleyen “mafya-çete”ye sessizlik, devletin çöküşünün en bâriz işâreti oluyor.

Geçtiğimiz hafta tam da Bakan’ın “istifa olayı”nın ardından Cumhurbaşkanı’nın ilân ettiği “Kıbrıs pikniği”nde yine “itibar” ve “israf” tartışmalarıyla anlamını kaybetti. Zira “Cumhuriyet Bayramı’nı kutlaması”na “piknik yapmaya gitmek” olarak yapılan müdahalede, “devletin itibarı” diye Ada’ya uçaklarla gidildi. 

“İstifa” sonrası ekonomide “reform” ve “acı reçete” mesajlarını veren Cumhurbaşkanı bir uçakla giderken, son günlerde “tartışması” alevlenen “cumhur ittifakı” ortağı Bahçeli için de bir uçak kaldırıldı. Dışişleri Bakanı ayrı bir uçak -jet- tahsis edildi. Bakanlar, bürokratlar ve heyetler için bir uçak havalandı. Bununla da yetinilmedi, korumalar ve araçlar için de iki uçak kullanıldı. 

Bu eleştirilere hiçbir cevap verilmezken, bugün sığınılan Denktaş bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından oldukça sert ve hatta tahkir edici ifadelerle defalarca eleştirildi, “marjinallik”le suçlandı. “Siyaset sorun üretme sanatı değil, çözüm üretme sanatıdır. 30-40 yıldır bu işi çözemeyenler bugünleri hazırladılar” diye sorumlu tutmuştu.