Türkiye'den köşe yazarları
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Başbakan’a yanlış bilgi veriliyor herhâlde”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başbakan Ahmet Davutoğlu televizyonlarda ekonominin çok iyi gittiğini söyledi. Yabancıların hisse senedi ve Hazine tahvili aldığını belirtti. Gelen paranın üç milyar doları aştığını belirtti. Ekonomiye güvenin çoğaldığını söyledi. Fakat ekonomide rakamlar pek öyle övünülecek gibi değil.Değil, çünkü; Ekonomi Bakanlığı’nın, Nisan 2016 Doğrudan Yabancı Sermaye Verileri Bülteni’ne göre; doğrudan yabancı sermaye girişleri, bu yılın ilk iki ayında geçen yılın aynı dönemi mukayese edildiğinde üçte bire düşmüş durumda. Yani geçen yılın ilk iki ayında Türkiye’ye 2 milyar 822 milyon dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye gelmiş. Ama bu yılın aynı döneminde gelen doğrudan yabancı sermaye tutarı sadece 939 milyon dolar olarak belirtiliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu tutarın 485 milyon doları gayrimenkul alımına gitmiş, 212 milyon doları da sağlık alanına yatırılmış. Daha doğrusu hizmet sektörüne yatırılmış. İmalat sanayiine yatan para 163 milyon dolar düzeyinde kalıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin ihtiyacı olan doğrudan yatırım tutarı geçen yıla göre epeyce azalmış durumda.
Gelelim hisse senedi piyasasına…
Mülkiyetin tabana yayılmasını sağlayan ve şirketlere faizsiz finansman sağlayan hisse senedi piyasasında yapay bir şişkinlik var.
Niye yapay şişkinlik var?
Çünkü; halka yeni arz yapılmıyor. Hattâ devlet 16 Kasım 2012’den beri halka arz yoluyla özelleştirme yapamadı. En son dört yıl önce Halk Bankası’nın sermayesinin yüzde 23,92 oranındaki hissesi 2 milyar 519 milyon dolara halka arz edildi. O tarihten beri Özelleştirme İdaresi halka arz yapamıyor. Milli Piyango gibi kârlı bir kuruluşu bile blok satmaya çalışıyor. Ziraat Bankası’nın 2012’de halka açılması kanun hükmüyken bu yapılmadı. Nedense halka arzdan korkuluyor. Şeffaflık istenmiyor. Asimetrik bilgi kullanılarak iktidarda kalmak isteniyor. Oysa özelleştirmeden amaç mülkiyeti tabana yaymak, asimetrik bilgiyi kaldırmak ve demokrasiyi güçlendirmekti.
Türkiye’de toprakların hâlâ yüzde 54’ü Hazine’nin mülkiyetinde ve tasarrufu altında bulunuyor. Yine İstanbul’da konutların yarısından fazlasının tapusu yok. Tabii böyle olunca konut sahibinin kredi alma ve iş kurma olanağı sınırlanıyor.
Son dönemde devletin ekonomideki payı sürekli artıyor. 2011’de kamu harcamalarının milli gelire oranı yüzde 37,4 düzeyindeydi, 2016’da bu oran yüzde 41,6’ya yükseldi. Kısaca ekonomide devletin payı hızla çoğalıyor. Tabii böylece vatandaştan alınan yüksek vergilerle yapılan verimsiz devlet harcamaları büyüme hızını düşürüyor. Hâlbuki AKP iktidarının ilk dört yılında yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 7,5 oranındaydı. Son dört yılın yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 3,3 oldu.
Kısaca birileri Başbakan’a yanlış bilgi veriyor anlaşılan. Durum pek iç açıcı değil ekonomide. Turizm gelirlerinin düşmesi ve siyasi gerginlik nedeniyle ekonominin Eylül ayından sonra gidişi epeyce zorlanacağa benziyor. Şimdiden söylemekte fayda var.
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Konut sorunu yaşanır mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İnşaat sektörünün millî gelirimiz içindeki payı 2014 yılı için yüzde 6.7 ve 2015 yılı için ise yüzde 6.4 oldu. Ayrıca bu sektör 2014 yılında yüzde 9.4 oranında büyürken, 2015 yılında yüzde -1.2 oranında daraldı. Genel olarak göstergeler 2016 yılının ilk çeyreğinde de daralma olacağını gösteriyor. Hükümetin faizleri düşürme talebinin altında yatan nedenlerden birisi de inşaat sektörünün yeniden canlanmasıdır.İnşaat sektörünün millî gelir içindeki payı yüksek değil ve fakat sürükleyici sektördür. İstihdamın artmasına yardımcı olur. İnşaat sektörü çok sayıda ara malı kullandığı için, diğer sektörlerde de canlanma olur.Öte yandan TOKİ kanalıyla devlet de inşaat sektöründen gelir sağlıyor. Ayrıca Hükümet TOKİ'ye cami ve öğrenci yurdu gibi sosyal inşaatları da yaptırıyor.Bu sene de inşaat sektörünün iyi gitmeyeceği anlaşılıyor... Son aylarda, Şubat, Mart ve Nisan aylarında, inşaat sektöründe siparişler ve fiyat beklentileri geriledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İnşaat sektöründe maalesef bir dağınıklık var... Bir kısım firmalar banka kredilerinin artması nedeniyle, senetle satış yaptıklarını ve bu nedenle risklerinin arttığını söylüyor. TÜİK'in verileri ise farklı görünüyor. Anketlere göre, yüzde 57.8 oranında inşaat sektörünün önünde bir engel yoktur. Finansman sorunları ise yüzde 19.7'dir.
İnşaat sektörü, inşaat yapılıncaya kadar ekonominin canlanmasına ve büyümeye katkı yapar ve fakat eğer inşaat konut şeklinde ise sonrasında ölü yatırım olur. Ayrıca plansız konut yatırımlarında altyapı sorunu ortaya çıkar.Son yıllarda gazetelerin neredeyse dörtte biri konut reklamları ve konut inşaat haberleri ile doluyor. Bu durum konut maliyetlerini artırıyor. Konut fiyatlarının enflasyonun üstünde artmasının bir nedeni de budur.
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Yargıda kara dönem”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AB Bakanı’nın peşinen tanımayacağını bildirdiği Avrupa Parlamentosu (AP) “Türkiye raporu”nda demokrasi ve hukuk devleti alanlarındaki gerilemede yargı bağımsızlığının gereğine dikkat çekiliyor.Aslında AB’den önce Türkiye’nin içinden de yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını yitirdiğine dair ciddî ikazlar gelmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Evvela Meclis eski Başkanı Çiçek’in, yargı bağımsızlık ve tarafsızlığını ve anayasal teminat altına alan, “hiçbir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve tâlimat veremeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı” hükmünü getiren “Anayasa’nın 138. maddesi ölmüştür” sözleri bunun tesbitiydi.
Keza AYM eski Başkanı Kılıç’ın, “En büyük hasar, toplumun vicdanı olan yargının intikam aracı olarak kullanılmasıyla hukuk güvenliği alanında oluyor. Yargının anayasa, yasa ve vicdanî kanaati sonucu oluşması gereken yorum ve kararları kendini bağımlı hissettiği vesâyet odaklarının emir ve direktifleri doğrultusunda seleksiyona tâbi tutuluyor. Ağır bir vicdan yolsuzluğu suçu işleniyor” yakınması, bunun ifadesiydi.
Geçtiğimiz süreçte, Emniyet istihbaratının tesbit ettiği onlarca canlı bombanın sınırdan geçtiğine dair bilgilere rağmen Başbakan’ın açık itirafıyla bombayla kendini patlatmadan “tutuklanmazken,” icâd edilen “mâkul şüphe” ile ve tek hâkimlik “proje mahkemeler”le iktidara meddahlık yapmayan medyaya hiçbir mâkul gerekçe gösterilmeden operasyonlar düzenleniyor.
Yandaş olmayan gazeteler, televizyonlar, haksız ve hukuksuz emr-i vakilerle sansürleniyor, Türksat uydu sisteminden çıkarılıyor, kayyım atanarak, içi boşaltılarak kapatılmaya terk ediliyor. Yine sosyal medyada iktidarı eleştirenlere, tweet atanlara peşpeşe cezâlar yağıyor. En ufak bir tenkitte bulunanlar “hakaıet”le suçlanıp içeri tıkılıyor.
AP, Türkiye’de dünyanın 180 ülkesi arasında 151. sıraya düşen basın ve ifade özgürlüğü, insan haklarına ve hukuk devletine saygı gibi kilit alanlarda Kopenhag kriterlerinden uzaklaşma endişesini iletirken, iktidara medhiyeler dizen medyadan sözkonusu “hedef” medya organlarına “kayyımlar”, “yönetim kurulları” atanıyor! Bütün medya “havuz medyası” haline getirilmek isteniyor.
Gerçek şu ki, yargının en üst kurulu olan HSYK’nın yapısı değiştirilerek iktidarın güdümüne sokulan yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının tümden tahribiyle demokrasi, adâlet ve hukuk ıskartaya çıkarıldı. Bu operasyonla mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığı âdeta katledildi.
Adalet Bakanı üzerinden hükûmete/yürütmeye bağlanan yeni HSYK’nın 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması, “MİT Tırları” ve “darbe davaları”nın tasfiyesinde olduğu gibi hâkimler ve savcıları kararlarından dolayı açığa alması, tutuklatıp meslekten ihrâç etmesi yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının berhava edildiğinin, mahkeme ve hâkim teminatının kaldırıldığının açığa çıkan tezâhürleri oldu.
Ve yine Kılıç’ın, “Toplumda yargıya güven azaldı, yüzde 67 seviyesine indi. Adil yargılamayı sağlayan bir yargı sistemi şart. Her ilde Adalet Sarayı yapıldı; ancak adâlete güven yok. Önemli olan vicdani reflekslerin harekete geçtiği bir adaleti tesis etmek. Hukuk güvenliği yoksa, ekonomi gelişemez, normalleşme olmaz. Hukuk devleti anlayışı acilen tesis edilmelidir. Kamu gücü, intikam aracı olmaktan kurtarılmalıdır” değerlendirmesi, AB’nin “yargı bağımsızlığı ve reformu” uyarısının haklılığını bir defa daha ortaya koyuyor.