Kasım 28, 2020 15:37 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Borsa’nın yüzde 10’u olmak üzere Katar’a satılan varlıklar sorgulanıyor: Servetimiz yağmalanıyor

Karar:

Akşener: İktidar erken seçime gitmek zorunda kalacak

Star:

Bakan Koca'dan kritik açıklama: Kayıplarımız artıyor!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Alev Coşkun 27 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesine “Faiz inadının ağır bedeli”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi ekonomi teorilerine dayanarak özerk olması gereken kurumlara müdahale etmesi, Merkez Bankası başkanlarını keyfi bir şekilde değiştirmesi, Türk Lirası’nda ciddi bir değer kaybı, rezervlerde de kriz yaratacak bir erimeye yol açtı. Erdoğan’ın müdahaleleri sonucu, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, görevden alındı ve yerine 6 Temmuz 2019’da Murat Uysal geldi.”diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu dönemde Merkez Bankası, politika faizinin Aralık 2019’a kadar her ay düşürüldüğünü ve Aralık 2019’da yüzde 12 düzeyine geldiğini görüyoruz. Bunun anlamı 6 ay içinde politika faizi yarı yarıya düşürülmüş oluyordu.

Bu süreçte dolarda büyük bir oynama görülmüyor.

Ocak 2020’de politika faizi 0.75 daha azaltılarak yüzde 11.25 düzeyine çekilince, dolar da ilk kez 6 TL’nin üstüne çıktı.

Politika faizi nisan ayında yüzde 8.25’e çekilince, dolar 6.17’ye fırladı.

Merkez Bankası bu yükselişe aldırmadan mayıs, haziran, temmuz, ağustos 2020 ayarında politika faizini yüzde 8.25 üzerinde yürütmeye devam etti. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı öyle istiyordu. Dolar da paralel olarak yükselişe geçti ve 7.27’yi buldu. Ekim 2020’de 7.90, Kasım 2020’de 8.44’e ulaştı. Kasım 2018’de 5.71 olan dolar, 8.44’e çıkıyor. Aradaki fark 2.73 liradır. Liradaki değer kaybı yüzde 47’yi aşmıştır.

İşte Murat Uysal’ın görevden alınışı, Naci Ağbal’ın 7 Kasım 2020’de Merkez Bankası Başkanlığı’na getirilmesi, Berat Albayrak’ın “At izi, it izine karıştı” diyerek bakanlıktan istifa edişi, bu ortamda gerçekleşti. Bir hafta içinde Ağbal başkanlığındaki kurul, politika faizini yüzde 5 düzeyinde artırarak yüzde 15’e çıkardı.

2002 yılında 2 milyon 464 bin olan işsiz sayısı, 2019 yılında 4 milyon 596 bine yükselirken, işsizlik oranıysa yüzde 10.3'ten yüzde 13.9’a çıkıyordu.

Bu rakamlar, TÜİK’in rakamlarıdır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yönetimini baz alarak hesaplayan sendikalar, rakamların ve yüzdelerin daha büyük olduğunu belirtmektedirler. Bu hesaplamalara göre ülkedeki iş ve istihdam kaybı 10 milyonu aşmaktadır. Genç işsizlik oranı ise yüzde 25’e varmıştır.

Parasal sıkılaştırma, faiz artırma demektir. Böylece Merkez Bankası faizi yükseltmiştir. Ancak enflasyonla orantılı olarak yüksek tutmaya devam edeceğini gösteriyor. Faiz yüzde 15’e çıktı, şimdi Erdoğan’a sormak gerekiyor:

Siz, yüksek faize karşıydınız, “faiz sebep, enflasyon neticedir” diyordunuz. Siz, yüksek faiz politikası vatanı satmak, ülkenin, milletin kaynaklarını yok etmek diyordunuz.

Şimdi faiz yükseldi. Sizin temel söylemlerinize karşı gelindi. Faiz yeniden yüzde 15’e çıkarıldı. Neden bu yanlışta ısrar edildi? Merkez Bankası’nın 130 milyar dolarlık rezervi neden iki yılda eritildi ve uzmanların son rakamlarına göre neden eksi 46 milyar dolara kadar düştü?

…***

Taha Akyol 27 Kasım tarihli Karar gazetesinde “CB sistemi neye yaradı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanı hükümet sistemi üzerindeki tartışmalar gittikçe artıyor. Araştırmacı İbrahim Uslu’ya göre parlamenter sistemi isteyenlerin oranı yüzde 60’ı bulmuştur. İktidarın muazzam propagandasına rağmen hem de… Zira, çok geniş yetkileri tek makamda toplayan bu sistemin tam ve resmen uygulandığı son iki yılda hiçbir şey iyileşmedi. Terörle mücadeleyi elbette takdir etmek lazım ama parlamenter dönemde de bu mücadele etkin olarak yürütülüyordu. Terörle mücadelenin sistemle alakası yok.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Sistemin başarı veya başarısızlığını ölçecek veriler, ancak bu sistemin ürünü olan uygulamalarda görülebilir…

Cumhurbaşkanın tek imzasıyla çıkarılan ve devletin yürütme yapısında köklü değişikler yapan kararnameler yeni sistemi ölçmek için önemli verilerdir…

Prof. Kemal Gözler hocamızın tespitlerine göre, CB kararnamelerinde 17 defa Devlet Personel Başkanlığı’na atıf yapılmıştı, ama ardından böylesine önemli bir kurum 9 Temmuz 2019’da kaldırıldı!

Çeşitli kararnamelerde “kamu tüzelkişiliği” kavramı karıştırılmış veya yanlış kullanılmıştır. Tipik örnek Varlık Fonu yönetimin hukuki niteliğindeki belirsizliktir.

Kişileri yükseltmek için kanunlarda, mesela YÖK kanununda kararnamelerle değişiklikler yapıldı.

Sistem yürürlüğe girdikten sonraki bir buçuk yılda 55 CB kararnamesi çıkarıldı, bunların 31 tanesi, önceki kararnameleri düzeltmek veya değiştirmek içindi!

Anayasa ve idare hukuku alanlarında uluslararası saygınlığa sahip Prof. Kemal Gözler şöyle diyor:

“Anayasa ve idare hukukçuları olarak bizler, her gün, içinden çıkamadığımız, bazen anlayamadığımız, idare hukukunda nereye koyacağımızı şaşırdığımız yığınla uygulamayla karşılaşıyoruz…”

Uygulamaya yansıyan en büyük sorun, kurumların aşınmasıdır. Tipik örnek, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının KHK’larla kaldırılması ve 16 ay arayla yönetimde değişiklik yapılmasıdır.

Halbuki değiştirilmeden önceki kanuna göre Merkez Bankası Başkanı 5 yıl süre ile atanırdı, atamalar tek imzayla değil, Bakanlar Kurulu Kararıyla yapılırdı.

Nitekim Erdem Başçı Nisan 2011’den Nisan 2016’ya kadar 5 yıl TCMB Başkanı olarak görev yapmıştı.

Bu süre içinde, Ali Babacan, Mehmet Şimşek ve Ahmet Davutoğlu’nun da siyasi desteğiyle kurumun bağımsızlığını korudu. Bu sayede ne döviz rezervleri erimiş, ne de faiz ve döviz fırlamıştı.

Uluslararası kurumlar da TCMB’ye güvensizlik ifade eden bir rapor yayınlamamıştı.

CB Hükümet sistemindeki durumu ise gözler önünde.

TÜİK, ilk kuruluş tarihi olan 1891’den bu yana hiç bugünkü gibi verileri tartışılan bir kurum olmuş muydu?

Yargının hazin durumu başlı başına bir sorun.

...***

Kazım Güleçyüz 27 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yargıtay’ın Bylock çıkmazı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Yargıtay 16. Ceza Dairesinin “Örgütsel kullanım olmadığı yönündeki savunmayı doğrulayan Bylock içerikleri örgüt üyeliği suçunun delili olamaz” diyen son kararı üzerine, bu konuda yine Yargıtay kararları için yazdıklarımızı tekrar hatırlatmakta fayda gördük:Yargının Bylock kumpası üzerinden içine sokulduğu çıkmazın ne kadar çetrefilli ve derin olduğunu, Yargıtay 16. Ceza Dairesinin konuyla ilgili en son kararında bir defa daha görmüş olduk. Söz konusu daire daha önce aldığı ve Bylock’u örgüt üyeliğine delil kabul eden kararında, bunu “suçlamanın hiçbir tereddüde yer bırakmayacak teknik verilerle tesbiti ve ispatı” şartına bağlamıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

16. Ceza Dairesi konuyla ilgili olarak aldığı yeni kararında, Antalya’da görülen bir davada Bylock’un yalnızca telefona yüklenmiş olmasını delil kabul ederek sanığı mahkûm eden mahkeme kararını bozdu. Bozma gerekçesi olarak, programın nasıl ve ne kadar sıklıkla kullanıldığının ve mesaj içeriklerinin de araştırılması gerektiğini vurguladı.

Bu gerekçe, bizim de başından beri ifade edegeldiğimiz yaklaşımın bir ifadesiydi.

Kişiyi mahkûm etmek için programın varlığı yetmezdi; darbe tertibi ve terör eyleminde rol aldığını gösteren mesaj alışverişleri de yapmış olmalıydı ki, mahkûm edilebilsin.

Bunu görmek için hukukçu olmaya bile gerek yok. Sağduyu ve vicdanın gereği bu.

İşin asıl önemli tarafı, terör örgütü üyeliği ithamının dayandırıldığı kıstaslar. Bunlar Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararında şöyle tanımlanıyor: 

“Silahlı terör örgütü üyeliği” suçu, “silahlı bir örgütün kuruluş amaçlarını, faaliyet ve eylemlerini benimseyip gönüllü olarak örgüt hiyerarşisine dahil olmayı tercih etmek suretiyle; eylemin iradî olması ve örgüte iştirak bilinç ve iradesiyle” hareket edilerek “kasten” işlenen bir suçtur. Ayrıca yasadışı örgüte kesintisiz, sürekli, uzun zaman devam eden yardım ve lojistik desteğin bulunması gerekir. Kısa bir eylem organik bağ ifade etmez. 

Bu kriterler Bylock kararı için de geçerli. Ama kararda bunlar hatırlatılmadığı için, mahkemeler Bylock’u tek başına delil sayarak mahkûmiyete hükmetmeye başladılar.