Kasım 29, 2020 13:18 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Halkın taleplerine ret: Komisyonda kabul edilen 2021 bütçesinde KDV vergisi artırıldı

Star:

Suudi Arabistan'ın hain İsrail planı! Biden'ı bekliyorlar

Yenişafak:

Kişisel tedbirler daha önemli

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yıldıray Oğur, 28 kasım tarihli Karar gazetesinde, "Bırakırsan reform olur"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti grubunda, Demirtaş, Kavala, Arınç’ın her ikisi hakkındaki sözleri derken sözü Anayasa’nın 138. maddeye getirdi ve şöyle dedi: “Buradan yargıya sesleniyorum… Diyorum ki; değerli yargı mensupları Anayasa’nın 138. maddesi beni ne kadar muhatap alıyorsa aynı şekilde benim dışımdakileri de muhatap alıyor. 138. maddeyi eze eze kullananlara karşı gereğini neden yapmıyorsunuz? Gereken adımları neden atmıyorsunuz? Size birilerinin talimat verme hakkı var mı? Benim ne kadar talimat verme hakkım yoksa, ana muhalefettekilerin de talimat verme hakkı yok. Bunun dışındakilerin de talimat verme hakkı yok. Bu talimatlar verilirken niçin gereğini yapmıyorsunuz? Bunu söylemek zorunda kaldım. Atılan adımlar karşısında yargının sessiz kalmasını ben kabullenemiyorum.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Hemen açıp Anayasa’nın 138. maddesini okuyanlar yargı mensuplarını bu maddeyi uygulamak için göreve çağırmanın tuhaflığı hemen fark ettiler: 

“MADDE 138 – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. 

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. 

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. 

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”  

Ankara Hukuk Fakültesi’nden Doç. Dr. Cüneyt Ozansoy da Erdoğan’ın bu çıkışı üzerine sosyal medya hesabından Anayasa’nın 138. maddesini paylaştı ve şöyle dedi:  

“Sayın Cumhurbaşkanı. Bir hukuk hocası olarak, içtenlikle dileğimdir: Reform gibi bir isteğim yoktur. Sadece mer'i Anayasaya uymanızın yapılacak en büyük reform olacağı inancındayım. Bu dilek dışında da, bir gücüm yoktur.” 

Yargıdaki sorunların sadece iktidarın yargıya müdahalesi yüzünden meydana geldiği, hakimlere ve savcılara bırakılsa her şeyin düzelebileceği fazla iyimser bir bakış açısı ama  

bugün iktidarın bile yargı reformu diyerek şikayet ettiği pek çok yanlış yargıya siyasi müdahalelerin eseri. 

...***

Faruk Çakır 28 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, " Güvenin sarsılması çok feci"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Gerçekleri bilmek ve kabul etmek kısa dönemde ‘rahatsız’ edici olsa da uzun dönem için faydalı ve gereklidir. Aksi halde ‘hayal dünyası’nda yaşamaya devam ederiz ve sonunda ağır bedeller öderiz, Allah muhafaza etsin. Türkiye’yi idare edenler ne hikmetse gerçeklerin bilinmesini arzu etmiyorlar. Gerek eğitim, gerek ekonomi ya da başka sahalarda onlarca belki de yüzlerce problemle karşı karşıyayız. “Ülkemizin şu problemleri var, çare arayalım” denildiğinde çoğunlukla, “Hayır, hiç bir problemimiz yok. Dertler geride kaldı. Her şey yolunda. Aksini iddia eden ve söyleyenler ‘dış mihrak’ların oyununa geliyor” diye cevap verirler. Elbette sadece böyle cevap verseler yine de iyi. Çok daha ağır ifade ve ithamlarla dertlerini dile getirenlere kızgınlıklarını sıralamaktan geri durmuyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Enflasyondan eğitime, dış politikadan sanayiye velhasıl her konuda açıklanan rakamların inandırıcılığı kaldı mı? En çarpıcı olan, virüs salgını sonrası yaşananlar oldu. Virüs salgınının başlangıç tarihinin geç açıklandığını söyleyenler de oldu. Sonrasında açıklanan her rakam ihtiyatla karşılandı ve inandırıcı olmadı. Bu noktada o kadar yanlış politika izlendi ki tek başına bu bile idarecilerin güvenilirliğini berhava etti. 

Salgınla ilgili açıklanan rakamlar hep şüphe ile karşılandı. Bu da yetmedi, salgına karşı bütün dünyanın ‘mağlûp’ olduğu ve ülkemizin ise ‘başarı tarihi’ne imza attığı anlatıldı.  

“Onlar öldü, hastalarına bakamıyorlar. Biz dünyada lider olduk. Hem hasta sayımız az hem de tedavide çok iyiyiz” benzeri sözler sarf edildi. Kontrol altındaki medya da bu sözleri cilâlayıp millete sundu. 

Uzmanların aksi yöndeki beyanları ve uyarıları maalesef dikkate alınmadı. Hasta ve ölü sayılarının tam olarak açıklanmadığını söyleyenler ‘hain’likle itham edildi ve gele gele durumun vahameti ortaya çıktı. Sağlık Bakanlığı’nın son günlerde açıkladığı rakamlar, önceki rakamların inandırıcılığını sarstı. Virüs bulaşan hasta sayısı, ağır hasta  sayısı ya da benzeri ifadelerle şimdiye kadar gerçek tablonun perdelendiği kanaatini doğruladı. Allah muhafaza etsin, artık günlük 30 bin civarında hasta sayısından bahsediliyor ki çok sıkı tedbirlere müracaat edilmesi ve bunlara uyulma noktasında da milletin ikna edilmesi icap ediyor.

Peki bu kadar farklı tablolar çizen ve millete gerçekleri anlatmayan idarecilerin ortaya çıkan neticeden sorumlulukları yok mu? En başta bilgiler tam olarak ilân edilseydi ve işin zorluğu millete anlatılsaydı çok daha isabetli olmaz mıydı?

...***

Remzi Özdemir 28 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Piyasalarda ne oluyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Berat Albayrak istifa ettiğinden beri gerçekten piyasalarda ilginç şeyler oluyor. Borsa sürekli yükseliyor, Türkiye aleyhine rapor yazan yabancılar bir anda bizi göklere çıkarttı.  Dolar ise her ne kadar yukarı zorlasa da yönünü sürekli aşağıya çekmek istiyor. Peki piyasalarda ne oluyor? Öncelikle, gerçekten vatandaş olarak bilmediğimiz çok şey var. Tüm bu yaşananlar normal değil.  Bilhassa Londra kaynaklı para girişleri ve teşvikler kafa karıştırıcı bir olay."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Öncelikle yabancıların Türkiye üzerinden büyük bir planı olduğunu kabul etmekte yarar var. Şu anda çaresiz ekonomi yönetimi denize düşen yılana sarılır hesabı bu trene binmiş durumda.

Bu hafta Hazine 10 ve 7 yıl vadeli tahvil ihracına çıktı. Dolar bazında yüzde 6 gibi dünyada bir eşi benzeri olmayan faizi verdi. Tahvilin yüzde 90'ı yabancılar tarafından adeta kapışıldı.

En ilginci ise dolar bazında yüzde 6 faizli tahvillerin yüzde 40 sadece Londra'da satıldı.

Dikkatinizi çekerim İngiltere'de faiz oranı 0.10. Adamlar parasını Türk devletine dolar bazında yüzde 6 faizle satıyor.

Bir de sevindik. Yabancılar bizim tahvilimizi aldı diye.

Düştüğümüz duruma bakar mısınız?

Biz yıllarca çalışacağız, hayat standartlımızı düşüreceğiz, yediğimiz içtiğimiz her şey için daha fazla vergi ödeyeceğiz. Bunu ne için yapacağız?

Bir ekonomi yönetiminin yaptığı yanlışın bedelini ödemek için elin İngiliz'ine faiz vermek için.

Türkiye'de bankalar vatandaşın parasına gıdım gıdım faiz verirken, Hazine elin yabancısına kazan ile faiz dağıtıyor.

Bir ay önce büyük bankalardan biri bilançosunu açıkladı. Bilançoda vadesiz mevduat oranının yüzde 46 olduğunu açıkladı. Bu şu anlama geliyor. Banka vatandaşın 100 lirasının 46 lirasını hiç faiz vermeden kullanmış. Bu yabancı banka Türk halkının sırtından para kazanıyor.

Bunu şu an iki banka yapıyor. Biri yabancı sermayeli.

Acı olan nedir biliyor musunuz? Bunun personele hedef olarak dayatılması.

Bir de utanmadan bölge yöneticileri şube personeline dalga geçer gibi "hayırlı cumalar, siz anladınız" diye mesaj atıyor.

Sonuç; Türk insanının makus talihi...

Elin yabancısına 10 kat fazla faiz verilirken, bizde ise faiz getirsin diye bankaya yatırılan paralar bankaya bedava kaynak oluyor.

Cuma namazında alnı secdeye değen BDDK ve Merkez Bankası yetkililerine sesleniyorum.

Bu hırsızlığın vebali ağırdır. Elin yabancı bankasına bedava kaynak yaratacağız diye Türk halkının kandırılmasına göz yummanın vebali günahı artık boynunuza.