Aralık 03, 2020 11:57 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: "Ordu" tartışmasına onlar da katıldı: Akar ve Güler'den açıklama

Karar:

NATO toplantısında Türkiye'yi suçlayan Pompeo'ya Çavuşoğlu'ndan sert sözler

Yeniasya:

Koronavirüs Bilim Kurulunun gündeminde aşı var

...***

Cevher İlhan 2 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "“Salgınla mücadele”de fiyasko"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Salgına karşı uzmanların en az on dört günlük “tam kapanma” önerisine karşı, hafta içi geceleri ile hafta sonu sokağa çıkma yasağıyla kalınması, öncelikle “virüsün sadece bu saatlerde bulaştığı” gibi tuhaf bir durumla karşı karşıya bıraktırıyor.

Esas kalabalıkların biriktiği saatlerde hiçbir kısıtlamanın olmaması; başta toplu taşıma araçları, metrolar, devlet daireleri ve avm’lerde, özellikle özel ve kamu işletmelerinde ve fabrikalarda yüzlerce kişinin bir arada bulunması, iktidarın baştan beri saplandığı ve yanıltmalarla yürüttüğü “salgınla mücadele”deki fiyaskonun perde arkasını açığa çıkarıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Dünya ülkelerinin pandemi sırasında, özellikle tam kapanmalarda işçisine, esnafa, sokakta çalışanlara maaş ve gelirinin en az yüzde 80’ini karşılayan karşılıksız desteği vermelerine karşı bizim iktidarın iki haftalık karantina için vatandaşa verecek parası yok. 

Bunu yapamadığından hâlâ çarpıtmalarla “etkin önlem” yerine halka çağrıda bulunuyor; evlerde mevlid, gün, misafir kabulünü yasaklamakla kalınıyor. Gerekli tedbirler zamanında alınamazken, yine halka “önlem almadınız” bahanesine sığınmaya hazırlanılıyor. 

Gerçek şu ki “tek adam rejim” otokrasisi, sağlıkta da baskı ve propaganda hesâbına tam bir fiyaskoda. Sahte “başarı hikâyesi”ni uydurmak uğruna, enflasyon rakamlarında ve işsizlikte olduğu gibi, gerçek salgın rakamlarını saklıyor.  

Bu süreçte “pozitif vak’alar”, inatla ve ısrarla saptırıldı. Dünya Sağlık Örgütü’ne, dünya ve Türkiye kamuoyuna yanıltıcı bilgiler verildi. Bu havayla toplum rehâvete sevk edilirken, sırf turizm için 1 Haziran’da “sağlık kadar ulusal çıkarlar da var” diye yaz boyu sahillerin, plajların, eğlence mekânlarının, avm’lerin sonuna kadar açılmasıyla kalabalıkların yığılmasının önü açıldı. 

Düşülen vartada, bir tek İstanbul’da Büyükşehir Mezarlıklar Müdürlüğü’nün 204-213 insanımızın bulaşıcı hastalıktan vefât ettiğini “defin bilgileri”yle açıkladığı günde, hâlâ “turkuaz tablo”da bütün ülkede 156 - 188 ölümün olduğunun duyurulması saptırmanın sürdüğünün en bâriz belgesi. 

Ve vak’aların açıklanmasıyla, daha önce “dünyada salgınla mücadelede en başarılı ülke” olarak propaganda edilen Türkiye’nin salgın krizinde dünyada en kötü yönetilen dördüncü, Avrupa’da birinci ülke olduğu ortaya çıkıyor. 

Görünen o ki “vefat sayısı” hâlâ düşük gösteriliyor. Bütün dünyada kovid 19’dan “ölüm oranı”nın vak’a sayısının yüzde üçüne tekâbül etmesine mukabil, bütün dünyanın aksine Türkiye’de “ölüm oranları” vak’a sayısının yüzde biri gösteriliyor. Bakanlık verileriyle -30 Kasım’da- ülke genelinde günde 31 bin 219 vak’a ve 6 bin 514 hasta olduğuna göre, vefat oranlarının en az 300-450 olması gerektiği belirtiliyor.

Kısacası, sadece üç büyük ilde vefat sayısı 16 bini geçerken, Türkiye çapında hâlâ salgından toplam vefat sayısının 13 bin 746 olarak sayılması vahameti su yüzüne çıkarıyor.

...***

Taha Akyol, 2 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " Kriz yönetimi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte 6.7 oranında büyümüş. Fakat iktidarın propaganda makinası bile “uçuyoruz, pik yaptık, gelişmiş ülkelerden iyiyiz” gibi bildiğimiz lafları etmiyor. Hatta Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, politikacı gibi değil, teknokrat gibi “yurt içi talep artışı etkili oldu” diye konuştu. Ne dersiniz? Lütfi Elvan böyle teknokrat gibi mi konuşmalıydı, yoksa partisinin tarzına pek uygun düşen bir propaganda makinesi gibi mi?! Bu soru bir krizin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda olağanüstü derecede önemlidir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Politikacının birinci saiki, güdüsü güçlenmektir, daha fazla, daha fazla güç… Bu öyle bir tutkudur ki, 1954 seçimlerinde Demokrat Parti parlamentonun yüzde 92’sini kazandığı halde, buna doymayan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, “bize oy vermeyen Kırşehir’in halledilmesini”ni buyurmuş, Menderes de ona uymuştu!

Osman Bölükbaşı’ya oy veren Kırşehir kanunla ilçe yapılarak cezalandırılmıştı!

Halbuki ekonomilerin, bu politik tutkulardan korunması gereken bir rasyonalizmi vardır, ya da olmalıdır.

Nobel ödüllü iktisatçılar Finn Kydland ve Edward Prescott; politikacıların seçim takviminden ve oy beklentilerinden çok etkilendiklerini, halbuki para politikalarında buna göre değil, ekonomik zamanlamaya göre karar vermek gerektiğini ispat ettiler.

Bunun anlamı Merkez Bankalarının bağımsız olmasıdır.

Kriz dönemlerinde de sorun aynıdır: Çözümler teknokrat zihniyetiyle hazırlanmalı, uygulanmalı, bu konuda güven yaratılmalıdır.

Onun içindir ki Lütfi Elvan’ın teknokrat tavrını doğru buluyorum, inşallah ısrarlı ve sebatlı olur.

1979 yılında Türkiye döviz kıtlığından petrol ithal edemiyor, pazara taşınamayan ürünler tarlada çürüyor, başbakanlık binasında bile herkes paltoyla çalışıyordu.

Böyle bir kiriz döneminde ara seçimleri kazanarak iktidara gelen Süleyman Demirel, Turgut Özal’ı DPT müsteşarı yaptı, ona “bakanlar üstü” yetki verdi.

İktisat dünyası Özal’ı, düşüncelerini biliyordu, yani “öngörülebilir”di. Görüşlerinde rasyonel ve kararlı olduğu biliniyordu yani “güvenilir” idi.

Özal ve teknik ekibi, hiçbir seçim hesabı olmadan, tabii Başbakan Demirel’in bilgisi dahilinde, “24 Ocak Kararları”nı hazırladılar ve uyguladılar.

Siyasi irade elbette Başbakan Demirel’indi, ama “araçsal yönetim” yetkisi tamamen Özal’a aitti.

Özal ve ekibi tam yetkiliydi, kararlar iktisadi rasyonalizme uygundu, kriz aşıldı, Türkiye kapalı ekonomiden açık ekonomiye giriş yaptı.

İçte ve dışta yüksek düzeyde güven oluşturmadan hiçbir yüksek dozlu siyasi nutuk sorun çözmüyor, bunu görmüş olmalıyız. 

...***

Esfender Korkmaz 2 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Büyüme analizi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Gayri Safi Yurt İçi Hasıla, üçüncü çeyrekte yüzde 6,7 oranında büyüdü. TÜİK'in açıklamasına göre 2020 nüfus artış hızımız binde 13,9'dur. Bu durumda üçüncü çeyrek fert başına büyüme oranı yüzde 5,2'dir. Hepimizi doğrudan etkilediği için ekonomik gidişatı (Ekonomide daralma ve büyüme) öncelikle tarafsız gözle analiz etmeliyiz. Sonrasında başarı ve başarısızlığı görebilmek için diğer ülkelerle karşılaştırma yapmamız gerekir.

Üçüncü çeyrekte büyüyen ülkeler arasında Türkiye diğer ülkelere göre daha yüksek büyüdü."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Nedeni ne olursa olsun, sonuçta gerçekleşen bir katma değer artışı var. Ama, istikrarlı büyüme, büyümenin devam etmesi daha önemlidir. Bu günkü koşullarda bu büyümenin devam etmesi imkansız görünüyor. Dördüncü çeyrekte yeniden daralma yada çok daha düşük büyüme olacaktır.

GSYH olarak Dünyadaki payımızın azalmasında, elbette dolar kurunun etkisi var... Ancak dolar kurundaki değişme aynı zamanda herkesin satın alma gücünü, gelirini ve servetini de etkiliyor.

Büyümede yüzde 9,2 oranında hane halkı talep artışının etkili olduğu anlaşılıyor. Talep artışında, İkinci çeyrekte pandemi  yasakları nedeni ile ertelenen talebin devreye girmesi ve kamu bankaları tarafından  ekonomiyi canlandırmak için dağıtılan krediler etkili oldu. Mamafih sektörler itibariyle, finans ve sigorta sektörleri, üçüncü çeyrekte kredi genişlemesi nedeniyle yüzde 41.1 oranında büyüdü.

Devletin nihai tüketim harcamalarındaki artış yüzde 1,1 oranında kaldı. Bu oran, pandemi nedeniyle devlet desteklerinin düşük kaldığını gösteriyor. Öte yandan son iki senedir yatırımlardaki daralma da sona erdi. Yatırımlardaki  büyüme, iç dinamiklerin uzun süre pasif kalamadığı için ortaya çıktı.

Maalesef büyümeye fazla sevinmek mümkün değil, çünkü üretimde büyüme, hemen cari açığa yansıyor. Nedeni üretimde kullanılan ithal girdi payının yüksek olmasıdır. Büyümenin yüksek olduğu yıllarda cari açık da yüksek oluyor.

İthalata bağlı üretim sorunu Büyümenin en önemli maliyetidir. Üçüncü çeyrekte gerçekleşen  cari açık 8,4 milyar dolardır. 2020 Ocak-Eylül, dokuz ayında gerçekleşen cari açık 28 milyar dolardır. Türkiye'nin 2003'ten 2020 yılı Eylül sonuna kadar verdiği cari açık 602,5 milyar dolardır.

Öte yandan büyüme var ve fakat istihdam artışı yok. Tersine işsizlik artıyor.

Özetle büyümenin harcı borcunu kurtarmadı. Büyüme ile cari açıkta, işsizlikte arttı.