Aralık 06, 2020 12:42 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Yandaşa 16 milyar TL

Karar:

Cumhurbaşkanlığı sistemi ülkeyi taşımıyor: Haziran'da seçim olacak

Star:

Bakan Koca'dan uyarı! Riskli illeri açıkladı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Şükran Soner 5 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Asgari ücretin tartışıldığı tek ülkeyiz.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Size bu konuyu yıllardır temcit pilavı gibi tartışmak zorunda olmaktan bıktığımı itiraf ederek söze girmeliyim.. Dile kolay gazeteciliğe başladığım ilk yıllardan bu yana asgari ücret belirleme toplantılarının, pazarlıklarının başladığı günlerden karar alınmasına kadar ağırlıklı yapılan tartışmalarda “Ne olacak?”, “Ne olmalı?” tartışmaları, uçuşan rakamlar çok değişmiş olarak, benzer gerçeklerin altının çizilmesi üzerindenmiş gibi, gerçekten de çok benzer kavramlarla, elbette anlamları, insanların yaşamına dönük sonuçlarında uçurum farklarla, oynamış durmuş.."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Biliyorum ne başlıkla ne de giriş vurgulamaları ile ne anlatmaya çalıştığımı tam anlayabildiniz.. Çünkü özgür sendikalaşma düzeninin güvence altına alınmasından günümüze, ülkemizde toplu pazarlık düzeni işliyor gibi görünse de toplusözleşme düzeninden yararlanabilen gerçek işçi sayıları ile kayıtlı iş bulabilmiş sigortalı çalışabilen işçi sayıları, kayıtsız çalışanlar ve de çalışma yaşları içinde olup iş bulma umutları bile kalmamış insanlar arasında sayısal hep çok büyük farklar oldu..

Açıkçası ister askeri isterse sivil darbeler süreçlerinde uçurum çöküşler de yaşanıyor olarak, ülkemizin gerçekleri demokrasilerin, sendikal hakların var olduğu ülkeler içinde de hep farklı oldu. Bizim gerçeğimizde, var olan sendikal haklar içinde, toplusözleşmeler düzeninde çalışanların haklarının belirlenmesi her daim çoğunluğu temsil edebilmenin çok gerilerinde kaldı.

Demokrasilerin var olduğu, sendikal hakların işlediği düzenlerde, çoğunluk söz konusu haklar kapsamında çalıştıkları için, asgari ücret tartışmaları hiç böylesine önem kazanmadı.

Bizim gerçeğimizde ise aktif çalışan, emeği ile, aldığı ücretle geçinen nüfusun çok önemli grupları, yılların koşullarına üretim sektörlerine göre çarpıcı kaymalar yaşanıyor olarak hep çok yüksek oranlarda kayıt dışı ekonominin içinde kaldılar. Tarım işçilerimiz, sendikal haklarını kullanabiliyor olarak komik sayılarda kalırken, “çağdaş köleler” olarak bilindiler. En gelişmiş üretim işkollarında bile, metal, tekstil, özelinde otomobil, en ileri teknolojileri düşünün, işyerlerinin doğrudan içinde ya da dışında, taşeron, yan sanayi paravanalarında kayıt dışı çalıştırma yüksekti. Kayıtlı işçi olabilmek nimetten sayıldığı için de asgari ücretin belirlenmesi önemli pazarlıkların konusu oldu. Pazarlık konusu işçi sayısı yüksekti..

Batılı sendikacıların bizim asgari ücret tartışmalarımızdan hiçbir şey anlamadıklarına tanıklığım çoktur. Onlarda geçerli düzende, sendikalı işçilerin çoğunluğunu kapsayan ülke işkolu sözleşmeleri önemlidir. Sonrasında işyeri koşullarına özgü özel, lokal sorunların çözümü işyerlerindeki komitelere kalır.. Geçelim, bugünlerde nerede ise bir tek asgari ücret komisyonunun toplanması günleri, tartışmaları, belirlenecek ücretler ciddiye alınarak, istenen sonuçların alınmasından çok uzakta, anlamlı gündeme giriyor.

...***

Kazım Güleçyüz 5 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Algı operasyonlarını boşa çıkarmak için"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Günümüzde öne çıkan ve ağırlık kazanan psikolojik savaş taktiklerinin en tahripkâr ve yıkıcı olanları, olmadık yalan, iftira, saptırma ve çarpıtmalarla yürütülen karanlık algı operasyonları. Kontrol altındaki güdümlü medya araçları kullanılarak yapılan tek taraflı propagandalarla zihinler şartlandırılıyor ve oluşturulan algı üzerinden insafsızca hücum ediliyor. Taarruz dalgasının ilk aşamasında o algıyı yerleştirmek için tahkimat yapılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Bir sonraki adımda “Önemli olan sizin ne anlattığınız değil, karşı tarafın ne anladığıdır” argümanı devreye sokuluyor.

Böylece olgu ile algı arasına konulan mesafenin iyice açılıp, kapatılması imkânsız bir uçuruma dönüşmesi hedefleniyor.

Burada doğru ve sağlam bir temel üzerine bina edilen olguları ard niyetli algı operasyonlarına kurban ettirmemek için dikkat edilmesi gereken önemli hususlar var.

Bunların başında, doğruları ısrarla dile getirip tekrarlamaktan asla vazgeçmeme gereği geliyor. Aynı yöntemle sürdürülen kirli algı operasyonlarını boşa çıkarmanın öncelikli ve en önemli şartlarından biri bu.

“Bu hakikatleri çok tekrar ediyorsun” eleştirisine Üstadın verdiği “Bir meslek takip ettiğimi gösteriyorum. Bir mesleği takip edenler tekrara mecbur olurlar. Hem de birşeyin esası atılsa, mükerreren irca-ı nazar (tekrar tekrar bakışların çevrilmesi) lâzımdır. Mesleksiz olanlardır ki, her yola sapıyorlar” (Eski Said Eserleri, s. 85) cevabında bu mana da var.

Çok önemli bir başka nokta, sağlam bir olgu etrafında birleşip kenetlenen şahs-ı manevînin müfritane irtibat ve tam bir tesanüd içinde hakta sebat üzere sıkı bir istişareyle yola devam etmesi, kendi içinde herhangi bir boşluk ve zaaf oluşmasına meydan vermemesi, herşeyi tahkik süzgecinden geçirip silik sözleri ve ard niyetli propagandaları boşa çıkarması.

Yapılması gereken, olguyu, yalan, iftira, çarpıtma ve saptırmalarla oluşturulan yanlış algılara feda etmek değil, olguya uygun doğru algılar inşasına çalışmak olmalı.

Üstadın “Bir tane sıdk (doğru), bir harman yalanı yakar” (age, s. 438) sözüyle dile getirdiği hakikat, algı operasyonlarını püskürtüp boşa çıkarmanın yolunu da gösteriyor.

...***

Ahmet Gürsoy, 5 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Ekonomi, sağlık, siyaset..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Karamsar olmak istemem ama iyiye değil kötüye gidiyoruz. Sadece ekonomide değil. Sağlıkta bile güven bunalımı yaşamaktayız. Ekonomi, sağlık, siyaset.. Her üç alanın gittikçe daralması, ister istemez ülkemizin içinde bulunduğu atmosferi bozmaktadır.  Ekonomiyi biliyorsunuz.Türkiye kendine yetemez duruma geldi. 120 milyar dolar MB rezervini tükettiği yetmiyor gibi bir de eksi 57 milyar dolar seviyesine düştü. Böylece Türk insanının hemen tamamına yakını borçlandı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bir zamanlar "yardım alıyoruz" diye sevinenler yakında alamaz hale gelecekler. İktidara geldiği ilk günlerde saçıp savuran bir AKP vardı. Millet, bu dağıtım sebebiyle kendilerini yıllarca iktidara taşıdı. Gelinen noktada göl kurudu.

Artık bırakın almayı, şimdi sıra vermeye geldi. Vergilerle geri toplama dönemindeyiz. İnsanlar gittikçe yoksullaşıyor. Türk lirasının değer kayıp etmesi herkesin cebindeki parayı gıdım gıdım eritiyor. Ekonomideki bunalım, tek tek her bir bireyin hayallerine yansıyor.

Parası olanların bile. Ekonomik koşulların yarattığı işsizlik; herkesin evinde, sokağında, çevresinde, varlığını belli ediyor. Kimi zaman aile bunalımına dönüşüyor, kimi zaman evlilik bunalımına.

Eğitimi etkiliyor. İş bulma ümidi olmayanların yüksek öğretim tercihlerini değiştiriyor. Mühendislik fakültelerine yeterince matematik bilmeyen gençler geliyor. Akdemi camiası huzursuz.

Sağlıkta ise yalanla yönetme, bilgileri eğip bükerek verdiklerinden dolayı  herkes şaşkın. Grip aşısı bile olamadık. Peki korona aşasına nasıl güvenelim veya kim aşılanacak?

Sağlık Bakanlığı'nın tutarsızlığı hepimizi şaşkına çevirdi. İktidar adına kim doğru söylüyor bilemiyoruz. Kurumların güvenirliğini bu kadar sarsmanın mantığı neydi acaba?

Siyaset alanı ekonomi ve sağlıktan farklı değil. Gerçi siyasal alan her zaman mayınlı bir tarla gibiydi o ayrı. Şimdi içinde bulunduğumuz günlerde siyasi alan yeni gerilim ve projelerle ısıtılıyor.

Her şeyden önce herkesin bilmesi gereken şey şu: Siyasi alan, aynı zamanda siyasal sistemin çalışma, üretme ve yönetme alanıdır.

İçinde bulunduğumuz süreçte iktidar ve destek bloku, önemli kısmını kendilerinin yarattığı, hatta kurduğu siyasal alanın meşruiyetini çiğniyor.

Onlara sormak lazım: Siz, anayasal düzeni yönettiğiniz halde kabullenmiyor musunuz?

Kabulleniyorsanız nedir bu gürültü? "CHP güvenlik sorunu haline geldi" söylemi ve/veya CHP'yi sık sık 'ihanetle' suçlamak, ana muhalefetin kurumsal kimliğini ve siyasal sistemin olmazsa olmaz parçası olması halini kabullenmemektir.

Muhalefetsiz demokrasi mi isteniyor? Eğer öyle isteniyorsa, böyle bir demokrasi olmadığını veya olamayacağını iktidar bloku bilmiyor mu?

Biliyor.

Öyle ise, partiler, demokrasinin ve demokratik siyasal sistemlerin varlık sebebidir. İktidar dışında muhalefet var olduğu için o sisteme demokrasi diyoruz. Muhalefeti iptal edip kaldırdınız mı ortada ne demokrasi ve ne de hukuk devleti kalır.

Başta CHP olmak üzere İYİ Parti ve diğerlerinin kendileri gibi düşünmesini, aynı şeyi söylemesini, aynı düşünmesini istiyorlar. Tersini söylediklerinde "hain" diye yaftalıyorlar.