Aralık 09, 2020 19:03 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Türkiye’nin sipariş ettiği Çin aşısından iyi haber geldi uzmanlar temkinli, ama ‘güvenli’ diyor

Karar:

Reuters'tan 'ikinci dalga' analizi: Türkiye yeni bir ekonomik şokla karşı karşıya

Yeniasya:

Turizmde batık krediler gizleniyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Balbay 8 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Korona rakamlarıyla mücadele!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Türkiye açıklamalarındaki karmaşa, salgınla mücadelede geldiğimiz noktayı özetliyor. DSÖ yetkililerinin de başı dönmüş olmalı ki yaptıkları açıklamaya ilişkin yeni açıklama yapıp, “Sağlık Bakanlığı’nın şu andaki sistemi doğrudur” dediler. DSÖ’nün Türkiye Ofisi Temsilcisi Dr. İrshad Ali Shaikh’in sözlerinden, salgının resmen dünyayı sardığının ilan edildiği 11 Mart’tan bu yana Türkiye’deki verilerin sağlıklı açıklanmadığı sonucu çıkıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemeden sonraki süreç devam ediyor.

Bilim Kurulu’nu büyük bir ciddiyetle dinleyen Sağlık Bakanı, Saray’ın kabul ettiği verileri büyük bir ciddiyetle kamuoyuna açıklıyor.

Ben bu kadar ciddi bakan görmedim!

Durum şu:

-İstanbul’daki koronadan ölüm sayısı,

Türkiye’dekinden fazla!

-Türkiye’de korona dışında, korona kadar etkili, hatta daha fazla ölüme neden olan başka bir salgın hastalık var.

-Türkiye koronaya yakalanan sayısı bakımından Avrupa birincisi ama öyle bir tedavi yöntemi geliştirdi ki bu hastalığa yakalanıp ölenlerin oranı, Almanya’nın üçte biri!

Yukarıdaki saptamaların hiçbirini kara mizah üretelim diye yapmadık. Hepsi Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı verilerden çıkan sonuç.

Muhalefet ve sağlık kamuoyu bastırınca gerçek vaka sayısı açıklandı ama bu kez ölüm rakamlarında çatallanma var. Vaka sayısını gerçek verip, ölüm sayısını düşürünce, ortaya mucizevi bir tedavi geliştirdiğimiz çıkıyor. Ama açıklanmıyor. Ölenlerin bir kısmına korona adı koymayıp, “salgın hastalık” deyip geçince, bu kez de başka bir ani salgın mı yaşıyoruz, sorusu beliriyor!

Sağlık Bakanlığı, rakamlarıyla uğraşacağına, sadece salgınla ilgilense daha fazla yol alırdık!

Bu vurguyu yapmamızın nedeni, şu ana kadar yaşanan yanlışları göz önüne sermek değil. Şu:

Önümüzde bir aşı süreci var. Hiç değilse, bundan sonra şeffaf olmayı deneyin!

Toplumda şimdiden karmaşa belirdi. Güven sorunu çıktı. Bunun nedeni bilgilerin kamuoyu ile sağlıklı paylaşılmaması.

Dünyanın pek çok ülkesi neredeyse bir yıllık rota çizdi, Türkiye’de şu sorular hala net değil:

-Hangi aşıdan ne kadar alacağız?

-İlk kimlere uygulanacağı açıklandı ama uygulama ne zaman?

-Ülkeler aşıya ayırdıkları bütçeyi açıkladı. Maliyet hesapları çok net. Türkiye’ninki ne kadar?

-Aşı ithal eden ülkeler kendi çalışmaları konusunda da bilgi veriyor. Türkiye’de hep “eli kulağında”. Bu konuda kim ne yapıyor?

Yukarıdaki soruların altındaki gerçek şu:

AKP, sonbahara salgının etkisini yitireceği fikrini benimseyip, ona göre adım attı. Hesap tutmayınca gerçeği kabullenemiyorlar. Salgın, KHK dinlemiyor ki art arta iki KHK çıkarıp haddini bildiresin! Şimdi “kurtuluş” aşıda. Bir dönem de “geldi, geliyor” diyerek zaman kazanacaklar. İşte bunu yapmayın. Her şeyle oynadınız, sağlıkla oynamayın.

...***

Esfender Korkmaz 8 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Finansal tuzak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Kasım ayı finansal yatırım araçlarının nominal ve reel getiri oranlarını açıkladı. Mevduat brüt faizinin, TÜFE'ye göre aylık reel getirisi eksi 1,25 oldu. Eylül'den Eylül'e bir yıllık reel getiri oranı da yüzde eksi 1,34 oldu.Brüt faizden mevduata 6 aya kadar yüzde beş, bir yıla kadar mevduata yüzde 3 stopaj uygulanıyor. Stopajı da düşersek mevduat sahibinin eline geçen faiz daha düşük kalacaktır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Faiz politikası tek başına düzeltmez ama tek başına bozar. Kur şokunun ekonomik nedenlerinden birisi yabancı yatırım sermayesinin çıkması ise, bir diğer nedeni de tasarruflara verilen eksi reel faizdir. Eksi faizin baş sorumlusu Merkez Bankası, ikinci sorumlusu bankalardır.

Bankalar yüzde 15 fonlama maliyeti ile aldıkları fonların üstüne 6-7 puan ilave ederek, tüketiciye kredi veriyorlar. MB verilerine göre, güncel kredi faizi, tüketici kredilerinde yüzde 20,54 ve ihtiyaç kredilerinde yüzde 21,86'dır.

Üstelik bankalar, mevduat faizini yıllık üstünden kredi faizlerini aylık üstünden yapıyorlar. Aylık faiz belirsizliği daha çok artırıyor.

Kasım ayında TÜFE oranı yüzde 14 oldu. Yıl sonu 14,5 veya 15 olur. Bu şartlarda mevduat reel faizi  ve devlet iç borçlanma senetleri reel faizi de eksi olur. 24 Aralık Merkez Bankası Para Politikası Kurulu kararları da  ay sonu olduğu için reel faiz oranlarını etkilemez.

Devlet iç borçlanma senetlerinde eksi faiz bir ezberi daha bozar. Devlet iç borçlanma senetleri reel faizi eksi olunca, devlete borç verenler zararlı, devlet karlı çıkar. Eksi reel faiz bir yerde gizli vergi demektir. Söz gelimi DİBS'te yıllık reel faiz eksi 3,86 oldu. Bu demektir ki, devlete borç verenler satın alma gücü olarak devlete verdiği her 100 liraya karşılık 3 lira 86 kuruş eksik aldılar. Bu 3 lira 86 kuruş gizli vergidir. Demek ki devlet borç alırken hem para alıyor hem de gizli vergi alıyor. Şu sıralarda bütçe görüşmeleri varken, politikacılar bütçenin faiz yükünü konuşurken dikkatli olsunlar.

Kasım ayında, aylık bazda yalnızca BİST 100 endeksi, reel getiri sağladı. BİST 100 reel getiri oranı Kasımda yüzde 7,72 oldu. Yıllık reel getirisi ise yüzde 6,09 oldu. 

Türkiye'nin faiz takıntısı, döviz kurlarının artmasına neden oldu. Kur artışları enflasyon ve halkın satın alma gücü olarak yoksullaşmasına yol açtı. Dün  medyada ''Asgari ücretli ithal malı almıyor. Ücret artışı ithalat talebini artırmaz.' şeklinde bir yorum vardı. Bu yanlış bir tespittir. Çünkü yüzde 100 yerli malımız yok. Üretimde yüzde 40 oranında ithal girdi var. Her mal ithalat talebini artırıyor ve ayrıca bu fiyat artışından herkes aynı oranda etkileniyor.

...***

Kazım Güleçyüz 8 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "Yargıda aranan denge"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Son dönemde gündeme getirilen hukuk ve yargı reformu için, defaatle ifade ettiğimiz gibi yeni düzenlemeler yapmaya ihtiyaç yok.Yapılması gerekenler belli:Evvelâ iktidar yargıdan elini çekecek. Mahkemelere talimat vermekten vazgeçecek. HSK’yı “sopa” gibi kullanıp yargıyı, mahkemeleri ve kararlarını kendi istediği gibi şekillendirme uygulamasına nihayet verecek."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Mahkeme kararlarına, siyasetin talep ve beklentilerine değil, sadece hukukun temel kriterlerine ters düştükleri zaman müdahale edilen bir sistem ve işleyiş hâkim kılınacak.

İktidar yargıya kendisi de baskı ve yönlendirme yapmayacak; siyaset dışı mahfillerin, “derin” adreslerin yapmasına da izin ve fırsat vermeyecek. Yargının her çeşit tazyik ve müdahaleden azade bir ortamda hür ve bağımsız bir şekilde çalışabileceği ortamı tesis edecek.

Ceza yargılamalarında siyasî, ideolojik veya hissî saiklerle değil; masumiyet karinesi, suç ve cezanın şahsîliği, savunma ve âdil yargılanma hakları çerçevesinde hareket edilecek.

Savcılık ve hâkimlik görevleri militan parti avukatlarına değil; hukukun evrensel ve temel değer ve prensiplerini içselleştirmiş ehil ve liyakatli kadrolara emanet ve tevdi edilecek.

Siyasî, ideolojik,şahsî ve hissî tarafgirlik ve karşıtlıkların adliye binalarına ve duruşma salonlarına girmesine kesinlikle meydan ve fırsat verilmeyecek.

Hâkim güvencesi her hal ve şartta titizlikle korunacak.

Geçmiş dönemlerin jüristokrasi ve yargı vesayeti olarak kayda geçen aşırılıklarına dönülmeden, o ifrat halinin tek adam rejimiyle yargıyı siyaset ve istihbarat vesiyetine teslim eden bir tefrit halini netice verdiği halihazırdaki mevcut durumdan çıkılarak, kuvvetler ayrılığı temelinde yeni ve sağlıklı bir denge kurulacak.