Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İBB Mezarlıklar Daire Başkanı Koç: İstanbul’da ölü sayısı 15 bini aştı
Star:
Bakan Koca:
Ağır hasta sayısındaki artış hızının durağan olması sevindirici
Yeniasya:
23 milletvekilinin dokunulmazlık dosyası TBMM'de
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İbrahim Kiras 12 Aralık tarihli Karar gazetesinde “Aşı hakkında bildiğimiz tek şey”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Aşıyı siyaset konusu yapmayın diyorlar. Bu hepimizi ilgilendiren bir konu diyorlar… Aslında tam da bunun için, yani sonuçları hepimizi ilgilendirdiği için konuşmamız gerekiyor bu konuyu. Hükümetin aşı politikasının yanlışlarla, noksanlarla, çelişkilerle dolu olduğu ortada. İktidar ne yaparsa yapsın bunu doğru diye savunmak durumunda olanlar buradaki yanlışları da savunuyorlar çaresiz. Bunu da her kurdukları cümlenin bir önceki cümleyle çelişmesi pahasına yapıyorlar. İktidar kadrosu da aynı şeyi yapıyor zaten. Gelgelelim, mızrak çuvala sığmıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Olay şundan ibaret: Aşı tedariki için vaktinde harekete geçilmedi. Gerisi lafügüzaf. Aşı tedariki derken, yeterli miktarda ve birbirinin alternatifi olabilecek çeşitlilikte aşı temininden bahsediyoruz. Bizim dışımızdaki neredeyse bütün ülkelerin yaptığından. Yoksa Çin aşısı için nispeten erken zamanda harekete geçildiği iddia edilebilir. Ama Çin’den alınması sözkonusu olan aşının Türkiye’ye yetecek miktarda olmadığı da meydanda. 50 milyon doz aşı en fazla 25 milyon kişiye yetiyor çünkü.
İkincisi, henüz üçüncü faz ara sonuçları açıklanmamış olan bu aşının elverişsiz olduğunun anlaşılması durumunda alternatifi olmayacak.
Bütün bunlara rağmen “Neden hükümetin aşı politikasını eleştiriyorsunuz, bu hepimizi ilgilendiren bir konu” diyerek tereyağı gibi üste çıkmak isteyenlere hak mı verelim?
Düşünün ki aşı geliştirme çalışmalarında Pekin’le ortaklık yapan Endonezya bile alternatifsiz bırakmadı vatandaşını. Keza bizim gibi Çin aşısı alan Şili, Meksika, Brezilya gibi ülkeler ayrıca batılı firmaların aşılarına da müşteri oldular. Çin’in kendisi bile AstraZeneca/Oxford aşısı için 200 milyon dozluk sipariş verdi. Dahası var mı?
Ama şu sorunun cevabı yok: Aşının bilinen en eski usulde üretiliyor olması güvenirliği ve etki gücü açısından en önemli noktaysa dünyadaki yüzlerce ilaç firması ve üniversiteler niye başka başka usullerde aşı üretmeye uğraştılar, uğraşıyorlar? (İşin doğrusu, bu aşıların her birinin hem üretim safhasında hem de kullanımında görülen ayrı ayrı avantajları ve dezavantajları var. “Bu aşı daha güvenlidir, şu aşının etki gücü daha azdır” diyebilmek için uygulama sonuçlarına bakmak gerekir.)
İkinci soru da şu: Bilinen eski usulde üretildiği için bu aşının tercih edilmesi gerektiğini bizim hükümet biliyor da öbür ülkeleri yönetenler bundan niye habersizler?
Bu sorular cevaplanamayınca “Aslında biz diğer aşılardan da almak istiyoruz, alacağız” açıklamaları yapılmaya başlandı. Önceki laflarla çelişme pahasına… İnsan sormadan edemiyor: Çin aşısı en güvenilir olanıysa, o zaman ne diye başka aşıdan da almak istiyorsunuz? Hem de sipariş edilmemesinin sebebini “etkinliği düşük” diyerek açıkladığınız Oxford aşısını almaktan bahsetmek tuhaf değil mi? Çelişki değil mi? Eğer mesele Çin’den yeterli miktarda aşı gelmeyecek olması ise bunu yeni mi öğrendiniz? Zaten 50 milyon doz sipariş verilmiş. “Nasıl olsa bu kadarını veren fazlasını da verir” mi dediniz? Niye nüfusumuza yetecek miktarda sipariş vermediniz? 50 milyon dozun bile gelmesi garanti olmadığına göre bunun için niye bir tedbir almadınız?
…***
Remzi Özdemir 12 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Halının altına süpürmek!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Görmek istemediğiniz bir kiri pası ne yaparsınız hemen halının altına süpürürsünüz. Bilirsiniz ki, halının altında kirli bir şeyler var ama onu görmediğiniz için içiniz rahattır. Ancak sürekli olarak bir şeyleri halının altına süpürmek bir süre sonra artık halının çürümesine ve ortalığın çöple kirlenmesine neden olur. BDDK, bankalardaki ödenmeyen borçların takip süresini 90 günden 180 güne çıkartan kararını uzattı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu ne anlama geliyor?
Bankadan gidip kredi alıyorsunuz, ya da kredi kartınızla alışveriş yapıyorsunuz ödemiyorsunuz. Normal şartlarda bankalar ilk ay ödemedikten sonra uyarı yollar, ikinci ay kapatır üçüncü ay ise yasal takibe atar. Yani avukatlar kapınıza dayanır borcunu ver diye.
Bu kural değişti. Kriz nedeniyle BDDK aldığı bir karar ile bu süreyi 3 aydan 6 aya çıkartmıştı.
Şimdi baktılar ki değişen bir şey yok. İnsanlar işsiz ve ödeme güçleri yok o halde sorunu halının altına süpürmeye devam edelim dediler. Süpürdüler de. Yani çözüm yerine topu bankaların kucağına attılar.
Bankaların bir sermayesi vardır. Bu sermayesi oranında para toplar para satarlar. Bu sistemin dönmesi için borç verdiği insanların bunu geri ödemesi lazım. Bankalar verdiği krediyi geri toplayamazsa ne olur?
İşte onu konuşmak bile tehlikeli. AKP kendi beceriksizliği ile yarattığı büyük bir krizin faturasını bankalara çıkartmaya çalışıyor. Bir bankanın CEO'suyla bir süre önce yaptığım bir görüşmede yapılandırmaların ne kadar anlamsız olduğunu kısacık cümle ile anlattı:
"Adam-şirket yüzde 12 ile aldığı borcu ödeyemiyor. Şimdi biz bu adamın borcunu mevcut yüzde 25 faizle yeniden yapılandırıyoruz. İyi de yüzde 12 ile ödeyemeyen yüzde 25 faizle nasıl ödesin ki!"
İşte konunun özeti bu aslında.
…***
Şükran Soner, 12 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yasa buyruğu bütçe..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Meclis’in sözde başkanlık rejimlerinin olmazsa olmaz bağımsız kimliğinin katledildiği, dünyada bir örneği olmayan bizdeki partili başkanlığa izin veren modelde, Tekadam, Saray rejiminde, dikte edilmek üzere hazırlanmış bütçe metninde, dişimizi kırabileceğimiz bir tek değişiklik olamayacağını bile bile, bütçe görüşmelerini sabahtan akşama izlemeye çabalamak hangi akla uyar diyebilirsiniz?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kişisel bütçe oluşumunda hiçbir katkısı olmasa bile, muhalefet sözcüleri, milletvekillerinin sözcülerinin ortalığa saçtıkları kimi gerçekleri dinleyebilmek için dedikten sonra, sabırla izlenirse çok çarpıcı bilgilere, heyecanlı tartışmalara, kavgalara tanıklık edebilmek için de eklenebilir.. Dikte edilmiş metne olduğu gibi parmak kaldıracak Millet Cephesi’nin en aklı başında sayılabilecek, konuları, gerçekleri de bildikleri kuşkusuz konumda olanlarının hallerini, kendilerine buldukları savunma yollarını yakından izleyebilmek.. Yavuz hırsızın ev sahibini kovalamacasına benzer, siyasetçiliğin gerçekleri tersyüz edebilme yeteneklerini gözlemlemek de öğretici oluyor.
Yine de şekil şartı babında Meclis’ten olabildiğince hızlı geçirilmeye çalışılan bütçenin yaşamın gerçekleriyle olan çelişkilerini kapatabilmek olası değil. Bilindiği için de Millet Cephesi bütçe savunucularının kürsüde olabildiğince uzun konuşmalar yapıp parlak tablolar çizme adına uzun söylevler yapma talimatlarını aldıklarını gözlemlememek olanaksız gibi.. Milli teknoloji hamleleri, parlak yatırım projeleri, hayaller, hayaller..vurgulamaları ile ağızlardan akıtılan ballı cümleler yanında, bütçeyi eleştirenlerin vatana ihanet boyutlarında ağır sözlerle damgalanmaları..iç içe..
Sokakta karşılaştığım gerçeklere ilişkin tanıklıklar bambaşka.. Bu sabah metroyla gazeteye gelirken, yanımda oturan başörtülü, tertemiz yüzlü genç kızımızın, telefonda yakınlarıyla paylaştığı gerçekler bambaşka.. Aslında iş bulduğu için sevinçli bile sayılabilirdi.. Alacağı ücret üzerinden yaptığı hesaba inanamadım. Toplam nakit eline geçecek 350 liradan, yol parası, yemek için kesilenlerden sonra eline kalacak aylık paranın yüz liranın altında, 50-60 lira kadar olabileceğini söylüyordu. Teselli cümlesi hiç olmazsa işsiz kalmamış olacağı idi. Herhalde karnının doyabilmesi, evde ek yük olmaması, işinin olması algısı teselli sayılıyordu.
Sonrasında hak vermemezlik de yapamadım. Hafta içinde bir kişinin kendini metro raylarına atarak intihar etmiş olduğunu, kapatılan hat ilanının ardından tanık olanların ağzından duymuştum. Şu virüsün derdine düştüğümüz birkaç ayın içindeki, en uygunu metro yolculuklarımda bu ikinci tanık olduğum raylara atlayarak intihar olayı idi.