Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Her şeye karar veren Cumhurbaşkanlığı, salgında kullanılamayan izinlerde topu bakanlığa attı
Star:
Bakan Koca: Ağır hasta sayısındaki artış hızı azalmaya devam ediyor
Yeni Asya:
Yahudi yerleşimciler yüzlerce zeytin ağacını ateşe verdi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Kara, 13 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "Atanmış seçilmişe bağırır mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türk tipi partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesiyle birlikte Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanan 2021 bütçesi Meclis’te komisyonda kabul edilmesinden sonra Genel Kurul’da görüşülmeye başlandı. Bütçe görüşmeleri 18 Aralık'ta tamamlanacak.Meclis Genel Kurulu’nda 12 gün sürecek bütçe maratonu yeni sistemin üçüncü bütçesi olacak. Muhalefet tarafından “tükenmişlik, faiz bütçesi” gibi isimlendirilen bütçe görüşmeleri günlük ortalama 12 saat sürüyor. Bu süre zarfında çalışmalara dezenfekte amacıyla ara verilirken, tedbirler had safhada."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
AKP’nin ve İYİ Parti’nin Genel Başkanları milletvekilli olmadığı için Genel Kurul’da yoktu. MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli ise Meclis’te olmasına rağmen konuşmamayı tercih etti.
2021 bütçesinin geneli üzerine genel başkan düzeyinde sadece CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar konuştu. Bütçenin Genel Kurul’da görüşmelerinin başladığı Pazartesi gününe Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmaları damga vurdu.
Geçmişte bütçe konuşmalarının hararetini ve hareketliliğini bilen birisi olarak, karşılıklı sataşmaların dışında görüşmelerin pek heyecanlı olmadığını söyleyebiliriz. Bunda genel başkanların konuşmaması de etkili oldu. 90’lı veya 2000’li yıllarda Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş’in genel genel başkan olduğu dönemlerdeki bütçe görüşmeleri günler öncesinden heyecanla beklenir ve konuşmalar günlerce siyasetin gündemini belirlerdi…
Geçtiğimiz iki bütçede olduğu gibi bütçenin hem komisyonda hem de genel kurul görüşmelerinde hazırlanış şekli hep tartışma konusu yapılmaya devam etti. Bütçe daha önce Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanır Meclis’e gönderilirdi. Yeni sistemde bütçeyi Cumhurbaşkanlığı hazırlıyor. Bu yüzden de muhalefet bütçeyi “Saray bütçesi” olarak isimlendiriyor.
İki yılını dolduran yeni sistemde her geçen yıl Meclis’in ve milletvekillerinin etkinliğinin azaldığı görülüyor. Oysa sistem getirilip milletin onayına sunulurken, “Meclis güçlenecek, daha güçlü bir Meclis olacak” denilmişti. Ama geçen sürede görüldü ki, Meclis güçlenmedi.
“Koalisyon olmayacak” denilmiş, ama şu anda adı “ittifak” olsa da bir koalisyon var. MHP olmazsa AKP Meclis’te azınlığa düşecek ve hiçbir kanunu çıkartamayacak.
Bakanlar milletvekilleri arasından seçilmeyip, cumhurbaşkanı tarafından atandığından Meclis Genel Kurulu’na giremez duruma düştü. Milletvekili arasından seçilen bakanların vekilliği de düştü. Bu durum “milletvekillerinin milletin sorunlarını bakanlara aktaramamasına yol açtı. Bu eksiklik görülünce “nöbetçi bakan” uygulamasına geçilse de, vekiller bakanla görüşmek için kuyruğa girmek zorunda kaldılar.
Bütçenin görüşmeleri sırasında da sistemin aksayan ve işlemeyen yönleri sık sık gündeme getirildi. İktidar cenahından rehabilite edilecek” denilmesine rağmen henüz bu dahi yapılmadı.
Bütçenin Genel Kurul’daki görüşmelerinin başladığı günden itibaren en çok tartışması yapılan konu başta Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmak üzere bakanların “atanmış” olmaları oldu.
...***
Esfender Korkmaz 13 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Nereden nereye?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dünyada artık demir perde yok… Hangi sosyoekonomik sistem olursa olsun, ülkeler arasında kalkınma yarışı var. Kalkınma diyorum, çünkü kalkınma sosyal gelişmeleri de içine alır. İnsan refahı kalkınma ile sağlanır. Bu nedenle biz, geçmiş ile bu günümüzü karşılaştırarak bu yarışta nerede olduğumuzu göremeyiz. Kalkınma yarışına bizimle eşit şartlarda başlayan ülkelere de bakmamız gerekir."diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu göstergelerin tamamı bu köşeye sığmaz. Bunların içinden insan refahı için üç gösterge, fert başına GSYH , fert başına dış borç yükü ve ülkenin özgürlük durumudur.
Seçilen ülkeler gelişmekte olan ve fert başına GSYH'sı Türkiye'ye yakın olan ülkelerdir.
Türkiye'de fert başına GSYH, 2003 yılında da bu günde, Dünya ortalama fert başına GSYH'sının altındadır.
Demek ki, Türkiye şöyle büyüdü, böyle büyüdü diyerek algı yaratmaya çalışmak başımızı kuma sokmamıza benzer. İstikrarlı büyümek önemlidir. Türkiye cari açıkla büyüdü. Türkiye'nin ithalatı içinde yatırım malı ithalatı yüzde 13, aramalı ve hammadde ithalatı yüzde 76 ve tüketim malı ithalatı da yüzde 11 dolayındadır. İthalat yapmadan üretim yapamıyoruz. İthalatın bir kısmı borçla finanse ediliyor. Yani cari açık dış borçların artmasına neden oluyor.
Eğer Türkiye aramalı ve hammadde ithal ederek değil, yatırım malı ve teknoloji ithal ederek büyüseydi, zaten cari açık bir süre sonra devam etmezdi.
Dış borçla üretmek, bu gün büyümeyi artırır, ama potansiyel büyümeyi düşürür. Zira dış borç faizi ve anapara çıkışı kaynak çıkışı olarak yoksullaşma yaratır.
Öte yandan başta söylediğimiz gibi insan refahı yalnızca fert başına büyüme göstermiyor. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, eğitim, sağlık gibi göstergeleri de katmak gerekir.
Sistemi yeni baştan kurmalıyız. Başkanlık sistemi yerine halkın siyasi tercihlerinin yansıdığı, lider sultasının olmadığı ve özgür irade kullanabilecek milletvekillerinin yer alacağı parlamenter sistem getirmeliyiz. Ancak ondan sonra hukuk reformu yapılabilir… Ancak ondan sonra kurumsal ve laik devlet düzeni kurulabilir… Ve ancak ondan sonra ekonomik ve sosyal planlama ile kalkınma sağlanabilir.
...***
Akın Aydın 13 Aralık tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, " Millet aşıya nasıl ikna edilir?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dünya genelinde ve ülkemizde aşı tartışılıyor. Çıktı, çıkacak derken birkaç ilaç firması üretime geçti, ön siparişleri aldı, bazı ülkelerde kullanmaya başladı. Ülkemizde de, 'kendi aşımızı neden üretemiyoruz' başlığı, kelime anlamı, 'sağlıklı yaşamak için alınması gereken önlemlerin tümü, sağlık koruma' olan, kurum olarak ise 1928 yılında açılan ve yerli aşı üretip, dünyaya ihraç eden 'Hıfzıssıhha' kurumu neden kapatıldı, sorusu altında eski sağlık bakanı ve AKP iktidarı çok çok anıldı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
O aşamayı geçtikten sonra aşıyı, batıdan mı ithal edeceğiz, doğudan mı, tartışması başladı. İktidar doğu, dedi. Çin aşısı gelecek. Bu sefer fiyat tartışması çıktı. Sağlık Bakanı fiyatından dolayı değil kalitesinden dolayı Çin aşısını tercih ettik, dedi.
Paralı mı olacak, bedava mı, sorusunun cevabı en çok merak edilen konuydu. 'Beş maskeyi bedava dağıtamayanlar, aşıyı nasıl bedava yapsın' diyenleri, hükümet ters köşeye yatırdı, bedava, dedi.
Ardından aşı, zorunlu mu olacak, tercihe göre mi, tartışması. Hükümet, zorunlu değil ama bu aşıyı olmadan bir başka şehre, ülkeye gidemezsin, diyerek yeni bir demokrasi-hukuk örneği gösterdi.
Tabi sokaklarda, 'aşı olacak mısınız' sorusu soruluyordu. Sokak tedirgin, ne hükümete, ne bakana, ne de bilim kuruluna güvenmiyor.
Bu güvensizliği onlar da görmüş olacak ki, bilim kurulu üyelerinden (yanılmıyorsam) Prof. Dr. Mehmet Yuva, aşının önemini anlatarak, milletimizi ikna etmek için Diyanet'in devreye girmesini, hutbelerde aşı anlatılmasını, siyaset, spor ve sanat camiasının bu ikna çalışmalarına aktif katılması gerektiğini anlattı.
Şaşırdım açıkçası. Bir değerli bilim insanı, veri ile değil başka kanallarla halkı iknaya gayret gösteriyorsa demek ki, bilim kuruluna da, açıklamalarına da itibar edilmiyor.
Diğer taraftan bu açıklama güvensizliği pik yaptırdı. Neden? En az güvenilen üç kurumdan biri olan Diyanet'e mi itibar edecek millet! Ya rakamlarla oynayan, alınması gereken tedbirleri, 'önce para-ekonomi' diyerek alamayan iktidara mı?
Yoksa her halleriyle milletten uzak bir hayat yaşayan spor ve sanat camiasına mı?
Türk Tabipler Birliği'nden bir heyet, noter eşliğinde gelen aşılardan rastgele 700 numune alacak. Başta Saray ve Meclis eşrafını aşılayacak. Yan etki süresi gözlemlenecek ve ortaya çıkacak duruma göre vatandaşa sunulacak.
Böylece ortada hiçbir soru işareti kalmaz. Sizce?