Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: CHP'li Bulut: Ağır koronavirüs hastalarına verilen Actemra adlı ilacın tedariği yapılamıyor
Yeniasya:
Amerika'nın Türkiye'ye yaptırım kararına tepkiler devam ediyor
Star:
Bakan Koca'dan önemli Kovid-19 açıklaması: Sevdiklerimizi koruyalım
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Barış Doster, 16 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "ABD’nin yaptırım kararı neyi gösterdi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ne Türkiye’den Donald Trump ve Joe Biden’a giden ılımlı mesajlar işe yaradı ne de Avrupa Birliği (AB) konusunda yumuşayan üslup. İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine ilişkin verilen sözler de işe yaramadı, Yunanistan’la görüşmeye hazır olduğumuz yönündeki açıklamalar da. Hiçbiri, ABD’nin Türkiye’ye ilişkin yaptırım kararını değiştirmedi. Neden değiştirmediğini sıralayalım..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Birincisi, Türkiye’de ABD üzerine yorum yapanların çoğu, ABD’yi yeterince tanımıyor, emperyalist bir devlet aygıtının nasıl işlediğini bilmiyorlar. ABD’yi başkandan ibaret sanıyorlar. Oysa Beyaz Saray’dan başka, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Kongre, CIA gibi kurumlar, güçlü bir bürokrasi, müesses nizam, özel sektör, iş dünyası, etkili lobiler, medya ve akademi var ABD’de.
İkincisi, ABD devlet ve toplum yapısı türdeş değil. Fakat dış politikada kurumsal yapı, kurumsal hafıza, kurumsal işleyiş çok güçlü. O yüzden Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki fark, hep yazdığımız üzere Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadar.
Üçüncüsü, ABD Türkiye üzerinde çok yönlü, çok çeşitli araçlarla nüfuz kuruyor. Türkiye ile sorun yaşadığında, Türkiye’ye geri adım attıracak güce sahip. Türkiye ise ABD ile yaşadığı sorunu bir süre tartışıyor. Sonra unutuyor. Sonra da ABD’nin taleplerine uyum sağlıyor. Bunun örnekleri çok...
...***
Elif Çakır, 16 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " HDP kapatılsın, TTB kapatılsın, Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığı kaldırılsın!!!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" MHP lideri Devlet Bahçeli’ye “Son günlerde en çok gerçekleşmesini, kabul olmasını istediğiniz dileğiniz nedir” diye sorulsa “Sevmediğim, hoşnut olmadığım her yer kapatılsın” diye cevap verirdi galiba. Sayın Devlet Bahçeli, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “HDP’nin kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır” diyor.Nedenini ise şöyle açıklıyor: “Adalet ve hukuk mutlak surette devreye girmeli, HDP’nin kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır. Yani demem odur ki, HDP’yi Türk siyasetinin taşıma ve hazmetme kapasitesi dolmuştur. Bu terör ve bölücülük yatağı kapatılmalıdır.”"diyen yazar, yazısının devamına şu ifadelere yer veriyor:
...***
Şunu belirtmem gerekiyor ki Cumhur İttifakı ne zaman sıkışsa HDP’nin terörle bağını hatırlıyor, yargıya HDP ile ilgili harekete geçsin diye çağrıda bulunuyor. HDP’nin terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığını söyleyen, kapatılması gerektiğini söyleyen ne sadece MHP ne de lideri Devlet Bahçeli.
Tabii ki Sayın Bahçeli’nin hışmına uğrayan sadece HDP değil. 10 Aralık İnsan Hakları günü nedeniyle aralarında siyasetçilerin, yazarların, gazetecilerin ve hukukçuların bulunduğu 805 kişi de Bahçeli’nin hışmından nasiplerini aldılar.
Aynı zamanda bir akademisyen de olan Sayın Bahçeli’nin meslektaşlarına, bir siyasetçi olarak da gazetecilere sarf ettiği hakaretamiz laflarını burada zikretmeyeceğim elbette. Ancak iktidar ortağı olduğundan iktidara yakın bütün televizyon kanalları bu hakaret içeren, ayıplı sözleri maalesef kendi genç çocuklarına kötü örnek teşkil edeceğinin hesabını yapmadan, düşünmeden, taşınmadan ekranlarına taşıyorlar.
RTÜK’e “Pandemi döneminde çocuklarımız evlerde. Bahçeli’nin konuşmalarına 18 yaş sınırı konulsun lütfen” çağrısında bulunan DEVA Partisi Lideri Ali Babacan’ın haksız olduğu söylenebilir mi? Sayın Babacan 18 yaş sınırı diyor ancak 18 yaş tam da gençlerin karakterlerinin iyice oturmaya başladığı bir yaş sınırı. Düşünün ki Bahçeli’nin sarf ettiği sözleri arkadaşlarına, çevresine sarf ediyorlar!
Neyse konumuz bu değil. Benim asıl üzerinde durmak istediğim husus şu:
Sizin de dikkatinizi çekmiştir; Sayın Bahçeli son günlerde her şeyin kapatılmasını istiyor. HDP kapatılsın istiyor… Türk Tabipler Birliği (TTB) kapatılsın istiyor… Gelecek Partisi, DEVA Partisi seçimlere giremesin istiyor…
Yetmiyor, Anayasa Mahkemesi’ne yükleniyor. 30 Eylül günkü açıklamasında Sayın Bahçeli Anayasa Mahkemesi hakkında şunları söyledi:
“Anayasa Mahkemesi yeni hükümet sisteminin doğasına uygun bir şekilde yeni baştan yapılandırılmalıdır. Yeni hükümet sistemi, parlamenter sistemin bütün kamburlarından, bütün engellerinden ayıklanmalı, arındırılmalıdır. Yüce Mahkeme, deyim yerindeyse bir ‘Divan-ı Ali kurulması Türkiye’nin gücüne güç katacaktır.”
6 Ekim’de partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli’nin hedefinde Türk Tabipleri Birliği vardı:
“Türk Tabipler Birliği Korona kadar tehlikelidir, tehdit saçmaktadır. Sözde artan vakalara hayatını kaybeden insanlarımıza ve sağlık çalışanlarımıza dikkat çekmek maksadıyla tüm sağlık kurumlarında siyah kurdele takacakmış. Çağrım şudur: TTB derhal ve gecikmeksizin kapatılmalıdır. Yöneticileriyle ilgili adli işlem yapılmalıdır.”
4 Ekim 2019 tarihinde CB hükümet sistemiyle ilgili eleştirilerinin kriz yaratmaya yönelik olduğunu söyleyerek CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması talebinde bulunmuştu:
“Hiç kuşku yok ki, CHP Genel Başkanı’nın siyasi eylem ve sözleri suç teşkil etmektedir. MHP hiçbir şartta bu zillete sessiz ve seyirci kalmayacaktır. CHP Genel Başkanı için dokunulmazlığın kaldırılması ve mahkeme yolu ardına kadar aralanmıştır ve açılmıştır.”
Bahçeli’nin “Kapatılsın, kapısına kilit vurulsun, dokunulmazlığı kaldırılsın, yargı işlem yapsın” açıklamalarını peş peşe okuyunca insan ürküyor. Yargıya sürekli talimat veren, neye kızsa kapatılmasını isteyen bir siyasi söylem tuhaf olduğu kadar vahimdir.
Gerçi AK Parti de HDP’ye terör örgütüyle işbirliği yaptığı suçlamaları yaptı. HDP’li belediyelere kayyum atamalarında HDP’nin PKK ile bağının olduğu söylendi. Ama sadece söylendi. Eğer elde somut bir şey olsaydı Yargıtay Başsavcısı harekete geçmez miydi?
...***
Cevher İlhan 16 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Türkiye’nin feci “basın özgürlüğü” karnesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’nin 2020 yılında da dünyadaki 180 ülke arasında basın özgürlüğü listesinde yine 154. sırada kalması basın ve ifâde özgürlüğünü yeniden gündeme getirdi. Bilindiği gibi uluslararası ölçümlere göre demokrasi ekseninde “hibrit-melez demokrasi” kategorisinde kalan ve özgürlüklerde dibe vuran, şeffaflık, insanî gelişmişlik başta olmak üzere birçok endekste listenin altına düşen Türkiye, yine uluslararası kuruluşların raporlarıyla basın ve ifâde özgürlüğünde listenin alt sıralarında kalmıştı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde aynı sıralarda Etiyopya, Belarus, Kongo Cumhuriyeti ve Brunei kategorisinde kaldığı yeni rapora göre de Türkiye’nin altında Eritre, Kuzey Kore ve bazı Orta Afrika ülkeleri bulunuyor!
Türkiye’nin AB’nin ve beynelmilel basın kuruluşlarının tesbitiyle “özgür olmayan ülkeler kategorisi”ne düşmesine, OHAL döneminde onlarca gazetenin, televizyonun, radyonun, ajansın kapatılması; keza her yıl yüzlerce içerik, dergi, gazete, haber hakkında erişim engeli kararı verilmesi sebep olmuş.
OHAL KHK’leriyle yüz binlerce kamu görevlisinin, sahte ihbarlarla, istihbarat jurnalleriyle sorgusuz – sualsiz hak kazandıkları işlerinden ihrâç edildiği, on binlerce vatandaşın yargısız infazla aylarca, yıllarca tutuklanmasıyla haksızlıkların ve hukuksuzlukların dayatıldığı vartada.
Özellikle son süreçte internet üzerinden sosyal medya mecralarına müdahale, dayatılan yasak ve engellemeler baskı ve sansürün artmasına neden olmuş.
Uluslararası Basın Enstitüsü’nün tesbitiyle, Türkiye’de bu vetirede 170’e yakın gazete, dergi, radyo, TV kanalı kapatılmış. 516 gazeteci gözaltına alınmış, 100’den fazla gazeteci hâkim karşısına çıkarılarak 80’ine 430 yıl mahkûmiyet verilmiş, yüz binlerce liralık tazminat cezâları kesilmiş. Bundandır ki “Türkiye gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi” tanımı yapılıyor.
Keza “tek kişilik rejim”de gazetecilere açılan davaların önemli bir kısmının “Cumhurbaşkanına hakaret”ten olması; 100 binden fazla kişiye soruşturma, 30 binin üzerinde dava açılması ve bu yüzden 53 gazetecinin mahkûm edilmesi ortadayken, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin bildirmesiyle gazeteciler hakkında açılan davalar daha da artmış.
Öncelikle “partili cumhurbaşkanı sistemi”nde Başkanı’nın “Cumhurbaşkanı’nın tâlimat ve telkinlerini emir telakki ederiz” ikrarıyla, RTÜK “medyayı hizaya getirme” ve “susturma sopası” olarak kullanılıyor.