Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Diz boyu usulsüzlük: Sayıştay 2019 Denetim Raporu’nda çarpıcı tespitler
Star:
Bakan Koca'dan Kovid-19 uyarısı: Kısıtlamaların etkisini görüyoruz
Milli gazete:
Boşanma oranları korkutucu seviyelere ulaştı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Murat Çabas 19 Aralık tarihli Yenimesaj gazetesinde, "Çiftçi dört bir yandan darbe yiyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bugün küresel kuruluşlar dünya çapında büyük bir gıda krizinden bahsediyorlar. Bu durum, Birleşmiş Milletler (BM) raporuna da yansımıştı. BM Gıda ve Tarım Örgütü'nün Dünya'da Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu raporunda, 2019 yılında 690 milyon insanın açlıkla mücadele ettiği, 2020 yılında ise buna 130 milyondan fazla insanın daha ekleneceği belirtildi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Raporda ayrıca, "Yüksek maliyetler ve düşük satın alma gücü, milyarlarca insanın sağlıklı bir şekilde beslenemeyeceği anlamına geliyor" deniliyor.
Bu durum, tarımda bağımlı olan ülkeler için büyük bir tehlike iken, madalyonun diğer yüzünde tarım potansiyeli olan ülkeler için de esasen büyük bir fırsattır.
Bu fırsatı; Rusya gibi ülkeler ciddi manada değerlendirirken, dünyada en verimli arazilere sahip, tarım potansiyeli her açıdan yüksek olan ülkemiz, maalesef yanlış tarım politikaları sebebiyle değerlendirememektedir.
Ülkemiz, bırakın bu fırsatı değerlendirmeyi, rahatlıkla yetiştirebileceği en temel tarım ürünlerinde bile ithalatçı konuma düşmüştür ve bu gidişle gıda krizinden en fazla etkilenen ülkelerden birisi olacaktır.
Tarım politikalarındaki yanlışlıklar; çiftçinin sahipsiz kalmasına, tarlasını, köyünü terk etmesine neden olmaktadır. 2002 yılında 41 milyon 196 bin hektar olan tarım arazilerimiz, 2019'da 3 milyon 484 bin hektar (35 milyon dönüm) azalarak 37 milyon 712 bin hektara düşmüştür. Ve bu erime artarak devam etmektedir.
Tarım üretiminde en önemli problemlerden birisi finanstır. Çiftçiler, üretim için kendilerine ait bir finansları olmadıkları için doğal olarak bankaların kapısına gitmektedirler. Daha işin başında faiz gibi büyük bir maliyetle karşılaşan çiftçi, genellikle ürününü kar edecek şekilde satamamaktadır ve aldığı bu kredi borçlarını da zamanında ödeyememektedir.
Ödeyebildiği takdirde faiz yükü sırtına binen çiftçi, ödeyemediği takdirde icra ve haciz yoluyla sahip olduğu her şeyi de kaybetmektedir.
Tarımda bir diğer önemli sorun ise maliyetlerin yüksekliğidir.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı ve üreticilerin maliyet artışını gösteren ÜFE Kasım ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 20,76 artmıştır.
Çiftçilerin üretim maliyetleri bazı kalemlerde bu orandan çok daha fazla hatta yüzde 100'ler seviyesinde artmıştır. Tarım maliyetleri hem ithalattan dolayı, hem de dolar kurundan dolayı katmerli bir şekilde artmaktadır.
Ve maalesef çiftçilerimiz bu maliyet artışından daha fazla kar elde edemediği için zarar görmektedir. Siyasilerimiz tarafından açıklanan ürün alım fiyatları ve miktarları çiftçilerimizi asla tatmin etmemektedir. Taban fiyat olarak açıklanan ürün fiyatları pratikte, sahada tavan fiyat olmaktadır ve çiftçilerimiz o rakamlara bile ulaşamamaktadır.
Çiftçilerimize vurulan en büyük darbelerden birisi hükümetin ithalat politikasıdır.
...***
Remzi Özdemir 19 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Dolara aşkı biter mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yurt içi yerleşiklerin kıymetli maden dahil yabancı para mevduat ve fonları 11 Aralık ile biten haftada sınırlı bir artış göstererek 231,5 milyar dolarla yeni tarihi zirveye yükseldi. TCMB verilerine göre, 11 Aralık ile biten haftada bireylerin yabancı para cinsinden mevduat ve fonları 146,47 milyar dolar ile yeni bir tarihi rekor kırdı. Bireyseller geçen hafta döviz ve altın mevduatlarını 25,4 milyon dolar artırdı. Bu veriler Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal'ın toplantısından bir gün sonra açıklandı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ne yaparsanız yapın ne kararlar alırsanız alın, hatta istediğiniz kadar vergi alın bu halk tüm parasına gidip dolar alıyor.
İyi de neden alıyor?
Önce bu soruya yanıt aramak lazım.
Türk halkı en son dolara 2000 yılında âşık olmuştu. Maaşını bile alan gidip parasını dolara yatırıyordu.
Bunun iki nedeni vardı. Birincisi enflasyon, ikincisi ise Türk lirası mevduatına yetirince faiz verilmemesi. Faiz derken gelir anlamında düşünmeyin cebinizdeki paranın değerini korumak için.
Sonunda kriz patladı ve IMF geldi. Kemal Derviş kararları ile ekonomi duruldu.
Dış yardım ile Türkiye nefes aldı.
Ekonomi nakış işler gibi işlendi ve düzlüğe çıkarıldı. AKP ise bu mirasın üzerine geldi.
Her şey hazırdı. Hiçbir şey yapmasına gerek yoktu.
Nitekim de öyle oldu. Türkiye bu kararlar sayesinde hızla büyüdü. Acı reçeteyi halka sunan siyasi partiler yok olup giderken, AKP havadan bu reçetenin siyasi kaymağını yemişti.
Bu ballı kaymak AKP'yi 2009 yılına kadar götürdü. Global bir kriz Türkiye'yi sarstı.
Hani Cumhurbaşkanı'nın teğet geçecek dediği kriz. Aslında teğet filan geçmedi. Tam tersi bizi vurdu ama şansımıza Amerikalılar Parasal Genişlemeye gittiler. İşte o zaman sadece Türkiye'ye değil bütün gelişmekte olan ülkelere TIR'lar dolusu para geldi.
Para o kadar çoktu ki, insanlar ne yapacağını şaşırdı.
Dolar düştükçe düştü. AKP bu düşüşten ve para girişinden sarhoş olmuştu. Bu kez inşaatı pompaladı. Çünkü banka faizleri yıllık yüzde 5'e kadar düştü. Dolar pul olmuştu. Geriye tek bir yatırım kaldı o da konut.
Tam bir çılgınlık.
Aklı selim iktisatçılar isyan etti: Etmeyin eylemeyin! Batarız! Bu paraları toprağa değil yatırıma yöneltin! Dinleyen olmadı.
...***
Şükran Soner, 19 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Öcalan’dan oy çağrısı Cumhur’a değil miydi?.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Eski defterleri karıştırmaya gerek yok. Son yerel seçimlere dönük son hamlelerden biri değil miydi? Kimler nasıl, hangi yollardan, sol elle sağ kulağın gösterilmesini sağladılar bilemem. İsterlerse, işlerine gelirse noktası virgülü ile kamuoyu ile paylaşmazlar mı? Kamuoyuna ulaşmış açıklamalardan bildiğimiz, uzunca bir zaman dilimi içinde kapalı tutulan ziyaret kapıları bir biçimi ile aile bireylerine açılmıştı. Birileri Abdullah Öcalan ile yapılmış görüşmenin sonucu olarak, ülkemiz kamuoyuna, son yerel seçimler için oyların Cumhur cephesi adaylarına verilmesinin istendiğini duyurmuşlardı.."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ülke çapında oylarda net sonuçlara ulaşmak olanaksız olsa da daha kolay ölçülebilen Güneydoğu bölgelerinde zaten HDP’den sonra en yüksek oyun çoğunlukla AKP’ye gittiği bilinmez değildi. Seçimler sonrası bölge için de istenen ya da beklenen oy oranlarına ulaşılamadığı ortaya çıkmıştı. Nasıl oldu da o günlerden bugünlere Cumhur cephesinin en başta Başkan Erdoğan ile Devlet Bahçeli daha suçlayıcı bir dille, yerel seçimler, ağırlıklı büyükşehirler belediyelerinde oy patlaması yapan Millet cephesi partileri ve başkanlarını giderek tırmandırdıkları sertlikte bir üslupla PKK ile işbirliği yapmakla suçlayabiliyorlar?
Varsayalım ki derin devlet istihbaratı ellerinde, istedikleri bireylerin her birine ulaşabildikleri yasadışı dinleme güçleriyle nefes alışı izlemenin rahatlığında, uzun yıllardır adada abluka altında Öcalan’ın simgesel başkanlığından vazgeçilmemiş olsa da günümüz PKK örgütlenmesinde gücünün, etkinliğinin zayıfladığı sonucuna ulaştılar. Boşuna bir umut, pervasızlık içinde yapılmış oy verme çağrısının geri tepmesini, istedikleri yardımın geri dönüşü olmadığını sonradan gördüler. Asıl PKK talimatlı oyların, desteğinin, muhalefetten adaylara, özgür iradeleri, sağduyuları ile ya da büyük kentlerde oylarının denetlenemediği güveni üzerine, tabanda yapılabilen ittifakların içinden uzlaşmalı, bilinçli verildiği sonucuna ulaştılar.
Ortada yasal suç oluşturacak ittifaklar varsa, devleti yönetme gücünü dünyada bir örneği olmayan otoriter yapılaşmada ele geçirmiş bir iktidarın, haklı olsa, hesap soramama olasılığı olabilir mi?