Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sayıştay raporlarında, AKP’li belediyeler ile kayyımlı belediyeler usulsüzlük batağında
Star:
Bakan Koca'dan Kovid-19 açıklaması: Tedbirlerin neticesini almaya başladık
Yeniasya:
Hukuk reformu deyip sıkıyönetim getiriyorlar
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları
...***
Orhan Bursalı 21 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Türkiye’de ‘aşıyı acil geliştirin’ baskısı doğru değil..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Çin şirketinin ürettiği ve henüz faz 3 deneme sonuçlarının raporlanmasının bitmediği aşının “acil kullanılması” kararı çıktı; aslında karşı karşıya olduğumuz pandeminin yarattığı aciliyette doğru bir karar olmasına rağmen, saydamlık eksikliğinden ötürü, bu kararda bile yoğun şüpheler tartışıldı. Bakanlık gerçek vaka sayılarını sakladığından ötürü, insanların kafasında hep bir acaba sorusu takılı duruyor..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bakanlık, salgında kaybettiğimiz insanların sayısını bile açıklamıyor. Ama başka kaynak ve hesaplamalardan yola çıkarak, bakanlığın açıkladığının en az 3 katı kadar daha fazla kayıp verdiğimiz ortada. Aynı vaka sayısına sahip gelişmiş ülkelerdeki ölümlerle kıyasladığımızda, “acaba bizdeki virüs bize kıyak mı geçiyor”, diye dalga geçiyor insanlar. Ama felaketten siyasi başarı çıkaramazsınız.
Çin aşısı üzerine, sanırım bakanlık, faz için deneylerinin bir ön raporu açıklanmadan ve halk saydam bir şekilde bilgilendirilmeden, aşılama kampanyasına başlamayacaktır. Bu güvenilirlikle de ilgilidir.
En son nisan ayında yerli aşının kullanıma hazır olacağını duyurdular. Adeta birbirleriyle yarış halinde!
Bu çok yanlıştır. Aşı çalışmalarını yürütenler, kendilerine göre şüphesiz ki bir çalışma takvimi hazırlar. Bakanlar ise ikide bir laboratuvarda boy göstermesinler. Evet, bilgi alıyorlar, ama bir bakıyoruz, oradaki iyimser takvimi açıklıyorlar. Aşı geliştirme çalışmaları önceden hazırlanan takvime büyük ölçüde uymaz. Zaman sarkar, başka çalışmalar gerekir, faz 1, 2 ve 3 aşamalarının çok sağlıklı ve tüm uluslararası kurallara göre yürütülmesi gerekirken, kendilerini bakanlıkların “hadi bir an önce üretin” baskısı altında hisseden araştırmacılar, çalışmaları sıkıştırabilir ve sonuçta üretim aşamasında kısa zamanda - hemen sonuç alma sürecine girilir.
Bu tehlikelidir, sonrasında çıkabilecek beklenmedik sonuçların üstesinden gelmek mümkün olmaz. Hem insanımıza zarar veririz hem de uluslararasında sarsılacak güveni tamir etmemiz mümkün olmaz..
Bu nedenle, bakanların yerli aşı üretimi üzerinde bağlayıcı açıklamalardan kesinlikle kaçınmaları ve araştırmacıları gönül rahatlığı içinde işlerini gereği gibi yapmaya bırakmaları şiddetle önerilir.
Hükümet üyeleri, bakanlar ve Cumhurbaşkanı bir an önce bir başarı hikâyesi istiyorlar. Fakat bu başarı hikâyesinin onlara değil, yerli aşıyı üreteceklere ait olduğunu da bilmeliler. Aşı üretiminde siyasi şovun yeri olmamalı.
...***
Mehmet Kara 21 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Yoksulluk mesele (sorun)!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"2021 bütçe görüşmelerini tamamlayan Meclis yoğun çalışmanın ardından tatile girdi. Zaten bozulan ekonomik dengeler koronavirüs salgını ile birlikte daha da bozuldu. Enflasyon çift hanelere çıkarken, özellikle genç işsizlik resmî rakamlara göre yüzde 30’lara tırmandı. Hayat pahalılığı sebebiyle yoksulluk çok arttı. Hiçbir geliri olmayanlar ailelerinin yardımı ile ayakta durmaya çalışıyor. Böyle bir dönemde doğalgaz, elektrik ve su faturaları hayli kabarık gelirken, faturalar ödenememesinden dolayı kapanıyor."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:
...***
Asgarî ücret görüşmeleri sürüyor. Bu sene ne işçi, ne de iş veren henüz bir rakam açıklamadı. İşçi işveren kesimi birbirini kolluyor. Partiler “insanca yaşamak” için asgarî ücretin 3 bin liranın üzerinde olmasını istiyor. Ancak önceki yıllar dikkate alındığında net asgarî ücretin bu rakama ulaşması ya da yaklaşması beklenmiyor.
Şu anda net asgarî ücret 2.324 lira… Buna karşılık Kasım ayı dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 2 bin 517 lira, yoksulluk sınırı ise 8 bin 198 lira olarak hesaplandı. Milyonlarca insan açlık sınırının dahi altında olan asgarî ücretle geçinmek zorunda…
Yoksulluk sınırında maaş alanların sayısı ise nüfusun yüzde 20’sini geçmez. Yani bırakın insanların yoksul olmasını “aç”lar…
Durum böyle olduğu halde bütçe görüşmelerinde Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, “Türkiye’de yoksulluk, özellikle aşırı yoksulluk, uluslar arası dokümanlarda da ifade edildiği gibi artık Türkiye için sorun olmaktan kalktı” demesine ne söylenebilir ki?
Sayın Selçuk bu sözleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “eve ekmek götüremiyoruz” diyen vatandaşa “Eve ekmek götüremiyoruz dediğin zaman bu bana biraz abartılı geldi… Al bu keyif çayını iç” demesini hatırlattı.
Sayın Bakanın, “Yoksulluk, uluslar arası dokümanlarda da ifade edildiği gibi artık Türkiye için sorun olmaktan kalktı” sözü üzerinden ironi yaparsanız, sorunu “sorun” olarak görmeyebilirsiniz. O zaman ortada sorun kalmaz. Hani, Merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz” sözü vardır ya… Tam da bu söz bunu hatırlattı.
Oysa ortada böyle bir sorun var. Bütün rakamlar bunu gösteriyor ve millet bunu yaşıyor. Ama bunu sorun olarak görmeniz lâzım. Gözünüzü kapatmakla sorun ortadan kalkmıyor! Milyonca insan bu “sorunu” yaşıyor.
Sayın Bakan belki halk ekmek kuyruklarına girip bir lira ucuz etmek almıyordur, ancak arabasıyla geçerken salgın döneminde hiç halk ekmek kuyruklarında bekleyenleri de mi görmedi? Hadi o görmedi danışmanları hiç olmazsa sosyal medyada paylaşılan bu kuyrukları kendisine iletmiyor mu?
Sayın Bakanın, milyonlarca insanın asgari ücretin altında ya da asgari ücret aldığını, bırakın yoksulluğu milyonlarca kişinin açlık sınırını yaşadığını bilmemesi mümkün mü?
...***
Hakan Albayrak 21 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " HDP meselesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “HDP’yi Türk siyasetinin taşıma ve hazmetme kapasitesi dolmuştur. Bu terör ve bölücülük yatağı kapatılmalıdır” diyor. HDP kapatılınca ne olacak? Yedeği çoktan hazır. O da kapatılırsa başka bir parti alır yerini. Bu arada, siyasetten ümidi kestirip silaha meylettirmeye yönelik PKK propagandasının etkisi belki bir miktar artırılmış olur. Öteden beri yaşanan tecrübe ortada. Bu tecrübenin adı çıkmaz sokaktır. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un da dediği gibi “Parti kapatmalarının Türkiye’de olumlu sonuçları görülmedi”. Bu böyledir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
‘Türk siyasetinin derdinden bize ne? Biz Kürt siyaseti yapıyoruz!’ derseniz… Daha ziyade Kürt siyasetinin belini büküyor HDP; daha ziyade Kürt siyasetini çıkmaz sokakta oyalayarak sabote ediyor.
HDP’lilerin kendileri hariç, bu partinin kapatılması fikrine karşı çıkanlar ve dahî bu partili belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyım atanmasını eleştirenler bile, yükün ağırlığını iliklerine kadar hissettikleri için, HDP ile PKK arasındaki ilişkinin kabul edilemezliğini vurgulama gereğini duyuyorlar.
“HDP’lilerin kendileri hariç” dedim ama aslında HDP cenahında da PKK ile yolların net bir şekilde ayrılması gerektiğini savunanlar var. 23 Kasım 2020 tarihli yazımda HDP’li eski milletvekili Altan Tan’ın bu konudaki mülâhazalarını nakletmiştim. Kars Belediye Başkanı iken görevden alınıp hapse atılan HDP’li Ayhan Bilgen’in PKK ile ilişki konusunda partisine yönelttiği eleştiriye de bakalım: “HDP Kürtlerin bir kısmı ile birlikte Türk kamuoyuna güven verecek adımları atmayı başardığında bunu engellemeye kimin gücü yetebilir? Sorun gerçekten vesayet ve müdahale sorunu ise bunu aşabilmenin tek yolu kendi yetkinliğini artırıp rüştünü ispat etmektir. Siyaset boşluk affetmez. Sorunlarıyla yüzleşip çözecek kapasiteyi sergileyemeyen organizmalara müdahale kaçınılmaz hale gelir. Hem müdahaleden şikayet edip hem Kandil ve İmralı için pozisyon belirlemeye kalkmak, kendi pozisyonunun gereğini yapamamakla ilgili bir handikaptır.”
Bu handikap, HDP’nin hırpalanmasına sebebiyet vermekle kalmıyor, Kürt meselesinin çözümünde yeni ufuklara açılmayı mümkün kılacak siyasi iklimin oluşmasını da zorlaştırıyor. Dahası, çözümden geriye doğru adımların atılmasını mümkün kılan bir siyasi iklime hizmet ediyor bu handikap.