Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Davutoğlu: Olanlar tesadüf değil, '28 Şubat'ı yaşatıyorlar
Star:
Bakan Koca müjdeyi verdi! Kovid-19 aşı anlaşması imzalandı
Yeniasya:
Sorunlar demokratik yollarla aşılır
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Jale Özgentürk 25 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Faiz üretimi vuracak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Faizin enflasyonun sonucu olduğunu 130 milyar dolar ödeyerek öğrendik. Merkez Bankası faizi beklenenden de fazla, 2 puan artırdı. Piyasa mutlu, sıcak para yolda. Ancak borçları öteleye öteleye büyüyen tüketici, esnaf, sanayici kara kara düşünüyor. Merkez Bankası, “piyasa dostu” politikalar çerçevesinde bugün beklenenin de ötesini yaptı. Faizleri 2 puan artırdı. Faiz oranları yüzde 17 oldu. Böylece Merkez Bankası piyasanın güvenini kazanmak için adım atarken, sıkı para politikası adımları hızlanmış oldu. Enflasyon da tekrar bir numaralı odak noktası haline geldi.”diyen yazar, yazısının deavmında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu karar, “faiz enflasyonun nedeni mi, sonucu mu” tartışmasının bir cevabı gibi oldu.
Ancak Türkiye’ye dövizi patlatan, enflasyonun altında düşük faiz diretmesi ile 130 miyar dolarlık bir maliyet ödetildi. Serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı bir ülkede gerçekçi bir faiz artışına karşı çıkmak biraz hayal tabii ki.
Yüksek faiz döneminin önümüzdeki yılın da bir gerçeği olacağı ortada. Yanlış politikaların sonucunda faiz artışları zorunlu ancak çok önemli sonuçları var. Bu da reel sektörü, özellikle KOBİ’leri şimdiden kara kara düşündürüyor.
Kredi genişlemesi ile pandemi sürecinde üretimi sürdürebilme imkânı bulan mobilya, otomobil, inşaat gibi sektörler ihracatta önemli bir atılım yapamazlarsa sıkıntılı bir sürece girecek.
Bu da yüzde 30’lara yaklaşan işsizliğin daha da artması demek. Zaten borç sarmalına düşmüş vatandaşın, esnafın, sanayicinin, turizmcinin durumunun daha da içinden çıkılmaz hale gelmesi demek.
Türkiye salgından önce zaten ekonomik kriz yaşıyordu. Pandemi ile birlikte duran hayat herkes için kaosa döndü. Mahkemelerde icra ve alacak davaları patladı. Davalar için İstanbul’da Çağlayan ve Bakırköy gibi dev adalet sarayları yetmez hale geldi. Ek binalar kiralandı.
Türkiye’de bugün üç kişiden ikisi icralık durumda. Şirketler ise ağırlaşan finansal sorunlarını, hükümetin doğrudan destekleri yerine borç ertelemeleri ile aşmaya çalışıyor.
Önemli davaları takip eden bir hukuk bürosunun ortağı Şevket Çelik, alacak-borç sisteminin tamamen tıkandığını söylüyor. Borç ertelemelerinde de artık sona yaklaşıldığını anlatan Çelik’e göre bankaların borçları öteleme imkânı kalmadı.
Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu’nun borç ertelemelerinin 180 güne çıkarılması tavsiyesine özel bankaların sıcak bakmadığını ekliyor. Özellikle “zombi şirket” olarak tanımladığı durumu kurtulamayacak halde olan şirketlerle ilgili şubat ayında iflas patlaması yaşanacağını öngörüyor.
Bankaların isteksizliğinde tabii ki bilançolardaki bozulma etkili. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, önceki gün yaptığı açıklamada, “Hükümetin sağladığı koronavirüs mali canlandırma paketlerinin sona ermesi, ertelenmiş borçların vadelerinin gelmesi ve yüksek TL faizleri nedeniyle borç ödeme kapasitelerinin baskı altında kalacağını” belirtmişti.
Şevket Çelik, makyajlı açıklamalar nedeniyle Dünya Bankası ve uluslararası finans kurumlarının artık resmi veriler dışında gerçek durumu görebilmek için hukuk büroları ile de görüştüğünü söylüyor. Türkiye 2021’e zor koşullarda giriyor. Ne yazık ki iktidarın piyasalar dışında güven veren bir politikası ufukta görünmüyor!
...***
Akif beki 25 Aralık tarihli Karar gazetesinde, “CHP AK Parti'yle oynuyor gibi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidarın medya blokajını aşmak için zekice bir yöntem buldular sanki. Ana muhalefet kaçtır, medya kanalı ile millete ulaştıramadığı mesajlarını bizzat iktidara taşıtıyor. İktidarın propaganda aygıtını adeta bir haberleşme güvercini, bir sıçrama taşı gibi kullanıyorlar. Önce Kılıçdaroğlu, iktidarın gözü kapalı üstüne atlayacağı bir provokasyonla top kaldırıyor... Sonra iktidar, Cumhurbaşkanlığı ve AK Parti sözcüleri ile Allah ne verdiyse, gollük pas bulmuş gibi dalıyor topa. Mevzuyu bir güzel köpürtüyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Son örnek malum. Kılıçdaroğlu, asgari ücretliyi bırakıp fuhuş, uyuşturucu ve organ ticareti yapanlardan vergi kesmeye çağırdı.
Karşı koyamayacakları kadar kışkırtıcıydı. Nitekim cümbür cemaat kendilerini tutamadılar.
İktidar sözcüleri, yine müthiş bir açık yakalamış gibi üstüne abandı.
Hesapta, Bay Kemal'in ne dediğini bilmediğini, ağzından çıkanı kulağının duymadığını gösterme fırsatıydı. Rezil rüsva edeceklerdi.
CHP; uyuşturucu ticareti, organ kaçakçılığı ve kara para aklama suçları ile mücadeleden vazgeçilmesini önermiş gibi sundular.
"Bunların suç olmaktan çıkarılması teklifini kabul etmiyoruz" filan gibi artistik tafralar da sattılar.
Dalga geçtiler, alaya aldılar, kafa buldular...
Fakat onlar üstünde tepindikçe tartışmanın nereden çıktığına, Kılıçdaroğlu'nun tam olarak ne dediğine ilgi ve merak arttı.
Duymayan da Bay Kemal'in aslında ne dediğini duydu.
Velhasıl iktidar sözcüleri, CHP'ye alet oldular. Oyununa geldiler.
Dalga geçtiklerini zannederken kıyak geçiyorlarmış. Daha büyük iyilik yapamazlardı.
CHP, vermek istediği asıl mesajı iktidara parlattırmış oldu.
Meğer Kılıçdaroğlu saçmalamıyormuş. Aksine, kara parayla mücadele istiyormuş. Yeter ki gelsin diye özel düzenleme yapıp vergi bile alınmamasını eleştiriyormuş. Ne dediğini, nereye dokunduğunu, hangi taşı gediğine oturtacağını gayet de iyi biliyormuş.
Varlık Barışı adı altında, 'vergi yok' teşvikiyle deli paralara kaynağı sorulmadan kapı açılırken...Asgari ücretliye düşen vergi, maaşından peşin kesiliyor. Ve Kılıçdaroğlu, bu çarpıklığı iktidar sözcüklerine ifşa ve teşhir ettiriyor.
…***
Esfender Kormaz 25 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Asgari ücrette hülle yapmak!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“6 Aralık 2020'de bu köşede İşçinin asgari ücret masasında temsil edilmediğini yazmıştım. Zira hükümette işveren olduğu için masada 10 işveren beş işçi temsilcisi oturuyor. Dahası yasa gereği aynı masada en yüksek üyeye sahip konfederasyon olan TÜRK-İŞ oturuyor. TÜRK-İŞ'e kayıtlı üye sayısı, toplam işçi sayısının yalnızca yüzde 7,2'si kadardır. Yani 100 işçiden yalnızca 7,2'si masadadır. Özetle işçi asgari ücret masasında yoktur.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hükümet adına beş daimi temsilciden birisi de TÜİK'tir. Karşı tepkiler olunca, TÜİK ''Asgari ücret tespit komisyonu tarafından çıkarılan dengeli beslenme kalılbında yer alan ürünler asgari ücret komisyonu tarafından belirlenmiş olup , TÜİK tarafından sadece fiyat verileri kullanılarak hesaplanmaktadır. Sepette ortalama gıda harcamalarının payı yüzde 23,1 ve gıda dışı harcamaların payı yüzde 76,9'dur.'' Diyor ve 2021 asgari ücret için 2 bin 792 lira öneriyor.
TÜİK'in iki yanlışı var…
Birisi... Asgari ücretlinin harcama sepetinde gıdanın payı en az yüzde 40'tır. Asgari ücretlinin aldığı para gıda ve kiraya gidiyor. Gıda fiyatları da TÜFE oranının üstünde artıyor. Asgari ücretlinin harcama sepeti içinde gıdanın payını daha düşük yüzde 23,1 oranı üstünden ve TÜFE'ye hesaplarsak, çalışanlar baştan kaybetmiş oluyor.
İkincisi... TÜİK kendisi ile çelişkiye düştü. 2019 ocak ayında, 2019 yılı için bir işçinin asgari geçim ücretini 2451,79 lira olarak açıklamıştı. 2019 yılı TÜFE oranı yüzde 11,84 oldu. 2020 TÜFE oranı da 14,50 olarak alırsak, 2019 için hesaplanan asgari ücret 2021 için 3139,91 lira ediyor.
Dedim ya, asgari ücret masasının kurulması gösteriş düzeyinde kalıyor. Son kararı hükümet veriyor.
Uygulanan politikalar ve özellikle üretimin dışa bağımlı hale gelmesi nedeni ile siyasi iktidar adeta işsizlik üretiyor. 2020 pandemi yılı olduğu için 2019 istihdam verileri ile 2003 istihdam verilerini karşılaştırırsak, bu yıllar arasında nüfus artışı 16,7 milyon kişi olmuş, buna karşılık istihdam artışı 7 milyon kişi olmuş. Yani İktidar 9,7 milyon işsiz yaratmış.
Bir yandan işsiz sayısı artarken, öte yandan asgari ücrette hülle yapmak, gelir dağılımını daha çok bozuyor. Bir toplumda gelir dağılımında tam adalet sağlayamazsınız... Ama gelir dağılımındaki bozukluk kamu oyu vicdanını sarsacak derecede bozuk olmamalıdır. Olursa sosyal sorunlar tırmanır.