Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Bakan Selçuk'tan yüz yüze eğitim açıklaması: Kriz yerine riski yönetelim
Yeniasya:
Türkiye'ye girişlerde "PCR testi ibrazı zorunluluğu" başladı
Yeniçağ:
Aşı tedarik sürecinde tek muhatabımız üretici firmadır
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 30 Aralık tarihli Karar gazetesinde, "Anayasa Mahkemesi 7’ye karşı 8 oyla red..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Anayasa Mahkemesi, Osman Kavala’nın bireysel başvurusunu 7 üyenin “ihlal var” oyuna karşılık, 8 üyenin “ihlal yok” oylarıyla reddetti. Anayasa Mahkemesi’nde yeni atamalarda tavır değişikliği olduğuna dair bir örnektir bu. Bir süredir verdikleri kararlardaki eğilimlerine bakarak, hangi üyenin ne yönde oy kullandığını tahmin etmek mümkün."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Evet, bir süredir AYM üyeleri arasında önemli bir farklılaşma ortaya çıkıyor: Prof. Zühtü Arslan’la Prof. Yusuf Şevki Hakyemez’in akademik kitaplarındaki deyimle “hak eksenli” kararlar veren, AİHM içtihatlarını önemseyen üyeler…
Öbür tarafta, yumuşak bir deyimle “kamu düzeni eksenli” bir hukuk anlayışı yansıtan üyeler. Bunlar çoğunlukla Erdoğan tarafından atanan üyelerdir.
İsimler üzerinde durmuyorum. O makama kadar gelmiş hukukçuların şahsiyetlerini prensip olarak saygın kabul ederim.
Mesele şahsiyetler değil, hukuk anlayışları meselesi.
AYM’deki tavır değişimini yansıtan iki kararı okurlarıma sunmak istiyorum:
AYM’nin 28 Eylül 2017 günlü kararı: İktidar çıkardığı kanunla ‘genel yollarda’ toplantı ve gösteri yürüyüşü mutlak manada yasaklamıştı. AYM, trafik akışını engellememek gibi bir kayıt konulmadan getirilen bu mutlak yasağı anayasaya aykırı buldu ve iptal etti. (K: 2017/142)
Karar doğruydu çünkü mutlak yasak değil, “trafik akışını engellemeyecek şekilde” bir düzenleme mümkündü...
Bu özgürlükçü karara AYM’nin iki üyesi “karşı oy” yazdı. Karşı oy yazılarında herhangi bir içtihada referans yapmamışlardı.
İktidar AYM’nin bu iptal kararını dolanmak için bu defa ‘genel yollar’ yerine, ‘şehirlerarası kara yollarında gösteri yürüyüşü düzenlemez’ diye kanun çıkardı…
Hatırlayacaksınız, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Zühtü Arslan’a esip gürlediği karar.
Bu iki kararların tam metnini okuyan hukukçular, aynı yasağa farklı yaklaşımların ortaya çıktığını açıkça görürler.
Yasağı uygun bulan AYM üyeleri, “genel yollar” konusunda AYM’nin 2017 kararını bile emsal içtihat saymamışlardı!
Atamalarla terkibi değişen AYM’nin, kendi içtihatlarına da uymayan kararlarının giderek artacağını sanıyorum. “Hak eksenli yorum”un AYM’de küçük bir azınlığa düşmesi ihtimali ciddidir.
Kavala dosyasındaki bütün olaylar hakkında bir beraat, iki defa da tahliye kararı var. Buna rağmen 1 oy farkla bu karar çıkıyor. Karar, AYM’deki bu anlayış değişiminin yeni bir örneğidir.
...***
Kazım Güleçyüz 30 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Kararsızlara ulaşmak için"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kararsızların yüzde 30’lara doğru ilerlemekte olduğunu gösteren son anket sonuçları, arayış içine giren seçmen kitlesinin giderek büyüdüğünü gözler önüne seriyor. Her ne kadar AKP Genel Başkanı “Partimize üye olanların sayısını şu kadar arttırarak bir seçimi daha garantiye aldık” anlamına gelen sözler söylese dahi iktidar blokundan kopuşun hız kesmeden devam ettiğini de."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
15-20 Temmuz sürecinde, öncesinde birbirlerine demediklerini bırakmamış olan siyasî aktörlerin, onların hepsini unutarak can ciğer kuzu sarması haline geldikleri “cumhur” ittifakı, üçüncü ortağın “Biz tayin ediyoruz” dediği rotada yol alırken kendisini de, ülkeyi de her alanda çıkmaza götürüyor.
Ve toplumdan uzaklaştıkça kendi seçmen kitlesinde de büyük kopmalara şahit oluyor.
AKP’den kopanların bir kısmı, beklendiği üzere, bu partinin iktidarlarında cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, teşkilât yöneticisi olmuş isimlerce kurulan partilere yöneliyor.
Ama ağırlığını Z kuşağı denilen gençlerin teşkil ettiği büyük bir kesimin kararsız veya “hiçbiri” kategorisinde durduğu görülüyor.
Belli ki, iktidar politikalarından rahatsızlık duyan bu insanlar muhalefetin performansını da yeterli bulmuyorlar ve güvenebilecekleri bir siyasî adres arayışı içerisindeler.
Muhalefet partileri de bunun farkında.
Bunun gereği olarak, kararsız kitlenin şüphe ve tereddütlerini giderecek; ümit ve güven verecek politikalar geliştirmeleri lâzım.
Bu noktada, son dönemde her vesileyle vurguladığımız gibi, muhalefet partilerinin demokrasi, adalet, hukuk, hak ve özgürlükler, hür ve bağımsız yargı, hür basın, hür üniversite, hür toplum, hür kamuoyu, parlamenter sistem gibi ana ilkeler çerçevesinde çok kuvvetli bir dayanışma kurmaları son derece önemli.
Partiler arasındaki karşılıklı ziyaret trafiğinin sıklaşması böyle bir güçbirliğini ve Türkiye’yi içine sürüklendiği sıkıntılardan bir an önce çıkarmayı hedefleyen gerçekçi ve ikna edici bir müşterek eylem planının hazırlanıp uygulamaya konulmasını netice vermeli.
İktidarın muhalefeti iç fitnelerle karıştırma planlarına ve provokasyonlara verilecek en iyi ve güçlü cevap, bu ortak hedeflere yönelik bir kenetlenmeyi hayata geçirmek olmalı.
Kararsızlara ulaşmanın yolu da bu.
...***
Orhan Uğuroğlu 30 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Kamu zararlarının bu hesabı nasıl verilecek?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
""Ben tıp mensubu değilim. Benim alanım ekonomi" dedi Recep Tayyip Erdoğan. Maazallah bir alanı ekonomi olmasaydı Türk ekonomisinin hali ne feci olurdu. Ben zaten, "Faiz sebep, enflasyon sonuç" diye açıkladığı ekonomi formülü ile dünyanın en ünlü ekonomistlerinin pabuçlarını dama attığını anlamıştım. "Ekonomi tavana pik yaptı, uçuyor" demesi üzerinden saatler geçtikten sonra; - Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal'ı görevinden uçurunca, - Damadı Hazine ve Maliye Bakanı kabinesinden kaçınca, Merkez Bankasının 125 milyar doları buharlaştırılıp eksi Türkiye'nin döviz rezervi 55 milyar dolara düşürülünce, Anlamıştım zaten Erdoğan'ın alanının "ekonomi" olduğunu…Çünkü bu kadar başarısız bir ekonomik tablo ancak ve ancak "Ekonomi alanım, en iyi ben bilirim" derseniz ortaya çıkardı…"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
Ekonomist Erdoğan - ki alanı ekonomi olana böyle denir - 4 Aralık 2016 tarihinde vatandaşlara çağrıda bulunarak dedi ki;
- "Döviz meselesi çıkardılar dolar şöyle oldu böyle oldu. Yastığının altında doları olanlar gelsin parasını altına dönüştürsün. Gelsin parasını TL'ye dönüştürsün. Bu adımı attığımız sürece birilerinin oyunu da bozulacaktır…"
Ah o "birilerini" bir yakalasak öyle bir hesap soracağız ki felekleri şaşıracak, dünyaya geldiklerine bin pişman olacaklar.
Ekonomist Erdoğan'ın bu çağrısı üzerine koşa koşa dövizlerini bozduran vatandaşlardan bir örnek vereyim.
4 Aralık 2016;
Dolar Kuru: 3,5 lira.
Erdoğan'a inanan vatandaş 15 bin dolarını bozdurup 52 bin 500 lira aldı.
28 Aralık 2020'ye geldiğinde dolar kuru 7 lira 50 kuruş oldu.
Ah ile vah ile şöyle hesap yaptı:
- "15 bin dolarım olsaydı bugün 112 bin 500 liram olurdu.
- Kaybım tam 60 bin lira oldu"
"Aman Allah'ım ben ne hata yapmışım" dediğinde "Atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmiş" parası pul olmuştu…
Savunma Sanayi Müsteşarlığı
4 Aralık 2016:
- 262,7 milyon dolarını 3,50 liralık kurdan TL'ye çevirdi: 919 milyon 450 bin lira aldı.
- 31,3 milyon Euro'sunu 3,75 liralık kurdan TL'ye çevirdi: 117 milyon 375 bin lira aldı.
28 Aralık 2020
- 262,7 milyon dolarını 7,50 liralık kurdan TL'ye çevirseydi: Bir milyar 970 milyon 250 bin lira alırdı.
- 31,3 milyon Euro'sunu 9,15 liralık kurdan TL'ye çevirseydi: 286 milyon 395 bin lira alırdı.
Savunma Sanayi Müsteşarlığı'nın kaybı: Bir milyar 219 milyon 820 bin lira
Bu kamu kurumlarının zararının hesabını kim verecek?