Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Giyimde de zam kapıda
Karar:
Davutoğlu'ndan hükümete nepotizm eleştirisi: Ankara'da aşiretleşiyorlar
Star:
Bakan Koca'dan Kovid-19 açıklaması: Aşı olmaya başlayıncaya kadar tedbirlere uymalıyız
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Cevher İlhan 2 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, "“Adrese teslim” ihaleler…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dünya Bankası raporunda, dünyada kamudan en fazla ihale alan on şirketin sıralamasında beşi Türkiye’nin mâlûm “beş şirketi”nin geldiği açıklanmış. Rapordaki verilere göre, Türkiye’de “tek kişi yönetimi”nde altyapı yatırımlarında en fazla ihale alan ilk 10 şirket arasında Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon ve MNG Holdingleri başta geliyor. Buna göre, iktidara yakın beş şirketin dördü 49, 43, 42.1, 40.4 milyar dolar devlet ihalesi almakla listenin başına geliyor. Beşincisi 36.6 milyar dolarla yedinci sırada; ve 25.6 milyar dolarla diğeri yer alıyor. En fazla yatırım yapılan altyapı alanları ise elektrik, yol, su, kanalizasyon, liman, doğal gaz, havaalanı ve demiryolu hatları."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çarpıcı olan, sözkonusu şirketlerin Türkiye’deki ilk on yedi şirket arasında yer almazken ve milyarlarca vergi borçlarının silinmesi. Mesela bir şirketle siyasi iktidarın âdeta “propagandisti” bir kanalın patronlarına 608 milyon dolar vergi borcunun bir kalemde üstünün çizilmesi.
En çarpıcısı da AKP’li eski bir Maliye Bakanı’nın ifadesiyle milyarlarca vergi affının “ulvi nedenler”le yapılması.
Ve ihalelerinin çoğunun “doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması” hallerinde “pazarlık usulü ile ihaleye çıkılabileceği”ni esas alan Kamu İhale Kanunu'nun 2. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin istimaliyle yapılması.
Yani ihale açılmayıp, istisnai hükümleri istismar edilerek, istisnanın usul haline getirilmesiyle ihalelerin doğrudan mevzubahis iktidara yakın “yandaş şirketler”e “adrese teslim” edilmesi.
Tam bir garabet…
Bilindiği gibi siyasî iktidar, OECD’nin ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarıyla “Kitle İmha Silâhlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi” kapsamında talep edilen “siyasî nüfuza sahip kişilerin para akışlarının denetimi”ni kanun kapsamına almadı.
“Teklif”e soruşturma açılan sivil toplum kuruluşları yöneticilerinin yerlerine kayyım atanmasını, mal varlıklarına ve topladığı yardımlara dondurulup el konulmasını sokuştururken, Türkiye’den de istenilen özellikle “siyasî nüfuz sahibi kişiler”in yurtdışına çıkardıkları ve dışarıdan getirdikleri paranın soruşturulmasını “yasa”ya koymadı.
Daha önce de yurtdışından getirilen paralardan vergi alınmayacağı, kaynağının dahi sorulamayacağı yasasını çıkaran iktidar, “siyasî nüfuzlular”ın para akışlarının denetlenmesinden çekinmesi, bu kişilerin açığa çıkmasını, kamuoyunca bilinmesinden kaçınması dikkat çekici oldu.
Bu durum, AKP iktidarında çıkarılan “yasa”yla Türkiye’ye araba bagajlarında taşınan, bavullarla getirilen kara paranın kaynağı sorulmamasına, vergisinin alınmamasına sebebiyet verirken Türkiye, “kara para cenneti ülkelerin arasında sayılması” yorumlarına yol açıyor.Ne var ki ana muhalefet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’nun bazı televizyonlarda dile getirdiği tesbite göre, Maliye Bakanlığı bünyesinde ana hizmet birimi statüsünde ve doğrudan Maliye Bakanına bağlı olarak görev yapan Malî Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı, kanun verdiği, “suç gelirlerinin aklanmasını önlemek amacıyla sektörel çalışmalar yapmak, önlemler geliştirmek ve izlemek” göreviyle yurtdışına kaçırılan paraları araştırırken, en üst düzeydeki isimlerin de paralarına ulaşması bir başka çarpıcı vaziyeti ortaya koyuyor.
...***
Remzi Özdemir 2 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Bizi ne bekliyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Gerçekten kâbus gibi bir yıl oldu. 2020 yılına büyük umutlarla girdik ama hiç de girdiğimiz gibi kalmadı. Pandemiyi bir kenara bıraktığımızda ekonomik kriz 2020 yılında etkisini çok sert hissettirdi. Aslında 2020'nin gelişi, 2019'dan belliydi. Ekonomiden sorumlu bakan her ne kadar şubat ocaktan, mayıs ise nisan ayından daha da iyi olacak dese de hiç de öyle olmadı. Ocak ayında başladı ekonomik kâbus aralık ayına kadar devam etti."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aralık ayında para piyasalarında adeta bahar var. Dolar düşüyor. Türkiye'ye az da olsa para girişi var. Peki kriz bitti mi?
Bizi ne bekliyor? Öncelikle krizin bittiğini söylememiz için yanıt vermemiz gereken sorular var.
En önemlisi Türkiye ne yaptı?
Merkez Bankası Başkanı ile Ekonomiden sorumlu bakanı değiştirmenin dışında ne yaptı?
Nasıl bir reform yapıldı?
Dahası yapısal sorunlar çözüldü mü? Türkiye'nin ciddi üretim sorunu var. Üretmiyor sürekli tüketiyoruz. Üretmediği için dolar verip yediği ekmeğin ununu bile Rusya'dan alıyor.
Sürekli olarak gümrük duvarlarını kaldırarak Türk çiftçisini vuruyor. Bunu yaparak fiyat istikrarını sağladığını sanıyor.
Türkiye'nin bilinen sorunları dağ gibi duruyor. Bunu çözebilecek ne kadrosu var ne de gücü. 19 yıldır yıpranmış bir iktidar ve tükenmiş insan kaynağına sahip siyasi parti bu ülkeye ne katabilir?
Hiçbir şey!
O halde 2021'de bizi ne bekliyor? Yüksek faiz nedeniyle çekirge sürüsü gibi Türkiye'yi talan etmeye gelen Londralı çakallar ne kadar kalacak ki bu ülkede? Bu ülkeye faiz için gelen değil, yatırım için gelecek yabancıya ihtiyaç var. Bakın Almanların ünlü otomobil şirketi Türkiye'de fabrika açmaktan vazgeçti.
Gerekçesi iktidarın uyguladığı politikalar ve Türkiye'deki hukuk sistemine güvenmemesi.
Buyurun size ekonomi ne olacak sorusuna yanıt. Türkiye'nin yapısal sorunları aynen duruyor. Bu durduğu için 2021'den çok fazla iyileşme beklemeyin.
AKP'yi ve kadrosunu çok iyi tanıyan vatandaşlar halen parasını dolarda tutuyor. Geçen haftaki verilere göre, Türk vatandaşları yine dolar aldı. Dolardaki her düşüş, vatandaşın biraz daha almasına neden oluyor. Çünkü bu millet 19 yıldır AKP'yi çok iyi tanıdı. Yaptığını ve yapacağını çok iyi biliyor. Sizce 2021'de ne olacak...
...***
Mustafa Karaalioğlu 2 Ocak tarihli Karar gazetesinde, " Hayırlısıyla bir yanılsak, ne güzel olur"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yeni yıl için temennide bulunmak kolay ama zihinler iyimserliğe pek izin vermiyor. Akla hemen demokrasi, hukuk, şeffaflık, liyakat talep etmek geliyor ama ülke için hayal kurarken çoğu kez akıl yeterli olmuyor. Geçen senenin son haftalarını iştahlı mı iştahlı bir reform, değişim edebiyatıyla geçirmiş olmaya rağmen bu mümkün olamıyor. Zira, bırakın birikmiş meseleleri sadece o günlerde yaşanan demokrasiden, hukuktan ve liyakatten dönüş örnekleri bile başlı başına reform gerektirecek kadar fazlaydı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye’nin, ancak büyük bir vizyonla üstesinden gelinebilecek büyük problemleri ama vizyonu yok. Vizyon, kararlılık, cesaret, mesai ve illa da fedakarlık ister. İmtiyazlarından, kudretinden, imkanından tavizi seçenek olarak görmeyen iktidar herhangi bir meselede çözüme ulaşamaz. Başkanlık sisteminin kuralı, sadece bütün yetkilerin bir kişide olması değil aynı zamanda yapılacak her işin ya bir lütuf ya da cezalandırma tabiatı taşımasıdır. İktidar çoğu kez sert olmayı tercih eder ve ediyor ama şimdi olduğu gibi bazen reforma da ihtiyaç duyuyor. Mesele şu ki reform ancak iktidarın ihtiyaç duyduğu miktarda şekillenirse ona reform denmez. Şimdi de tablo böyledir. İktidarın kafasındaki yöntem ve meselelerin çözümünden murad ettiğiyle ülkenin ihtiyaçları arasında büyük fark vardır.
İyimser olmasına olalım ama önce manzaraya bakalım…
Şu kadar sene geçti ülke sanki dünyanın gerçeklerine gözünü yeni açmış gibi yeni bir yıla yine demokrasi ve değişim vaadiyle giriyor. Geçmiş yıllara, kaybolan zamanlara, harcanan kaynaklara ne oldu peki? Yaşanmamış mı sayıyoruz! Yaşandığına göre o dönemin hatalarından ders alma ihtimali var mı? Varsa hala niye çok sesliliğe, farklı fikirlere bu duyarsızlık?
Bu ülke, yeni senede ve sonrasında fikir özgürlüğüne ve farklılıklara hürmeti, çok sesliliğe tahammülü öğrenemezse başka derse çalışması beyhudedir. Önce bu barajı aşmak ve ortak aklı saygı duyulacak bir seviyeye çıkarmak mecburiyeti vardır.