Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: 339 sağlık çalışanının yaşamını yitirdiğini belirten Tabip Odaları’ndan çağrı: Geciktik, aşı hemen
Yeniasya:
Basında ayrımcılık bitsin
Milli gazete:
Zam zama gitti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Öztürk 9 Ocak tarihli Karar gazetesinde “Rektör, üniversite ve sâire…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Kayyum rektör istemiyoruz” protestosunun arka planında yeni rektörün 2015 milletvekili seçimlerinde AK Parti’den milletvekili aday adayı olmasının kuşkusuz önemli bir etkisi var… “Ben hard rock dinleyen bir rektörüm” gibi sözlerle kendini komik duruma düşüren bu rektör, geçmişte CHP’den milletvekili aday adayı olsaydı, bugünkü protestocuların en azından bir kısmı meselenin burasını görmezden gelirdi; fakat o zaman da AK Partililer aynı noktayı kaşıyıverirdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu konu bir kenara, Boğaziçi ve rektör meselesinde asıl tepki yaratan sorun, “lâ yüs’el”lik arz eden atama keyfiyetidir… Oysa bugün Cumhurbaşkanı olarak bu atamayı yapan Sayın Erdoğan 2008 yılında Başbakan iken İstanbul Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen 2008-2009 Akademik Yılı açılış törenindeki konuşmasında şunları söylemişti: “Hükümet olarak şuna bütün kalbimizle, samimiyetimizle inanıyorum ki üniversiteler, eleştirel aklın, özgür düşüncelerin evi, yuvası olmalıdır. Üniversiteler her türlü siyasi müdahaleden, devletin, hükümetin müdahalesinden kesinlikle uzak tutulmalıdır. İdeolojik yaklaşımlar bizi bir yere vardırmıyor. Tam aksine ülkemize kaybettiriyor.”
Şimdi anlaşılıyor ki gerçekten de dün dünmüş, bugün bugünmüş… Demek ki Ahmet Necdet Sezervari rektör atamalarına dün itiraz edenler bugün aynı tarz atamalardan hiç rahatsız olmazlarmış… Her neyse, söz konusu rektörün atanma keyfiyetinin arka planındaki muhtemel ideolojik ve psikolojik saik, siyasi iktidardaki iradenin kendi dünya görüşüne karşı iflah olmaz şekilde muhalif bir kurumsal kimliğe sahip olduğunu bildiği ve tabiri caizse pek de söz geçiremediği ODTÜ, Boğaziçi gibi bazı köklü üniversiteleri hizaya getirme ve terbiye etme isteğidir.
Evet, Türkiye’de üniversite tabela düzeyinde alabildiğine yaygınlaşmış, fakat asla saygınlaşmamış, bilakis ciddi şekilde saygınlık kaybına uğramıştır. Bu kaybın en önemli sebeplerinden biri, “Rektör atanmak için en az üç yıl profesörlük yapma şartı birkaç ay önce kaldırılmış, bu arada İÜ bölünerek kurulan üniversiteye üç yılı dolmamış bir profesör rektör atanmış, sonra şart yine konulmuştu ya? Bugün yine kaldırılmış” gibi kara mizaha konu olacak keyfi tasarruflardır. Öte yandan, on küsur üniversiteye AK Parti milletvekilliği yapmış veya bu partiyle dirsek teması kurmuş isimlerin rektör olarak atanması da Türkiye’de üniversite kurumunun siyasallaşmasına ve sıradanlaşmasına yol açan önemli faktörler arasındadır. Bir öğretim üyesi veya rektörün vaktiyle siyaset yapmış olması doğaldır; fakat “profesör unvanlı pek çok siyasi figür siyasette istihdam edilemeyince rektörlükle telafi cihetine gitmek” gibi bir kanaat uyandıracak yoğunlukta partili rektör ataması herhalde yadırganacak bir durum olmalıdır.
...***
Orhan Uğuroğlu 9 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bahçeli yetmiyor Erdoğan'a Saadet gerek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhur İttifakı o kadar hızla oy kaybediyor ki, ne Recep Tayyip Erdoğan ne de Devlet Bahçeli durdurabiliyor. Partilerinde, "Tek adam" oldukları için ne AKP ne de MHP kadroları siyaset sahnesinde ön plana da çıkamıyor, toplumsal anlamda da siyasete etki edemiyor. "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" diye isimlendirdikleri "Tek Adam Rejimi"nin vatandaşları çok ağır şekilde mağdur etmesini inatla sürdürüyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Erdoğan ile Bahçeli görüşmesinde "Erken Seçim" hakkında görüşlerinin gündeme geldiğini ancak 2023'de seçimin yapılmasının temel hedef olduğunu yazmıştım...
Anlaşılan o ki "A planı" 2023'de yani zamanında seçimmiş.
Meğerse "B Planı" da Erdoğan ile Bahçeli arasında konuşulmuş ki o da "Erken Seçim" ihtimaline karşı ele alınmış.
Kim ne derse desin, Erdoğan ve Bahçeli siyasetin en deneyimli, en kurnaz ve en etkili isimleridir.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüşmesinden sonra Saadet Partili Oğuzhan Asiltürk'ü ziyaret etmesinin yani Saadet'e kanca atmasının iki yönü vardır:
Birincisi; Saadet Partisi'ni Cumhur İttifakı'nın yanına çekebilmek,
- İkincisi; Millet İttifakı'nı zayıflatmak.
Önce şunu vurgulayayım.
Erdoğan bu atağı 2018 cumhurbaşkanlığı seçiminden önce de yaptı ama Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve parti yönetimi, "Yeşil Işık" yakmadılar.
"Tek Adam Rejimi" o kadar başarısız oluyor ve Cumhur İttifakı Doğu Perinçek'in Vatan Partisi'nin desteğine rağmen bir türlü yukarıya ivme kazanamıyordu ki;
- Erdoğan ve Bahçeli, İYİ Parti'ye kanca attılar…
İP dedikleri, illet ve zillet dedikleri İYİ Parti lideri Meral Akşener'i bir anda, "Yerli ve Milli" ilan edip peş peşe çağrılar yapmaya başladılar;
- "Yuvaya Dön…"
Meral Hanım ise güle oynaya dalga geçen yanıtlarla elinin tersi ile itti
Erdoğan, Bahçeli'den icazet aldıktan sonra Saadet Partisi'nin efsane siyasetçisi Oğuzhan Asıltürk'ü ziyaret etti.
Cuma namazı sonrası demeçleri Erdoğan için klasik hale geldi.
Cuma çıkışında Erdoğan dedi ki?
"Sayın Bahçeli ile yaptığımız görüşme mutat. Zaman zaman ziyaretlerimiz oluyor. Tabii bu ziyaretlerde de bizler geleceğe yönelik neler yapabiliriz?
Bölgedeki faaliyetler, terörle mücadelemiz, bunları etraflıca Sayın Bahçeli ile görüşüyoruz.
Kendisi de hükümetin yaptığı çalışmalara yönelik başarı dileklerini iletiyor. Beraber tarih analizleri de yapıyoruz.
Cumhur İttifakı'nın güçlenmesi için beraberliğimizi de yineliyoruz."
Millet fakru zaruret içinde geçim sıkıntısından, "Yandım Allah, ekmeğe muhtacız, geçinemiyoruz" diye çığlıklar atarlar ki;
- Devlet Bahçeli, Erdoğan'a "Başarı dileklerini" sunuyor…
Dış politikadaki sıkıntılar, Avrupa ülkelerinin ve Amerika'nın yaptırımları uygulanmaya başladı ki;
- Devlet Bahçeli, Erdoğan'a "Başarı dileklerini" sunuyor…
Merkez Bankası stokları EKSİ 55 milyar dolara düştü ki;
- Devlet Bahçeli, Erdoğan'a "Başarı dileklerini" sunuyor…
12 milyon işsiz, "İş…İş…İş" diye inlerken;
- Devlet Bahçeli, Erdoğan'a "Başarı dileklerini" sunuyor…
Cumhur İttifakı'ndaki saadet bu halde demek ki…
Saadet Partisi'ne ihtiyaç neden o zaman?
…***
Murat Çabas 9 Ocak tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Çalışan endişeli, işsizin umudu yok”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye'nin ekonomik tablosu her geçen gün daha da kötüleşmeye devam ediyor. Üretici şikâyetçi, çalışan şikâyetçi, emekli şikâyetçi, işsiz olan zaten şikâyetçi. Öyle bir ekonomi yönetimimiz var ki azınlık olan bir kesim hariç vatandaşların hiçbirisi memnun değil. Yapılan bir takım kamuoyu araştırmaları sorunları kısmen yansıtsa da, bunlar da buzdağının görünen kısmı. Çünkü insanların birçoğu "ben kötüyüm" demiyor, sonuna kadar dayanıyor; ya iflas ettiğinde, ya icralık olduğunda ya boşandığında ya da Allah muhafaza intihar ettiğinde gerçekten kötü olduğunu anlıyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çalışan kesimle alakalı Ipsos ve Dünya Ekonomik Forumu (WEF), aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 28 ülkeden toplam 13 bin çalışanla bir anket çalışması yaptı.
Çıkan sonuçlar ülkemizdeki çalışanların durumunu gözler önüne seriyor.
Buna göre; Dünya genelinde çalışanların yüzde 56'sı iş güvenliğinden endişeli, yüzde 55'i ise değişim nedeniyle stres yaşıyor. Türkiye ise, pandemi sürecinde var olan işten çıkarma yasağına rağmen, iş güvenliği endişesinde yüzde 70 ile ilk 5 ülkeden biri oldu.
Araştırmanın bir diğer verisi "verimlilik" ile alakalıydı. Dünya genelinde çalışanların yüzde 46'sı verimliliğin azaldığını düşünüyor. Türkiye'de ise bu oran yüzde 63 ile yine ortalamanın oldukça üstünde.
Türkiye'de çalışanlar neden endişe yaşamasınlar, neden stresli olmasınlar ki; firmalar patır patır dökülüyor, her gün işsizler ordusuna yenileri ekleniyor.
Hatırlarsanız, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Eylül 2020 resmi işsiz sayısını 4 milyon 16 bin kişi, işsizlik oranını da yüzde 12,7 olarak açıklamıştı.
Yine TÜİK'in rakamlarına göre, 1 yılda, çalışan 733 bin kişi de işsiz kalmıştı. Bu, her ay 61 bin 83 kişi işinden çıkartıldı demek. Bunlar resmi rakamlar.
İşte çalışanların iş güvenliğinden endişe duymasının nedeni bu. Her an çalıştığı yer iflas edebilir, işsiz kalabilir.