Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Karadeniz'de 4 ilde 23 farklı noktada orman yangını
Yeniasya:
'Bağımsız medya kuşatma altında'
Milli gazete:
Trump, yolun sonunda
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Emre Kongar 10 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Basit bir ‘adalet reformu’ için..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Gerçek bir adalet reformu ancak, icranın elini yargı üzerinden çekmesiyle gerçekleştirilebilir. Ama bugünkü iktidar, yargıyı bir ayak bağı, ayağında bir pranga olarak gördüğü ve yargı bağımsızlığını özellikle ortadan kaldırdığı için, böyle bir hakiki reformu ondan beklemek gerçekçi olmaz. O nedenle önerilerimi, bu yozlaştırılmış ortamda bile uygulanabilecek basitlikte oluşturdum."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uyulması sağlanmalı, bu kararlara uymayan savcı ve yargıçlara çeşitli müeyyideler uygulanmalıdır.
Kararları hakkında “Hak ihlali” gerekçesiyle tazminata hükmedilenlerin sorumlulukları devlet tarafından yüklenilmemeli, tazminatlar devlet tarafından hak sahibine ödendikten sonra, sorumlulara rücu edilmelidir.
Gizli tanık ilkesi, gerçekleri saptırmak, sanığa iftira atmak için kullanılmamalı, bunu yaptığı belirlenenlere ve aracı olan görevlilere ağır cezalar verilmelidir.
Hiçbir koşul altında, suçlamalar, soruşturma dosyası ve iddialar, sanıktan ve sanık avukatlarından gizlenmemeli, 1215 yılında ilan edilen Magna Carta’nın bile gerisine düşülmemelidir.
Tutuklu değil, tutuksuz yargılama esas olmalıdır.
Her önüne geleni tutuklama eğiliminde olan Sulh Ceza Hâkimlikleri kaldırılmalıdır.
Tarafsız ve sorumsuz Cumhurbaşkanı için hazırlanmış olan “Cumhurbaşkanına hakaret” maddesi kaldırılmalıdır.
Her seviyedeki işkence ve kötü muamele iddiaları ciddiyetle, Sivil Toplum Kuruluşlarının da katılımıyla, soruşturulmalı, sorumlu bulunanlar şiddetle cezalandırılmalıdır.
Kadınlara yönelik her türlü tehdit, saldırı ve şiddet eylemleri, cana kasteden “somut ve yakın tehlike” niteliğiyle değerlendirilmeli; kadınları öldürenlere “pişmanlık” veya “duruşmalardaki tavrı” gibi abuk sabuk gerekçelerle ceza indirimleri uygulanmamalıdır.
Zaten hazır olan hayvan hakları yasası derhal çıkarılmalıdır.
Halen tutuklu ve hükümlü bulunanlar hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararlar derhal uygulanmalıdır.
Bu önerilerim hem çok palyatif hem çok yüzeysel ve hem de çok yetersiz.
Ama...
“Hukuk Uleması”nın dillerini yuttuğu, hukuk fakültelerinin derin bir sessizliğe büründüğü bu ortamda...
Bu “Ucube Anayasa”ya dayalı bu “Ucube Rejim” altında...
Yeniden bir “(Sözde) Reform Paketi”nin konuşulmaya başlandığı bu günlerde...
Doğrudan bu iktidarın eseri oldukları için değiştirilmeleri olanaksız görülen, yargı bağımsızlığını tümüyle yok eden temel Anayasal hükümlere dokunmadan...En basit düzeyde neler yapılabilir diye düşündüğümde:
Bir toplumbilim öğrencisi olarak, kamuoyunu rahatsız ettiği hemen aklıma gelen bu birkaç maddeyi sıraladım. Belki bu yazım, “Hukuk Uleması”nın gücüne gider de onlar da bir şeyler söyler veya yazarlar!
...***
Faruk Çakır 10 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, " Reform olur mu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ülkemizin pek çok noktada sıkıntılarla karşı karşıya olduğu inkâr edilmez bir gerçek. Türkiye’yi idare edenler de bunun farkında. Sadece sıkıntıların sebepleri konusunda ihtilâf var. İdareciler, çözüm bekleyen sıkıntıların sebebini ‘dış güçler’e bağlarken; muhalefet bunu iktidarın ihmaline ya da beceriksizliği ile izah ediyor. En nihayet sebep ‘dış güçler’ dahi olsa, nihaî sorumluluk her zaman iktidarların omuzunda olur. Gerektiğinde ‘dış güçler’in kurduğu tuzakları boşa çıkarmak da yine onların vazifesi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye’yi idare edenler, bir süredir yeni reform adımları atılacağını söylüyor. Kamuoyu ise ‘iyi yönde’ adımlar atılması noktasında şüpheli. Esasında mevcut sıkıntıları aşmanın yolu da yanlışları terk edip Türkiye ve dünya gerçeklerine uygun adımlar atılmasıyla mümkün.
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, Koç Üniversitesi ile TÜSİAD tarafından online olarak düzenlenen “2021 Yılında Türkiye Ekonomisi” konulu panelde konuşurken önemli noktalara dikkat çekmiş.
TÜSİAD Başkanı Kaslowski’nin işaret ettiği noktalar özetle şöyle: “Ekonomide yeniden güven sağlamak uzun zaman alacak, rehavete kapılmadan çaba sarf etmeliyiz. Önümüzde enflasyonla mücadelede oldukça uzun yol var, bunun zorluğunu bilerek tüm ekonomik aktörler tarafından tam mutabakatın önemli olduğunu düşünüyorum. Ekonomide güven ortamının iki ön koşulu var: Fiyat istikrarı ve finansal istikrar; enflasyonu düşüremediğimiz ortamda finansal istikrar da maalesef mümkün olamıyor. Yüksek enflasyonla mücadeleyi erteleyip büyüyelim dediğinizde kaynakları israf ediyoruz; enflasyonla kararlı mücadele süreci sandığımızdan uzun sürebilir. Yalnızca doğru iktisat politikaları yeterli olmayabiliyor; hukuk ve ekonomi reform gündeminin hızla hayata geçmesi, küresel bölgesel ekonomik işbirlikleri konumunuzu olumlu etkileyebilecek. Türkiye ekonomisinin ilk yarıda rehavete kapılabileceği tek bir gün dahi yok; belli bir dönem iktisadi büyümeden feragat edeceğimiz bir dönemden de geçeceğiz.” (Reuters, 8 Ocak 2021)
Kaslowski’nin dikkat çektiği iki nokta çok mühim: “Kaynakları israf ediyoruz” ve “Yalnızca doğru iktisat politikaları yeterli olmayabiliyor; hukuk ve ekonomi reform gündeminin hızla hayata geçmesi (gerekir).”
İsraf yolunda dolu dizgin gidilmesi ve bu hatadan geri adım atılmamasını anlamak mümkün değil. Bin bir emekle kazanılan ‘para’yı çöpe atmak, emekleri boşa harcamak hangi akılla izah edilebilir? İşlerin ehil ellere verilmemesi de israfın başka bir şekli değil mi? Niçin hem kaynak hem de emek israfında ısrarlıyız?
Sadece ‘doğru iktisat politikaları’nın yetmeyeceği ve bu politikaların ‘hukuk ve ekonomi reformları’ ile desteklenmesi gerektiği de bedihi bir mesele değil mi? Ve tabiî ki bu gerçeklerin TÜSİAD kanalıyla dile getirilmiş olması da mühimdir. “Sadece iktisat politikaları yetmez, hukuk da lâzım” demenin bir başka anlamı da; “Önce ekmek değil, önce hürriyet” manası taşımaz mı?
...***
Mehmet Faraç, 10 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Millet sefalette, siyaset gaflette!.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İktidarın da, muhalefetin de "suni gündem"lerde olabildiğince çırpındığı bir ülkedir Türkiye... İncir çekirdeğini doldurmayacak zırvaların çevresinde bile parendalar atılan ve siyasi rant elde etmek için manevralar yapılan suni gündem siyasetinin ezilenleri ne yazık ki değişmiyor... İşte politik hikayelerin cenderesinde sıkışan ve umuda erişemeyenler sadece yurttaşlar oluyor..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir kısır döngüdür almış başını gidiyor Türkiye'de... İktidar bir şeyler mırıldanıyor, muhalefet onun ipine dolanarak yuvarlanıp gidiyor...
Ya da muhalefet bir atak yapıyor, iktidar işadamından medyasına kadar, iddiaları çürütmek için karşı taarruz başlatıyor...
İşte bu gelgitler, oldu bittiler ve "sen dedin- ben dedim" ticareti sadece yurttaşı oyalamıyor, aynı zamanda yaratılan suni gündemin ortasında, Türkiye'nin asıl gerçekleri de bir güzel hasır altı ediliyor...
Man Adası çatışması, diplomasının sahte olduğu belirlenen bir güreşçi, cumhurbaşkanının damadı, Bülent Arınç'ın çıkışları, Kanal İstanbul üzerindeki kavgalar, Katarlıların Türkiye'nin bir bölümünü adeta yağmalaması ve benzeri konular Türkiye'yi günlerce meşgul etmedi mi?..
İktidarla muhalefet arasında bu konular üzerinden yürütülen yoğun ve "sonuçsuz" tartışmalar kamuoyunu günlerce oyalamadı mı?.. Ve tüm bu tartışmalar toplumu uyutma malzemesi olarak kullanılırken; suni gündemlerin tamamı sonuca ulaşmayan, halkı yoran, yarar sağlamayan bir kısır döngü hurdalığı olarak mazide kalmadı mı?..
Peki; yazının başından itibaren dikkat çektiğimiz iktidar ve muhalefet arasındaki suni gündem tartışmalarıyla muhalif kesimlerin açıklamaları üzerinden yürütülen fırtınalar Türkiye'nin hangi gerçeklerini bir kez daha perde gerisine attı?.. Asıl mesele budur işte...