Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İngiltere ile serbest ticaret anlaşması TBMM’ye sunuldu: Sanayi ve tarımla başlıyor
Yeniasya:
Kadir Has Üniversitesi’ Araştırması: Ekonomi kötüye gidiyor
Star:
Türkiye'nin Kovid-19 tablosu açıklandı! Vaka 9 binin altına indi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz 15 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Madem öyle, niye hâlâ oradasınız?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başından beri AKP içinde oldukları, hattâ cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık, milletvekilliği ve teşkilât yöneticisi görevlerinde bulundukları halde bilhassa tek adam rejimine geçildikten sonraki süreçte tasfiye edilen ve yolunu ayıran çok sayıda isim yeni kurulan partilerde yola devam ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ama hâlâ AKP içinde kaldıkları halde son dönemde yapılan birçok şeyi tasvip etmeyerek karşı çıkanlar da varmış ve bunlar “Yok mu bu hukuksuzluklara itiraz edecek AK Partili?” diye soran Elif Çakır’a sitem etmişler:
“Sanki aramızda hiç insaf ve vicdan sahibi kimse yokmuş gibi hepimizi töhmet altında bırakıyorsunuz, bu da bir kul hakkıdır...”
Ve şunları sıralamışlar (Karar, 11.12.20):
* Sayıları çok olmasa da elbette AK Parti içerisinde “vicdan ve insaf sahibi” arkadaşlarımız var, ya MYK, MKYK toplantılarında ya da özel olarak Cumhurbaşkanımıza itirazlarını, önerilerini, yapılması gerekenleri dile getiriyorlar.
* Tabanımızın partimize yönelik şikâyet, beklenti, üzüntü, hayal kırıkları dile getirildi.
* CB hükümet sistemi modeli tartışılırken bugün yaşanan sorunlar o gün dile getirildi.
* Şehir Üniversitesinin kapatılmasının ayıplı birşey olduğunu, başka çözüm yolu bulunması gerektiğini pek çok arkadaş söyledi.
* Berat Albayrak’ın bakan yapılmasının rahatsızlık uyandırdığı CB’mıza söylendi.
* İnfaz Yasasındaki itirazlarımızı söyledik, bu haliyle ortaya çıkacak mahzurları anlattık. Bilgi notları gönderdik. Adalet Bakanımızı uyardık. Düzgün ve âdil bir İnfaz Yasası çıkartmamız gerektiğini, partimize yakışanın âdil bir infaz yasası olacağını dile getirdik.
Peki, bunları söyleyenlerin gidişat ortadayken hâlâ AKP’de kalarak ne yapmaya çalıştıkları sualine de cevap vermeleri gerekmez mi?
…***
Esfender Korkmaz 15 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Faizde doğrular ve yanlışlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2020 TÜFE oranı yüzde 14,6 oldu. Yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde faizleri nominal faiz üstünden konuşmak aldatıcı olur ve istismarlara neden olur. Enflasyonun şişirme etkisi giderildikten sonra reel faiz üstünden konuşmak gerekir. Enflasyon 14,6 ve faizde 14,6 ise reel faiz sıfır demektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye 2009'a kadar düşük kur yüksek faiz dönemi yaşadı. Söz gelimi 2005 yılında TL dolara karşı ortalama yüzde 15 değerli iken, 2007 yılında kur düştü ve TL yüzde 20 değerli oldu. Yani düşük kur dönemi idi. Söz gelimi portföy yatırımları için 2005 yılında gelen 100 dolar getirip bankaya yatıran bir yabancı, çıkarken faiz hariç 1005 dolar alarak çıkıyordu.O yıllarda yüksek reel faiz vardı. Söz gelimi 2007 yılında MB faizi yüzde 18,5 idi. TÜFE oranı da yüzde 7,7 oldu. Bu durumda yüzde 10 reel faiz vardı. 2005 yılında gelen aynı dolar basit faizle yüzde 20 reel faiz ve artı kurun düşmesinden dolayı da 5 puan olmak üzere, iki yılda yüzde 25 kar alıp çıkıyordu. Yani 100 doları 125 dolar olarak geri çıkarıyordu. Bu yüzden Türkiye'den reel kaynak çıkışı oldu. Kaynak çıkışı cari açığı da artırdı. Ayrıca üretimde ithal girdi payı arttı. Fiziki yatırımlar azaldı. Söz gelimi sanayici de işini bıraktı veya genişletmedi finansal yatırım araçlarına yöneldi.Bugün sanayisizleşmenin, kur şoklarının, üretimin dışa bağımlı yapı kazanmasının ve işsizliğin temelleri o yıllarda atıldı.Bu gün MB faizi yüzde 17.00 TÜFE oranı da yüzde 14,6. Eğer buna göre hesaplarsak reel faiz oranı yüzde 2,1'dir. Dün Türkiye'nin uluslar arası piyasalarda beş yıllık tahvillerinin iflas risk pirimi (CDS) 315 baz puandı. Riskli ülkelerde, reel faiz aynı zamanda risk primini de içermelidir. Yani reel faiz 2,1 yerine 3,15 olmalıdır.Reel faizin risk priminin altında olmasına rağmen, faiz lobisi var diyenler neye göre bunu söylüyor.Anlamak mümkün değil. Bu konuyla ilgili yaşadığım bir olayı paylaşmak istiyorum; 2001 Şubat ayının ortaları idi. Koalisyon hükümeti vardı. Ben hem köşemde hem de konuşmalarımda, '2000 yılında TÜFE yüzde 39 oldu. Kur yüzde 20 artırıldı. Program bozulsun kur bir defaya mahsus olmak üzere yüzde 20 artırılsın. Borç - alacak ilişkileri yasaya göre bu yeni kur üzerinden yapılsın' dedim. Bir banka TV'sinde konuşan eski öğrencim ve genç akademisyen bu düşüncem için kur lobisi dedi. Gerçekte o yıllarda benim bir dolarım bile yoktu.AKP iktidarında ve özellikle son dönemlerde bu akademisyen bu defa faiz lobisi var demeye başladı. Yani sahibinin sesi. Gerçekte reel faiz düşük ve bu faiz enflasyon lobisinin işine gelmez.Aslında yüksek reel faiz, yatırımların maliyetini artırır. Yurt dışına kaynak çıkışına neden olur. Aynı zamanda tüketim harcamalarının daralmasına neden olur. Çünkü tüketimin faiz kaybı yüksek olur. Bu nedenle ekonomide yatırımlar paralel artmayacağı için, daralmaya da neden olur. Ne var ki gün;* Reel faizler risk priminin altındadır * Kısa dönemde faizleri düşürmek yeni kur şokları getirir. Kur şokunu zararı yüksek reel faizle kıyaslanmaz. Kur şokları deprem yaratıyor.
…***
Akif Beki 15 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “HDP’yi kapatmak neye yarar?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“HDP, 7 yıllık bir parti. Fakat 30 yıllık bir partiler zincirinin devamı. Yani terör örgütü PKK’nın uzantısı olmak, Öcalan’dan talimat almak ve yasadışı bölücü faaliyetlerin odağı haline gelmekle suçlanan ilk parti değil. Hakkında kapatma davası açılırsa...HDP, bu suçlamalarla kapatılan ilk parti olmayacağı gibi muhtemelen son parti de olmayacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
1990’da HEP ile başladı. Sonra DEP oldu, sonra ÖZDEP oldu, sonra HADEP oldu, sonra DEHAP oldu, sonra DTP oldu, sonra BDP oldu, en son HDP...
Biri kapandı, öbürü açıldı. Adı sürekli değişti.
Ama 30 yıldır böyle bir siyasi hareket hep var oldu. Bu hiç değişmedi.
Suçlamalar da hiç değişmedi.
HDP’nin ne olup olmadığı bugün ortaya çıkmadı. Kandil’le münasebeti, Öcalan’la bağı yeni anlaşılmadı.
Çözüm Süreci'nde, İmralı Görüşmeleri'nde Öcalan'a, Kandil'e aracı olarak heyetleri gönderilirken de biliniyordu.
Bu konumundan bilakis yararlanıldı.
Ne değişti öyleyse? Ne değişti de geçen sene, ondan önceki sene ya da bir öncekinde değil de şimdi acilen kapatılması gerekiyor?
Üç-beş yıl önce duyulmayan bu ivedi ihtiyaç, şimdi nereden hasıl oldu?
Terörle etkin mücadele için kapatılması isteniyor.
Oysa HDP’nin kapatılması terörle mücadeleyi güçlendirmez. Güçlendireceğine inanılsa kapatma davası, kurulduğu dakika açılırdı.
HDP ve öncülü partilerin varlığını sistem, sorunlu yanlarına rağmen bunca yıl keyfinden idare etmedi. Zarardan çok faydalı gördüğü için idare etti.
Vaktiyle Mehmet Ağar “Dağa çıkacağınıza gelin düz ovada siyaset yapın” demişti. Örnek göstereceği bir parti olmasa bunu deme imkanını bulabilir miydi?
Sivil siyasetin güçlenmesi, Kandil’i zayıflatır, terörle mücadeleyi değil.
HDP’nin kapatılması üzmez, sevindirir Kandil’i. “Bakın, demokratik siyasetle olmuyor” istismarına koz verir.
Hani terörü yenmenin yolu, HDP ve seçmenlerini dağa itmekten değil, demokratik sisteme daha çok çekmekten geçiyordu?
Bu mücadele salt silahla hani kazanılamazdı?
MGK ve asker bile konuşarak çözme noktasına gelmemiş miydi?
Dört yılda aldıkları 300 milyon liralık Hazine yardımı ve milletvekili maaşları göze batıyorsa...
6 milyon seçmen, sadece oy değil vergi de veriyor. Kendi seçmeninin yıllık 60 milyar lirayı bulan vergisinden pay alıyor HDP, başkasının zoruna niye gitsin?
Kapatma talebinin altında oy dengelerini değiştirmek, muhalefeti karıştırmak ve benzeri başka bir sebep olmalı.