Türkiye'den köşe yazarları
Star: Biden'ın seçim kampanyası ''kaynağı belirsiz para'' ile desteklenmiş!
Cumhuriyet:
Cumhurbaşkanlığı Strateji Başkanlığı verileri de ekonomideki olumsuz tabloyu ortaya serdi
Yeniasya:
Şimdi de gizli zam
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Kara 24 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, "“İnsanlar ‘açız’ diye bağırıyor!”"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"“Ekonomik çöküşe yol açanlar bunun bedelini ödüyor mu? Tabiî ki hayır. İnsanlar ‘açız’ diye bağırıyor. Hükümet ise seyrediyor. Bunların millete saygısı yok. Olsaydı hemen sandığı milletin önüne getirirlerdi, ama cesaretleri yok…”Bu sözler yeni söylenmiş sözler değil. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, AKP’nin kurulmasının üzerinden henüz 9 ay geçmişken ve seçimlere daha 7 ay varken Nisan 2002 tarihinde Antakya’da düzenlediği mitingde yaptığı konuşmada bu sözleri söylemiş."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Geçen yıl Şubat ayında AKP’nin grup toplantısında da bir vatandaş, “Çoluğum çocuğum aç. Bana yardım edin” diye bağırmıştı. Bu vatandaşın onca güvenliğe rağmen grup toplantısına nasıl girebildiği tartışılırken vatandaşın bu feryadı ortada kalmıştı. Sonrasında apar topar salondan çıkarılan vatandaşa yardım edilip edilmediğini bilmiyoruz, ama koronavirüs salgını ile birlikte daha da artan ve şiddetlenen ekonomik krizde gelinen noktada “açız” diye bağıranlar çoğaldı.
İşsizlik oranı, enflasyon, zamlar, kapanan işyerleri artık her gün duyduğumuz sıradan haberlerden oldu. Bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının altında ezilen milyonlar var. Emeklilerin büyük bir kısmı açlık sınırının altında eziliyor. Yüzde 40’ın üzerinde asgarî ücretli çalışan var.
Bu haberleri duydukça Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un “Türkiye’de yoksulluk, özellikle aşırı yoksulluk, uluslar arası dokümanlarda da ifade edildiği gibi artık Türkiye için sorun olmaktan kalktı” sözü ile, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “eve ekmek götüremiyoruz” diyen vatandaşa “Eve ekmek götüremiyoruz dediğin zaman bu bana biraz abartılı geldi… Al bu keyif çayını iç” demesi hatırımıza geliyor.
Bütçe görüşmeleri sırasında CHP Grup Başkanvekili Engin Altay’ın, “Herkesin midesine bir şey giriyor, kuru ekmek giriyor” dediğinde ve tutanaklara yansıyan sataşmada, Denizli Milletvekili Şahin Tin’in, “O zaman aç değil demek” sözleri “açlık” meselesi gündeme gelince bu dönemin unutulmayacak sözleri arasına girdi.
Bir lira için ekmek kuyrukları, ucuz sebze ve meyve kuyrukları artık hayatın bir parçası haline geldi. Borcunu ödeyemeyen esnaf, kirasını ödemeyen insanlar ve bunların yanında hiçbir geliri olmayan ve aç vatandaş…
...***
Esfender Korkmaz, 24 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Tek başına faiz çözüm değil"başlılı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez Bankası beklendiği gibi, gösterge faizini yüzde 17 olarak sabit tuttu. Artırması veya düşürmesi için bir sebep yoktu. Reel faiz beklentilerinin bir sonraki enflasyon beklentisine göre hesaplanması gerekir. Ama Türkiye'de enflasyonda da belirsizlik yüksek olduğu için genellikle aynı aydaki enflasyon üstünden hesaplanıyor. 2021 beklenti anketine göre, Ocak ayında TÜFE oranı yüzde 1,35 olarak bekleniyor. 2020 Ocak ayında da TÜFE oranı aynı idi. Demek ki, aşağı yukarı ocak ayında da yıllık TÜFE'de 2020'de gerçekleşen 14,6 oranına yakın olacaktır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu durumda reel faiz oranı 2,1'dir. Türkiye'nin uluslararası piyasalarda beş yıllık tahvillerinin iflas risk pirimi 326 baz puandır. Bu aynı zamanda Türkiye'nin riskini gösterir. Yani reel faiz en az 3,26 yüzdelik puan olmalıdır. 3,26 üstü olsa daha çok sıcak para girer. Ama 2,1 reel faiz de, yurt dışı ile karşılaştırınca bazı fonlar için riske değer görünüyor ve portföy yatırımları geliyor. Mamafih eski bakan gittikten ve MB reel faiz verdikten sonra 2020 Ekim-Kasım aylarında portföy yatırımları yoluyla 4 milyar 194 milyon dolar geldi.
Kısa dönemde kurları tutabilmek için Merkez Bankasının elinde faiz ve dış borçlanma araçları kaldı. Buna karşılık Merkez Bankası rezervleri hala ekside seyrediyor. 2020 yılında 38,5 milyar dolar cari açık oluştu.
Para sıkılaştırması çok net değil. Çünkü hükümet pandemi nedeniyle bütçeden para vermek zorundadır. Ayrıca erken seçim olursa hükümet yeniden kredi genişlemesine gider.
Dış borçlanmaya gelince, bankalar ve özel sektör yüksek faizle dış borç almak yerine yurt dışında tutukları ihtiyatlarından veya döviz işlemlerini daraltarak ellerinde bulundurdukları döviz varlıklarından ödeme yapıyorlar. Söz gelimi 2020 Ocak / Kasım arasında 11 ayda, Bankalar net 5 milyar 622 milyon dolar ve özel sektörde net 4 milyar 182 milyon dolar net dış borç ödemesi yaptılar. Aynı dönemde hükümette 560 milyon dolarlık net dış borç ödedi.
Hükümetin yeniden dış borçlanması zor değil, ama yüksek faizle borçlanma maliyetlerini artırıyor. Söz gelimi hazine 2021'de 3,5 milyar dolar ilk dış borcunu yüzde 4,75 faiz oranı ile aldı. Bu faizin 3.25 puanı sigorta pirimi 1,75 puanı da faizdir. 4,75 yüksek faizdir. Çünkü halen dolar libor faizi 0,31 dir.
Hükümet buna rağmen, benden sonra tufan diyerek dış borçlanmaya gider. Gitmekte zorundadır.
Reel faiz ve dış borçlanmaya rağmen TL üstündeki baskı ertelenir. Kalkmaz. Çünkü ekonomik istikrar dikiş tutmayacak kadar bozuktur.
Siyasi, demokratik ve hukuki altyapıyı bu günkü siyasi iktidar düzeltemez. Aksi halde bunların üstüne kurduğu dünya yıkılır. İktidarın politik dünyasında, yerli ve milli, muhalefeti FETÖ'ye veya PKK terörüne yakın gösterme stratejisi, HDP'yi kapatıp kürt oylarını kendine yönlendirme, seçim öncesi muhalif basını sindirme stratejisi var. Bunları, ayrışma değil - birleşme yaklaşımı içinde, demokratik ve yargı bağımsızlığının olduğu bir ortamda yapamaz.
...***
Ayşe Şahin 24 Ocak tarihli Evrensel gazetesinde, " Bir şey yapmalı, böyle yaşanmıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bir strateji dahilinde çalışılmış tevazuda, kibrin gizlenmesi zor oluyor. -mış gibi davranma üzerine kurulan iletişimde, satır aralarından içerideki gerçeklik sızıyor. Bir yönetim tehdit, ayrıştırma, hedef gösterme ve korku terörü üzerine inşa edilince, çalışılmış tevazu ve -mış gibi davranma stratejisi elde patlıyor. Bir bumerang gibi fırlatıldığı yere hızla geri dönüp söyleyeni vuruyor."diyen yazar, yazısının devaında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Geçtiğimiz seçimlerde tartışmıştık, dar gelirli ailelerin evlerine yapılan ziyaretlerde, yer sofralarından fotoğraf paylaşırken bu iktidar “Fakir ve yoksul ziyaretlerimize devam ediyoruz” diyordu.
İBB’de AKP İl Meclis Üyesi İmamoğlu’nu eleştirmek isterken aslında kendi yakınlarına ücretsiz ulaşım sağlayamadığından bahsediyordu.
Süleyman Soylu, kendisine hakaret eden sosyal medya kullanıcısının tutuklu yargılanmamasına isyan ederken, “Bakan olsam ne yazar?” cümlesinde ayrıcalığını ele veriyordu.
Hilal Kaplan, kayyım rektörü savunmaya kalkıp “Boğaziçi sadece elitistlerin değil, milletindir. Allah muvaffak etsin” dediğinde dar gelirli aileden çıkıp da Boğaziçi’ye girebilen, mezun olan binlerce insanın hikayesinde boğuluyor, elitist ve millet ayrımındaki niyeti dımdızlak ortada kalıyordu.
Özlem Zengin, “AKP’den önce kadın kelimesinin adı yoktu” derken kavramların içinin nasıl boşaltıldığını açığa çıkarıyordu: Kelimelerin adı zaten olmaz, anlamı olur.
Niyet, kendini uzun süreli stratejilerde saklayamıyor.
Gergin anlarda ya da hayat memat meselelerinde gerçeklik sızıveriyor.
Sağlık Bakanının aşı olun çağrısına karşı muhalefetin kendini solda tarifleyen her kesiminin sıralarını bekleyeceğini beyan etmesi, sağın ise hemen ertesi gün aşıya gitmesi gibi.
İktidar, millet kavramı ile sadece kendi çizdiği sınırlar içinde kalanları tarifliyor, partili herkesi ise bu millete aslında üstün görüyor. Millet kelimesi artık çıktığı ağızlarda tevazuya değil kibre hizmet ediyor. Tabii ki devlet büyükleri dedikleri aşıyı ilk olacak, tabii ki yeni bir saray yaptırılacak, tabii ki uçakla gidilecek, tabii ki uzun konvoylarla seyahat edilecek. Çünkü millet... Ama artık cümlenin gerisi doldurulamıyor.