Türkiye'den köşe yazarları
Orhan Bursalı, Cumhuriyet gazetesinde, “Davutoğlu’nu yetkisizleştirme... Peki sonrası ne?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İlginç bir hamleydi RTE’ninki. Doğrudan, acımasız, vefasız, stratejik ve kesin! Bir yalnızlaştırma ve had bildirme ayrıca.
Parti yönetimi, Davutoğlu’nun il ve ilçe yönetimlerine atama yetkisini kaldırdı. Davutoğlu kim? Parti lideri.
Davutoğlu ile RTE arasında artık gerilimin son aşamasında ve RTE anayasasının Meclis’e indirilmesine az kala.
Son gerilimlere birbakalım. Hemen akla gelenler: Akademisyenler için tutuklu-tutuksuz yargılama. Gazeteci tutuklamaları.. Tabii ve şüphesiz ki RTE anayasası..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Tam başkanlığa evet demem kendimi inkâr olur” sözü bardağı taşırdı. Davutoğlu, böyle demedim, dedi Okuduğumda bunu yadırgamamıştım, biliyordum ki Davutoğlu başkanlık anayasasına sonunda evet demek zorunda kaldı, ama yine de kuvvetler ayrılığına vurgu yapmayı da ihmal etmiyordu. RTE ise “kuvvetlerin birliğini, uyumunu”vurguluyordu. RTE boşuna iki başlılık olmaz deyip durmadı son zamanlarda sık sık. Bunun bir kısmı Davutoğlu’naydı.
Davutoğlu yukarıdaki sözü dedi mi, demedi mi? Lütfen duyan açıklasın. Ayrıca önemli değil. Davutoğlu’nun “Tam başkanlığa evet demem kendimi inkâr olur” sözü doğrudur, buna inanıyordu ve RTE de bunu biliyordu.
Peki, Davutoğlu’nun atama yetkisini neden elinden aldılar ve onu başkanlıkta yalnızlaştırdılar? Sıralayalım:
Davutoğlu parti içinde gücünü gün geçtikçe artırıyordu. Zaman kazanıyordu. Yeni anayasa için “biraz demlemeye bırakacağız” sözleri de aslında acelesi olan RTE’ye karşı zaman kazanma politikasıydı. Birinin son derece acelesi var, diğerinin hiç yok! Parti üzerinde hâkimiyet çok önemli. Parti yönetimine verilen talimatla, parti örgütünden epey dışlanmış oldu Davutoğlu. Düşünün, örgütün il ve ilçe yönetimlerinden hiçbirinin Davutoğlu’ndan bir korkusu, endişesi vb. kalmadı. Kendilerinin nereye bağlı olduğunu net öğrendiler: Saray’a.. Bence otoritesi sıfırlandı Davutoğlu’nun parti teşkilatında..
Saray, Davutoğlu’nun kendi politikalarını yerleştirme, kabul ettirme ve güçlü bir siyasi otorite inşa etme sürecini de kesti, Saray’ın yanında ikinci bir baş asla inşa edilemez! Mesela RTE’nin, vize meselesini biz zaten ekim kasımda halletmiştik üç beş ay öne almanın ve bunu başarmış gibi göstermenin ne anlamı var, benzeri sözleri bile, Davutoğlu’nun politik güçlü lider inşa ediyor endişesini dile getiriyordu. Haziranda kalkarsa vize, bu Başbakan’ın başarısı olacaktı, her şeye hâkim Saray’ın değil!
Böylece Davutoğlu’na tek yol gösterildi: RTE’nin tüm politikalarını kabul et, onun emir ve talimatları doğrultusunda çalış. Ya da orada öyle yetkisizleştirilirsin. Bu tabii sadece Davutoğlu’na değil, benzeri muhtemel örneklere de mesajdı.
Saray’ın yıllardır beraber politika yürüttüğü adamdı Başbakan. Suriye batağını bile birlikte inşa etmiş ve Başbakan’ın teorik yazıları stratejik bataklığa sürüklemişti her ikisini de. Bu Saray’ın Davutoğlu’nu silme politikasıdır aynı zamanda.
Saray şunu gösterdi: Benim dostum yoktur. Bana karşı politika ve liderlik falan inşa etmeye kalkışacakların hepsini silerim. RTE’nin “meşveret ettiği”, yani bilgi, duyum, düşünce, taktik, yani kişisel durumunu güçlendirecek her şeyi kendisine sunan ekibi var. Bu ekibi kurar, dağıtır, alır, çıkartır... Oradakilerin hepsi liderine bağlıdır. Zaten yalpalarsa kendini dışarıda bulur.
…***
Remzi Özdemir, Yeniçağ gazetesinde, “Vicdansızlığın adı kâr olmuş”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Banka bilançoları açıklanmaya başlandı.Daha iki ay önce ağlayıp sızlayan, hükümetten destek isteyen ve hatta böyle giderse kredi bile veremeyeceklerini söyleyen bankaların bilançoları adeta kâr patlaması yaptı.Bankalar peki neden ağlıyor?Bankaların ağlama nedeni "ben ne yaparsam yapayım ses çıkartma" talebidir!Bunun Türkçesi budur!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
BDDK birkaç yıldır bankaların haksız kazançlarına engel olan uygulamalara gitti. Bu uygulamalar nelerdi?
Müşteri hesabından bankacılık hizmet geliri diye gizlice para çalmak, istihbarat, telefon, kasaya gitme, ATM bakım, ATM makbuz, dosya ve daha buradan sayamadığım 60 farklı ücreti alıyordu. Üstelik bu ücretler dünyanın hiçbir ülkesindeki bankalarda yoktu.
Sadece Türkiye'de vardı.
Basın o kadar çok yazdı ki! Belgelerle ortaya koyunca BDDK "dur" dedi.
İşte bankaların şimdi ağlamasının nedeni bu.
Bankaların 2015 yılının 12. ayı itibariyle bilanço olarak kârları düştü. Ama aradan 3 ay geçti kârlar yüzde 30 dolayında arttı.
Türkiye'de ne değişti ki bu kârlar yüzde 30 arttı?
İşsizlik desen tam tersi arttı yüzde 11 oldu. Halkın alım gücü yerlerde sürünüyor. Ticari hayat durma noktasında. Şirketlerin iflas erteleme başvuru sayısı bir önceki yıla göre yüzde 100 artmış durumda. Protesto olan senet sayısı artmış. Karşılıksız çek sayısı artık son yılların zirvesini yapıyor. Bankaların takipteki alacağı yani bankadan kredi çekip de ödeyemeyenlerin sayısında her ay büyük bir artış var.Ödeme güçlüğünden dolayı vatandaşın finansal sicili son 5 yılın en kötü seviyesinde.O halde bu bankalar kârını nasıl artırdı?Ya da soruyu şu tarafıyla sorayım:Türkiye'de herkes zarar ederken bankalar nasıl oldu da kârını yaklaşık yüzde 30 artırdı?
Bunun yanıtı açık ve net:Önce çalışanına mobbing yaparak yani psikolojik taciz. Sonra ise elini vatandaşın cebine sokarak.Vicdanı ve Allah korkusu ile her kesin tanıdığı bildiği Hazine Müsteşar Vekili Sayın Cavit Dağdaş. Bankaların her gün sizin denetim alanınızla ilgili suç işlediğini biliyor musunuz?Bankaların, bankacılıktan çok sigortacılık yaptığını hiçbir zaman riske dönüşmeyecek sigorta poliçeleriyle vatandaşı adeta soyduğunu bilmiyor musunuz? Bir bankanın 7 milyon sigorta poliçesi kestiği gün hiç mi "bu nasıl oluyor" diye sormadınız. Yasal olarak yasak olmasına rağmen sizin susmanız ve görevinizi yapmamanız nedeniyle zorla yaptırılan sigorta kaleminin 2 ve bazı bankalarda 3'e çıktığını hiç mi fark etmiyorsunuz?100 bin lira konut kredisi alan bir vatandaşa zorla 5 bin liraya yakın hayat, işsizlik ve eşya sigortası yapıldığını niçin fark etmiyorsunuz?Sizin Sigorta Denetleme Kurulu Başkanlığı nerede? Neden bankaların kontrolsüz sigorta satışını incelemiyor?Tüm bunlar yoksa "aman bankalar sussun da ne yaparlarsa yapsınlar" mı?"Sayın Bakan, Sayın Hazine Müsteşarı ve tüm yetkililer; bankalar vicdanını bozdurup kâra çeviriyor bari siz buna engel olun!
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Türkiye’nin yargı bilânçosu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen hafta HSYK Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ın “yargıya güvenin yüzde 30’lara düştüğü” yakınmasından sonra AYM Başkanı Zühdü Arslan da “bağımsız ve tarafsız yargı yoksa hukuk devleti yoktur” dedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
“Hukukun üstünlüğünün sağlanması bir ülkenin geleceğinin teminatıdır. Hukuk devleti insan haklarına dayanan, hak ve özgürlükleri güçlendiren, anayasaya aykırı durumlardan kaçınan, yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuk devleti için yargı bağımsız olmalı, hâkim de âdil olmalı” temennilerini dile getiren AYM Başkanının istatistikî bilgilerle bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012’den bu yana yapılan toplam bireysel başvuru sayısının 59 bin 833 olduğunu ve 37 bin 536’sı yani yüzde 63’ü AYM tarafından sonuçlandırıldığını belirtip, “1215 ihlâl kararının dağılımına baktığımızda bunun yüzde 73’ünün âdil yargılama hakkının ihlâline ilişkin olduğunu görüyoruz. Âdil yargılamaya ilişkin ihlâllerinin yüzde 75’in mâkul sürede yargılanmamaları olduğu görülüyor” sözleri Türkiye’de “yargının durumu”nu bir defa daha açığa çıkardı.
Nitekim 28 Ocak 2016’da açıklanan AİHM’in 2015 bilânçosunda Türkiye’nin, en çok adil yargılanma hakkını ihlâl ettiği bildirildi. Strasbourg’da yayımlanan istatistiklere göre, 2015 sonunda AİHM’in önündeki toplam 64 bin 850 başvuruda Ukrayna) ve Rusya’dan sonra 8 bin 450 başvuru ile Türkiye’nin üçüncü ülke olması bu gerçeği teyid ediyor.