Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Prof. İbrahim Kaboğlu, ‘yeni anayasa’ diyen Erdoğan’a ‘samimiyet’ çağrısında bulundu
مطبوعات ترکیه
Karar:
Polisi geri çekin gençleri dinleyin
Star:
Bakan Soylu: Gözaltına alınanların 79'u terör örgütü üyesi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Balbay 2 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yargıya bir reform darbesi daha mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Önümüzdeki dönemin tartışılacak konularından biri, yeni yargı reformu olacak.Ne çıkar? Bugüne kadar yapılanlardan ne çıktıysa o çıkar. Paket fiilen üç bölümden oluşur: Kamuoyuna cazip gelecek, insanların “ne güzel olur” diyeceği maddeler. AKP’nin kamuoyu ile paylaşmadığı özel pazarlığa tabi maddeler. AB’ye “büyük özgürlük adımları” diye sunulabilecek maddeler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, geçen hafta AKP üst yönetimine 150 madde civarında olduğu tahmin edilen paketle ilgili sunum yaptı. Sunumda büyük olasılıkla sıraladığımız maddeler konuşuldu.
Yargıyla ilgili atılacak böylesine çok maddeli adımlara karşı önyargılı olmak istemiyoruz. Ancak bugüne kadar hep böyle oldu. Her reformun ardından yeni bir reform gerekti.
Yeni paketin bazı güncel dengeleri var. AKP, MHP’nin karşı çıkmayacağı, AB’nin kısmen de olsa tatmin olacağı bir yol arıyor. Bir de AKP’nin Milli Görüş gömleğini yeniden giydiğini gösteren işaretler gerek!
Böyle bir denge kurabilir mi?Kurar...
Biz adına denge dedik ama bu tür reform paketlerinin birbiriyle uyumlu maddeler içermesine gerek yok. Bir maddede verdiğinizi öteki maddede alırsınız, olur biter.
Örneğin AKP medyasına da yansıyan haberlere göre tutuklamada getirilen zorluklar can sıkıcı sonuçlar doğurduğu için buna bir çare aranıyor. AKP’nin daha önce yaptığı reformda tutuklamayı zorlaştırmak için 2 yıldan az ceza gerektiren suçlarda tutuksuz yargılama ilkesi benimsendi. Konu İçişleri Bakanı’na hakaret olunca tutuklamama can sıktı. Bereket cumhurbaşkanına hakaret maddesi imdada yetişti.
Önceki reformla getirirken bu maddeyi, yeni reformda kaldırmak istiyorlar ama önceki reformu da incitmek istemiyorlar.
Çözümü bulmuş görünüyorlar. 2 yıl maddesini değiştirmeyecekler, hakaret suçlarının cezasını 2 yılın üstüne çıkaracaklar!
Üstelik de bunu “kişi onurunu korumada büyük devrim” diye sunacaklar!
Reformlarda çare tükenmez!
Reformun “büyük ve güzel” olacağı algısı yaratmaya uygun bölümlerden biri şu:
Çocuk dostu adliyeler geliyor!
En iyi çocuk dostu adliye, hiç çocuğun olmadığı adliyedir. Bakalım bunun içine ne koyacaklar.Yargının reforma değil, bağımsızlığa gereksinimi var. Halen yürürlükte bulunan yasalarla bile istenirse hukuk devleti işletilebilir. Son örnek Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine yönelik provokasyon... 2 öğrenci Kâbe figürlü bir görsel nedeniyle tutuklandı. Öğrencilerin ilk sorgulamada sevk edildikleri madde tutuksuz yargılanmayı gerektiren maddeydi. Eyvah, tutuklanmayacaklar! Hemen geri sardılar, sevk maddesini değiştirdiler. Bu anlayışı hangi reformla düzeltebilirsiniz?
AKP’nin yargıya yapacağı en büyük iyilik hiç dokunmamak olur. Yargı ve reform sözcükleri bir araya gelince insan ister istemez soruyor: Yargıya bir darbe daha mı? Anayasa Mahkemesi kararının bile uymak şart mı diye tartışıldığı bir ülkede yargıyı hangi reformla düzeltebilirsiniz?
...***
Cevher İlhan 2 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, "Gıdada “fahiş fiyat” çarpıtması..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Aylardır fahiş gıda fiyatlarını seyreden, şikâyetlere kulak asmayan, halkı bezdiren pahalılığı görmeyen bakanlar, nihayet Cumhurbaşkanı’nın “gıda fiyatlarındaki artış”tan bahsetmesi üzerine sanki yeni olmuş gibi derhal Gıda ve Tarımsal Ürün Piyasaları İzleme ve Değerlendirme Komitesi’ni topladılar ve yeni bir şeymiş gibi “erken uyarı sistemi” gündeme getirildi. Oysa sözü edilen “gıda komitesi” dört yıldır var. Zira 21 Şubat 2017’’de dönemin ekonomiden sorumlu Bakanı da “gıda komitesi’nin toplanıp bazı önlemleri aldığını söylemişti. Bu açıdan Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın “erken uyarı sistemi’nin oluşturulmasına ilişkin teknik altyapı çalışmaları komiteye sunuldu” açıklamasının hiçbir anlamı yok."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında tarladan markete - pazara fiyat artışları, mazota en yüksek oranda yüzde 70’lere varan ÖTV-KDV vergisinde, gübre fiyatlarındaki yüzde 84’ü bulan artıştan, yemden ilâca ve tohuma dövize bağlı ithal girdilere, elektrik ve doğalgaza iki katını aşan zam furyasından, müteahhitlere dolar garantili köprü, yol ve tünellere en son yüzde 26 zamla katlanan yüksek geçiş ücretlerinden kaynaklanıyor.
Kısacası, fahiş gıda fiyatları da, bütün uyarılara rağmen bile bile dayatılan tarım ve hayvancılığı tasfiyeye dayalı öngörüsüz “tarım politikası”nın sonucu
Son on sekiz yılda buğdayda yıllık üretim 20 milyon tonu aşmazken, 9 milyon 800 bin tonun ithalatla temini, yatırım, üretim ve istihdamdan yoksun rant ve inşaat ekonomisiyle Türkiye’nin ne denli girdaba sürüklendiğinin bâriz bir göstergesi.
Uzmanlar, tarladan pazara işleme, paketleme ve taşıma mâliyetini nazara veriyorlar. Mesela Osmangazi’de 468, Yavuz Sultan Selim’de 113 liraya varan geçiş ücretleriyle İzmir-İstanbul arası bir nakliyatın bedeli 1165 lirayı buluyor. Bundandır ki TÜİK’in taze sebze ve meyve enflasyonunu yüzde 33,9 bulmasına karşı gıda fiyatları kat kat üstünde yüzde 70, 80, hatta yüzde 100 zamlanmış.
Bu konuda yüksek girdi ve gıda fiyatlarını ithalatla düşürme politikasına karşı uyarıda bulunan tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım’ın “Girdi maliyetlerinin yükselmesi, üreticinin üretim yapmakta zorlanması, bazı ürünlerde üretimin azalması, nüfus artışına rağmen üretimin aynı oranda artmaması da önemli faktörler” tesbiti kayda değer. (VOA Türkçe, 21.1.21)
Özetle yüksek enflasyon, faiz ve dövizle muallel ekonomik buhranda, tahıldan sebze ve meyveye, buğdaydan samana, mercimekten nohuta, etten yağa bütün tarım ve gıda maddelerinin ithal edildiği vartada, krizle tükenen küçük esnaf “günâh keçisi” seçiliyor.
...***
Elif Çakır 2 Şubat tarihli Karar gazetesinde, "AK Parti iktidarı döneminde valiler, kaymakamlar, yargıçlar…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Bu ülkede tek partili dönem deyince akla ne geliyor? CHP geliyor. Düşünün, CHP’li il başkanları o zaman aynı zamanda o ilin valisi, belediye başkanı. Yaa demokrasinin tarihinde hangi gelişmiş ülkede veya gelişmekte olan ülkede bu var! Bunlar ancak otoriter veya totaliter rejimlerde olan olaylardır. Bu da CHP’ye yakışır, onun tarihinde var bunlar.”Bu sözler elbetteki Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait, 18 yıllık konuşma arşivinde bu sözlerin yüzlerce örneğini bulmak mümkün."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
28 Ocak 2010 tarihli grup toplantısında sarf etmişti bu sözleri.
Erdoğan’ın bu eleştirisinde haksız olduğu söylenebilir mi?
Tarihi çarpıttığı, tarihte olmayan bir şeyi gündeme getirdiği söylenebilir mi! Hayır...
Bunlar ‘Tek Parti’ döneminin gerçekleridir. Evet, valiler tek parti döneminde aynı zamanda CHP’nin de il başkanlarıydı. Ama bu bir süre devam etti. Hatta valilerin CHP il başkanı olduğu dönemde İçişleri Bakanı da aynı zamanda CHP’de Genel Sekreterdi. “Parti devleti” uygulamasıydı bu.
Valilerin partiler karşısında “tarafsız kamu görevlileri” olması gerektiğini savunmak ve bu amaçla eski “parti devleti” uygulamasını eleştirmek tabii doğrudur ve gereklidir.
Ama Sayın Erdoğan başta valiler, kamu görevlilerinin partiler karşısında tarafsız olmasını mı savunuyor? Kamu görevlerine yaptığı atamalar ve uygulamalar böyle mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek parti devrini sık sık gündeme getirmesindeki amacı dindar kesime sürekli Tek Parti Dönemi’nin uygulamalarını hatırlatmak ve unutturmamak.
Sadece Tek Parti dönemi de değil; tüp, yağ kuyruklarının olduğu 1970’li yıllar da, başörtüsü adaletsizliğinin yaşandığı 28 Şubat dönemi de unutulmasın istiyor.
Sayın Erdoğan’ın partisi 18 yıldır iktidarda olmasına rağmen o, sanki partisi iktidara dün gelmiş gibi davranıyor.
Tek Parti döneminde valiler, kaymakamlar, yargıçlar partizandı; 80 yıl geçse bile unutulmuyor. On yıllar sonra bugünlerin tarihi yazıldığında “AK Parti döneminde” diye belirtilmeyecek mi?!