Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Bakanlık topu kooperatiflere, kooperatifler de hükümete atıyor: Çiftçiyi duyan yok
Karar:
İngiltere'de korkutan araştırma! Uzun korona geçiren çocuklarda felç riski
Star:
Şentop'tan Boğaziçi açıklaması: Buna devlet müsaade etmez
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 7 Şubat tarihli Karar gazetesinde, "Üniversite nereye?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Boğaziçi Üniversitesi’nde iki yeni fakülte kuruluyor. Biri hukuk, öbürü iletişim fakültesi. Kararı Cumhurbaşkanı verdi. BOÜ’de bu iki fakülteye ihtiyaç olduğunu belirten akademik bir rapor var mı? Türkiye’nin de yeni bir hukuk fakültesine ihtiyacı yoktur, hatta mevcutların bazılarını kapatmak gerekmektedir. Hal böyle iken BOÜ’de ve bir yıl önce kurulan Ankara Bilim Üniversitesi’nde hukuk fakülteleri açılıyor!"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:
...***
BOÜ’de durup dururken bir hukuk, bir iletişim fakültesi açmanın siyasetten başka hiçbir akademik gerekçesi gözükmüyor.
Bu iktidarın üniversite-fakülte açma politikasının nelere yol açtığını görmek bakımından Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün şu sözleri belge niteliğindir:
“Bir tane profesör, 8 tane yeni akademi dünyasına katılmış meslektaşımızın olduğu bir yerde hukuk fakültesi tabelasının asılması, o tabelanın altından geçmek gerçekten bizim için üzücüdür…” (13 Şubat 2020)
Madem böyle, bu fakülteler niye açıldı? Kaliteyi, akademik değerleri hiç düşünmeden sadece “açıkta öğrenci bırakmadık” diyerek oy almak için…
Niye hâlâ yeni hukuk fakülteleri açılıyor?
BOÜ’deki amaç belli: Yeni rektöre destek olacak, siyaseten iktidar yanlısı iki fakülte kadrosuyla bu yönde ilk adımları atmak…
Sırada ne var? Öğretim üyelerinin şuraya buraya atanması, yerlerine şuradan buradan ama “bizden” isimlerin getirilmesi mi?
Halbuki bilime, üniversiteye saygının ilk şartı, sizden-bizden diye bakmamak, sadece akademik kıstaslar açısından bakmaktır.
Prof. Kemal Gözler’in tespitleri son derece önemlidir: Türkiye’de 2019 itibariyle hukuk fakültelerinden 21’inin dekanı hukukçu değildir! Bakan Gül’ün deyişiyle “bir profesör 8 tane yeni akademi dünyasına katılmış meslektaşımızın” bulunduğu bir hukuk fakültesine kimi dekan yapabilirsiniz ki?!
Hukukçu olmayan 21 hukuk dekanının 4’ü ilahiyatçı, kalanları işletme, veteriner, tıp, ziraat gibi alanlardan profesörler.
Dekanı hukukçu olmayan hukuk fakültelerinin hepsi nispeten taze fakültelerdir; 2000’den sonra kurulmuş veya 2000’den sonra öğrenci almaya başlamış hukuk fakülteleri…
Oy için çok sayıda hukuk fakültesi tabelası taşıyan binalar inşa edilmiş, hukuk öğrencilerinin sayısı 83 bini bulmuştur! Bizzat Adalet bakanı “tabelaya bakmayın” diye uyarıyor!
Yetmedi, bir de BOÜ’de hukuk fakültesi açıyoruz!.. Siyasi olduğu apaçık belli
‘Milli ve yerli’ kavramı kültürel bir zenginlik ve çeşitlenme değil, siyasi bir tasfiye sloganı olarak kullanılıyor. “Bizden”ler milli ve yerlidir sadece!
...***
Faruk Çakır 7 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, " Kötü emsal mi oldu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’nin dertleri var ve bu dertler ancak konuşularak, tartışılarak aşılabilir. ‘Dert yok’ gibi davranmak, ikazları ve itirazları sürekli kulak ardı etmek kimseye bir fayda sağlamaz. Maalesef, idarecilerimiz itirazları dikkate almayarak bu noktada iyi bir imtihan vermiyorlar. Çok sık rastlanan hatalardan biri de, geçmiş yıllarda yaşanan ‘kötü’lüklerin artık emsal kabul edilmesi ve günümüzdeki yanlışların ‘eski yanlış’larla savunulmaya çalışılmasıdır. Meselâ, yaşanan bir haksızlık ya da hukuksuzluktan bahsedip, “Bu yanlışlar yapılmasın” denildiğinde; yüz dereden bahane getirilip, “İyi 20 yıl önce, 40 yıl önce, 60 yıl önce filan zamanda da bundan daha büyük yanlışlar, hukuksuzluklar yapılmıştı” deniliyor. Üstelik bu beyanlar Türkiye’yi idare eden en üst seviyedeki siyasetçi ve bürokratlara ait."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu yanlış anlayış o derece yerleşmiş durumda ki, “Filancılar 28 Şubat sürecinde ‘bize’ şu kadar haksızlık yaptı. Bizi ya da çocuğumuzu istedikleri okullarda okutmadılar. Ticaretimize mani oldular” gibi kulağa hoş gelen tesbitlerden yola çıkarak, “O halde ‘biz’ de şimdi onlara bu haksızlıkları yapabiliriz” diyorlar. Bu anlayış, “kötünün emsal alınması” anlamına gelmez mi? Peki, kötü emsal alınabilir mi? Filancıların geçmiş yıllarda yaptığı haksızlığı, hukuksuzluğu, adaletsizliği şimdi ‘siz’ler yaparsanız ‘onlar’dan ne farkınız kalır?
Bu noktada ‘ehil insanlara, akil adamlara’ büyük iş düşüyor. Gerçi idarecilerin ‘akil adamlar’ı dinlemek gibi bir alışkanlığı da kalmamış, ama yine de doğruları ifade etmekte fayda var. Milletin ve memleketin menfaatini düşünenler ‘kalıcı ve doğru bilgi’leri her fırsatta dile getirmeli ve bu yanlış anlayışın millet nezdinde temel bulmasına mani olmalıdır. Kötülerin ve kötülüklerin emsal alınması, kötülüklere karşılık olarak ‘misliyle karşılık vermek’ ülkemizi iyi bir noktaya götürmez.
İşin temelinde adalet olmalı. Zalimlere karşı da, haksızlıklara karşı da, hukuksuzluklara karşı da gerçek adaletle karşılık vermek Türkiye’nin önünü ve ufkunu açar ve açacaktır. Başka anlayışlarla ülkemizi iyi noktalara götürmek mümkün değil.
...***
Alev Coşkun 7 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Siyasette hareketlilik"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Geçen hafta başında, AKP MYK ve bakanlar kurulu birleşik toplantısı yapıldı. Toplantı çıkışında Erdoğan bir açıklama yaptı ve “Belli ki Türkiye’nin yeni bir anayasayı tartışmasının vakti gelmiştir. Bu çalışmanın milletin gözünün önünde ve temsilcilerin tamamının katılmasıyla gerçekleştirilmesi ve milletin takdirine sunulması gerekir” dedi. Bu anayasa çalışmalarına muhalefet partilerinin de katılmasını ve destek vermelerini istedi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Erdoğan’ın ardından konuşan Adalet Bakanı Gül, “Bu ülkede darbe anayasalarının tortularını milletimizle ortadan kaldıracağız. Yeni ve sivil bir anayasayı milletimizle yapacağız” dedi.
Şu an yürürlükte olan 1982 Anayasası, halkoylamasında yüzde 91.4 oranıyla kabul edilmiş, bugüne kadar 20 kez değiştirilmiş ve tüm anayasada TBMM tarafından değişik tarihlerde 184 değişiklik yapılmıştır.
Erdoğan, bu yeni anayasa adımı ile ne yapmak istiyor?
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ne olacaktır?
Anayasanın ilk üç maddesine dokunulacak mıdır?
Cumhurbaşkanı seçilmek için aranan 50+1 oranında bir değişikliğe gidilecek mi? Çok tartışmalı ve büyük eleştiri alan “partili cumhurbaşkanlığı” konusunda bir değişiklik olacak mıdır?
Bu anayasa konusu nereden çıktı? Yandaş basından satır aralarından öğrendiğimize göre, bu anayasa çalışmalarının arkasında uzun süredir çalışan iki isim var.
Bu isimlerden biri, bir dönem ünlü para spekülatörü Soros’un Türkiye temsilcisi gibi çalışan Can Paker ve Erdoğan’a çok yakın isimlerden Mehmet Uçum var. Bu iki isim, Türkiye’yi yeniden anayasa değişikliğine götürecek süreç için çalışıyorlar.
Sivil anayasa, “darbe edebiyatı” bu mutfaktan çıkıyor. Sloganları şöyle:
- Daha demokratik bir anayasa...
- Özgürlükler genişletilecek...
- Türkiye, darbe anayasasından kurtulacak...
Bilindiği gibi son anayasa değişikliği 16 Nisan 2017’de yapılan referandumla gerçekleştirildi. Bu değişiklikle parlamenter demokrasinin temel ilkeleri zedelendi, “kuvvetler ayrılığı ilkesi” ortadan kalktı.
Parlamenter sistemin temeli olan “bütçe yapma hakkı” Meclis’ten alındı.
Bakanlar kurulu sona erdi. Yerine Saray’a bağlı bakan memurlar getirildi.
Meclis’in denetleme yetkisi elinden alındı.
Her şeye egemen tek kişi Cumhurbaşkanı oldu. Medyada birçok yazarın belirttiği gibi “şahsım devleti” oluştu.
Son anketler, AKP’nin oy kaybettiğini gösteriyor. Ancak Erdoğan, kişisel oy oranını yine de koruyor. Bu durumda, “Erdoğan yeniden parlamenter sisteme dönmek ister mi” sorusu ortaya çıkıyor.
AKP içinde bir grubun, yeni anayasa ihtiyacı diye ortaya atılan istemlerin toplumsal karşılığının olmadığını, toplumun bugünlerde değişik ve farklı öncelikleri bulunduğunu ileriye sürdükleri belirtiliyor.