Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İstanbul'da Kovid-19 tedbirleri adeta unutuldu!
Yeniasya:
Polis şiddeti, provoke ediyor
Star:
AB'de Rusya çatlağı! Borrell'in istifasını istediler
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Ocaktan 8 Şubat tarihli Karar gazetesinde, “Bizden olmayan herkese haddini bildirmeli miyiz?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bundan 20-30 yıl sonra gelecek nesiller bugünlere dönüp baktıklarında Türkiye’nin heba edilen imkanları, kaybedilen zamanı ve boşa harcanan enerjisi için hayıflanacaklardır. Çünkü öylesine bir “siyasi buhran” yaşıyoruz ki iktidarımızı tahkim yolunda kendimizi hiçbir ahlaki ilkeyle bağlı saymıyoruz, bu yüzden nesillerimizi feda ediyoruz, başkalarının vicdanları yaralanırken bizim vicdanımız hep sapasağlam kalıyor...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu cümlelerin fazlaca umutsuzluk ifade ettiğinin farkındayım, ama son günlerde gençlere, kadınlara, kısacası insanlara karşı yapılan nezaketsizlikleri görüp de umutsuzluğa kapılmamak, kahrolmamak mümkün mü...
Siyasette, toplumda giderek derinleşen ahlaki çürümenin hepimizi tehdit eder hale gelmesi karşısında insanın çığlık çığlığa “Nasıl bir ülke burası Allah aşkına” diyerek isyan edesi geliyor, ama bu çözüm değil, önce kendimizden başlayarak tek tek her birimiz insan olmanın erdemini keşfedemezsek, yarın hepimiz için çok geç olabilir...
Müslüman duyarlığından ve dinin ihsan ahlakından uzaklaştığımız için “bizden olmayanlar” diye ötekileştirdiğimiz insanları ‘ajan’, ‘hain’, hatta ‘gavur’ olarak aşağılamakta bir beis görmüyoruz. Bu öylesine yürek yakıcı bir durum ki hiçbir hukuksal normla izahı yapılamayacak bir şekilde 1196 gündür tutuklu bulunan iş insanı Osman Kavala’nın eşi ve değerli romancımız Tarık Buğra’nın kızı değerli bilim insanı Ayşe Buğra için “Soros’un adeta temsilcisi olan kişinin karısı...” ifadesini kullanmaktan hicap duymuyoruz.
Talihsizliğe bakın ki yıllarca 28 Şubat’ın tehdit diline karşı mücadele verenlerin iktidarında İçişleri Bakan Yardımcısı zat “Kimse devletin gücünü sınamasın” diyerek, 28 Şubat’ı bile aratacak bir üslupla Boğaziçi Üniversitesi’nde “kayyım” rektörü protesto eden öğrencileri tehdit edebiliyor. Kuşkusuz bu bakan yardımcısı sadece sözle tehdit etmekle kalmıyor, Anayasa’nın 34. Maddesindeki “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” açık hükmüne rağmen, şarkılarla, türkülerle, protesto gösterisi yapan gençlere devletin coplu, kelepçeli, tomalı, nezarethaneli gücünü kullanmaktan da çekinmiyor.
Hukukun üstünlüğü, özgürlük ve şeffaflık vaadiyle yola çıkan partinin savruluş hikayesi bir ibret vesikası niteliği taşımaktadır. Şimdi geldiğimiz noktadan geriye dönüp baktığımda, özellikle 28 Şubat’ın o baskı günlerinde özgürlüklerle ilgili yazdığım yazıları hüzünle seyrediyorum.
…***
Mehmet Kara 8 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Yeni anayasa tartışması” nereden çıktı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İki buçuk senesini dolduran Türk tipi partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bir çok “arızası” ortaya çıkınca gerek Millet İttifakını oluşturan partiler gerekse de yeni kurulan partiler güçlendirilmiş ve iyileştirilmiş parlamenter sistem üzerinde taslaklarını hazırlamaya başladılar. Hazırlanan bu taslaklar karşılıklı ziyaretlerde partiler birbirine anlatmaya ve ortak bir metin üzerinde uzlaşmaya çalışıyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu ziyaretler çoğalınca, ekonomi, pandemi ve sistemin eksikliklerinden oluşan sıkıntılar da ortaya çıkmaya başlayınca AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yeni bir anayasayı tartışmanın vakti geldi” diyerek bir çıkış yaptı. Ardından Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı Bahçeli “sınırsız desteğini” açıkladı.
Öncelikle şunu söylemekte fayda var: Mevcut Anayasa’nın hükmüne göre Anayasa teklifini TBMM’ye sunmak için “üye tam sayısının üçte bir çoğunluğu yani 200 milletvekili imzası” yeterli. Ancak, anayasa değişikliği teklifi kabulü için “üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu yani 400 vekil kabulü” gerekiyor. TBMM’de “üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu yani 360 vekil kabulü” olursa da anayasa değişikliği halk oylamasına sunulabiliyor.
Cumhur İttifakı içerisinde AKP’nin 289, MHP’nin 48 oyu var. Yani toplamda 337 oy ediyor. Bu durumda bırakın teklifin halk oylamasına sunulacak oya ulaşmasını Meclis’ten geçmesi için gerekli oy miktarına dahi erişilemiyor. Aynı durum Millet İttifakı içinde geçerli. İki tarafın da mutlaka ittifak dışındaki başka partilerin oylarına da ihtiyacı var. Şu anda görülen o ki teklifin Meclis’ten geçmesi imkânsız.
Peki, neden böyle bir gündem ortaya atıldı? İlk akla gelen gündemi değiştirme ya da muhalefet partilerinin parlamenter sistemle ilgili çalışmalarını gölgelemek adına çıkarılması.
İktidara yakın gazetecilerden Engin Ardıç, “Cumhurbaşkanımızın bu alanda çok usta olduğu, gündem değiştirmeye çalışan bazı küçük insanların da nal toplayarak geldikleri bilinir. Şimdi de bomba gibi bir ‘yeni anayasa’ teklifi attı ortaya. Bu elbette muhalefetin temcit pilavı gibi koyup kaldırdığı ‘parlamenter sisteme dönüş’ olmayacaktır. Başkanlık sisteminin bir anlamda ‘konsolidasyonu’ olacaktır” diyerek de bunu açık etti. (Sabah, 3.2.2021)
AKP yeni anayasa meselesini ilk defa gündeme getirmiyor. Mevcut anayasa için zamanında iki defa değişikliğe gidildi. Ama çözüm olmadı. 12 Eylül darbesinin ürünü olan anayasaya ancak yeni yamalar atılabildi.
2011 seçimleri sonucunda Meclis tablosunda hiçbir parti tek başına yeni anayasayı yapacak sayıya (o dönemde 367 mv) ulaşamayınca en az iki partinin bir araya gelmesi ile yeni bir anayasa yapılabileceği ortaya çıkmıştı.
Bu da olmayınca dönemin Meclis Başkanı Cemil Çiçek, yeni anayasa konusunda inisiyatifi ele almış ve her partiden üç temsilciden oluşan TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu kurulmuştu. Başkanlığını Çiçek’in yaptığı komisyon aylarca çalışmış, ama bir sonuç alınamamıştı. Ancak 60 madde üzerinde anlaşılabilmişti. Bu maddelerde aslında anayasanın demokrat ve sivil olmasını sağlayacak yeterlilikte maddeler olmamıştı. AKP’nin sadece bu maddeleri değiştirmesi yönündeki beyanları olsa da o gün için kabul görmemişti.
…***
Mehmet Faraç 8 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İşte Türkiye'nin yükselen partisi!!!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“31 Mart 2019'daki yerel seçimlerde, özellikle büyük kentlerde AKP'ye darbe vuran sonuçlar tek partinin ya da kişinin başarısı değildi... 2002'den 2019'a kadar AKP karşısında bir başarı elde edemeyen ana muhalefet partisi, siyasetin ittifaklara bölünmesiyle çıtayı yükseltebildi, yerel seçimlerde ise ancak güçbirliğiyle başarı elde edebildi...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İzmir'i saymazsanız, özellikle Ankara ve İstanbul'dan sonra Adana Mersin, Hatay, Antalya gibi kentlerde CHP'nin seçimleri alması yalnızca AKP'nin son yıllarda yaşadığı erozyondan kaynaklanmadı...
İzmir dışındaki büyük kentlerde Millet İttifakı'nın etkisi sadece CHP ve İYİ Parti'nin oylarıyla da büyümedi...
Bu bölgelerde, seçimlere girmeyen HDP'nin dışında, Saadet Partisi çevresindeki muhafazakar seçmen, bazı tarikat ve cemaatlerle kimi sağ ve sol çizgideki partilerin ve yıllardır sandığa gitmeyen kararsızlarla protestocuların, hatta küçük çapta da olsa kızgın AKP'lilerin desteğiyle Erdoğan'a bir yenilgi yaşatıldı...
Aynı zamanda 23 Haziran 2019 seçimindeki başarı da, kendini mucit zanneden şahısların- siyasetçilerin- grupların değil, AKP'ye öfkenin yoğunlaştığı "ortam" ve "koşullar"ın, "güçbirliği"yle aşılmasının sonucuydu...
Peki; 2019'daki yerel seçimlerde oluşan ittifak gücü etkisini hala sürdürüyor mu ve siyasetin genel gidişatı neleri haber veriyor?.
Her ne kadar Türkiye'de anketçlik bir yanıltma-yönlendirme-rant ticaretine dönüşse de, AKP'nin erozyon yaşadığını görmek için de araştırma şirketlerinin çelişkili-taraflı-çoğu isabetsiz anketlerine ihtiyaç kalmıyor...
Çünkü ortada Erdoğan ve partisi için bir erozyon tablosu var ve bunu görmemek için sadece kör ve sağır değil, aynı zamanda da aptal olmak gerekiyor...
Ancak AKP'deki erozyonun tek nedeni 18 yıllık iktidarın yol açtığı siyasi yıpranmışlık değil...
Ülke kötü yönetiliyor, devlet kadrolarında liyakat yerle bir edilmiş, istihdamdaki haksızlık AKP seçmelerinin bile tepkisine yol açıyor...
Yolsuzluklar, yap-işlet-devret rezaletinin sonuçları, özelleştirme talanı, işsizlik ve siyanürle toplu intiharlara bile yol açan sosyal patlamalar da milyonları sarsıyor...
Son olarak Corona salgınıyla birlikte yaşanan sosyal çöküş ve bunun yol açtığı ekonomik tahribat toplumun büyük kesiminde infal yaratıyor, bu çıkmazlar AKP'yi eritiyor ve de giderek daha fazla ürkütüyor...