Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İktidar kanadı seçim yasaları üzerinde çalışmalar yürütüyor: ‘Cumhur’ çıkmazda
Star:
''Pençe Kartal-2 Harekatı''nda PKK'ya ağır darbe! Bakan Akar: Bölge kontrol altına alındı
Karar:
Vaka sayısı iyileşenleri yeniden geçti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ahmet Battal, 13 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, "MHP, yasaların anası"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Başlık aslında “MHP’nin anayasası” olacaktı. Ama biraz daha düşününce doğrusunun bu olduğunu anladık. Size de anlatmaya çalışalım. Cumhur ittifakı, reylerindeki düşüşü azaltabilmek için bir gündem oluşturma çabasında. Bu sebeple, olamayacağını bile bile, bir “yeni anayasa”dan söz ediyorlar. Yoksa gerçekten “yeni” Anayasa diye bir dertleri yok. Şuradan da belli: Mevcut Anayasadaki iki husus “kırmızı çizgi” olacakmış. Birincisi ilk dört madde ve ikincisi de “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” dedikleri ucube."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Öncelikle sık sık yazdığımızı tekrar söyleyelim. Kısa vadede AKP’yi iktidarda tutuyormuş gibi görünen CHS aslında Erdoğan sonrası için kurgulandı.
Bu sistem MHP’yi tahterevallinin merkezine bastırdı ve ideolojik devlet iktidarını MHP’ye verdi.
Kürtleri ve Kürt oylarını meşrû siyasetin dışına itmeyi başardığı sürece MHP iktidarda kalacak. Yani bu sistem sayesinde MHP ideolojik olarak hep iktidar.
MHP reyle iktidar olamayacağını eskiden beri çok iyi biliyor.
Bu sebeple MHP için “görünüşte iktidar” kimin elinde olursa olsun fark etmiyor.
MHP tahterevallide ayağını kimden yana uzatırsa onun tarafını ağır bastıracak ve onun “görünüşte iktidar”ını destekleyip kendi “derin iktidar”ını sağlamlaştıracak bir statüye ve güce erişti. Onu kaybetmek istemiyor.
Böylece Türkiye Cumhuriyeti bu denklem devam ettiği sürece “Kürtlerin de Cumhuriyeti” olamayacak. Bu kavga hep sürecek.
Öte yandan bu kırmızı çizgi yeni Anayasanın olamayacağının da garantisi.
Zira muhalefet partileri ve muhalefete konsolide olmuş reylerin cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yer alacağı bir anayasaya evet demeyeceği açık.
Bu durumda AKMHP’nin TBMM’de anayasayı referandumlu ya da referandumsuz değiştirecek bir çoğunluğa ulaşması mümkün görünmüyor.
Referandumlu değişiklik için yeterli beşte üçlük çoğunluğa transferler ve “bölme/yutma” manevralarıyla ulaşsalar bile, bilhassa bu manevraları da yaptıktan sonra, milletten yüzde ellilik bir destek bulmaları tamamen hayal. 2011’deki yeni Anayasa rüzgârının bir benzerini de yakalama şansları yok.
Dolayısıyla ölü bir proje.
İşte MHP ideolojisinin ana damarını ya da çekim merkezini oluşturan bu belirsiz, ama belirli kavram MHP’ye lazım.
Hem, Türk milliyetçisi MHP’nin; Türk milliyetçilerinin yaptığı darbe ile de Devletin her köşesine “Türk Milliyetçiliği” çivisi çakan 12 Eylül Anayasası ile de gerçekte bir derdi yok ki!
Tek derdi “görünüşte iktidar” sahipleri sayesinde kendi “ideolojik iktidarı”nı sürdürmek. Ve maalesef başarıyor. Şimdilik.
...***
Remzi Özdemir 13 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Evden çalışma sömürüsü"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Koronavirüs ilk ortaya çıktığında bir cümle kullanılmıştı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!Gerçekten de hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını yavaş yavaş görüyoruz. Dünya hızla her şeyini dijitale teslim etmeye başladı. Artık ekmeği bile internet üzerinden almaya başladık bile. Büyük fabrika ve üretim hariç birçok iş alanı artık ofis hayatını tamamen terk etti. İstanbul'da eskiden insanlar iyi bir getiri sağlamak için hep dükkân ve ofis satın almak isterdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ömür boyu garanti görülürdü. Ama korona bize gösterdi ki, artık bu ofisler hiçbir işe yaramıyor. İstanbul'da boş ofis sayısında adeta patlama var.Şirketler ofis hayatından vazgeçip, personeline bir tablet veya notebook verip evinden çalıştırmaya başladı.İlk bakışta çok güzel görünüyor.İşe gitmeden evde oturduğun yerde çalışmak. Giyinmek, süslenmek ve daha birçok maliyet yok olacak.Ancak günler geçtikçe olayın hiç de öyle olmadığı ortaya çıktı.En azından Türkiye'de durum bu.Türkiye'de evden çalışma modeline ilk geçen bankalar oldu. Bankalar binlerce personelini şube ve genel müdürlükten çekerek evlerinden çalıştırmaya başladı.Bankacılar ilk günlerde evden çalışmak için adeta can attılar. Sonra gördüler ki, bu iş evden yapılacak gibi değil.Çünkü evde ekran başına mahkûm edilen personelden sanki, her şey normalmiş gibi performans istendi.Şu kadar kredi vereceksin, şu kadar kredi kartı satıp, şu kadar sigorta yapacaksın. Tabii ki bir de otomatik ödeme faturaları bulacaksın.Bunu evden nasıl yapacaksın?Orası bankayı ilgilendirmiyor! Çalışmak istiyorsan bunları yapmak zorundasın. Yoksa işten çıkartma yasak olmasına rağmen yine de işten çıkartırım diyor bankalar.Nitekim 12 aylık mali raporlarında gördük ki, yasağa rağmen binlerce bankacı işten çıkartılmış.Bankalar bu arkalarında yabancı sermaye var. Biraz üzerine gittiğin zaman "Türkiye'den giderim" diye tehdit ediyor.Bugün yurt dışından gelecek olan 1 dolara bile ihtiyacı olan, kasası bomboş Türkiye, bu bankaların ahlaksız ticaretine maalesef fazla ses çıkartamıyor.Evden çalışma modelinde bir de çalışanların özlük hakkı kaybı var. Bankalar şubede elektrik, telefon, su ve benzeri ofis maliyetinden kurtulurken, bunu personelin üzerine yıkıyor.Nasıl olsa evde ya…Bir de personelin boğazına göz diken ahlaksız bankalar var. İş sözleşmesi gereği personele her ay belirli miktar yemek parası ödemek zorunda olan bankalardan bazıları bu ücreti ödememeye başladı.Sanki personel evdeyken yemek yemeyecek.Buradan yine Türkiye 3. dünya ülkesi konumuna düşüyor. Mevcut iş yasalarının acil güncellenip, evde çalışma modelinin belirli bir disiplin altına alınması lazım.
...***
Abdülkadir Özkan, 13 Şubat tarihli Milli gazetede, "Geleceğimizi hâlâ Avrupa’da mı görüyoruz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Dünkü gazetelerde yer alan bazı haberleri kısaca aktarmak, ondan sonra da sormak istiyorum, “Geleceğimizi hâlâ Avrupa’da görüyor muyuz?” Başlığa aldığım sözler 13 Ocak tarihli bazı gazetelerde aynen yer almıştı. Konuşmanın özünü, “Onca haksızlığa rağmen üyelik hedefimizden vazgeçmedik. Millet olarak geleceği Avrupa’da görüyoruz” cümleleri oluşturuyordu. Aslında bu sözler millet olarak yabancısı olduğumuz sözler değildi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu ülkede uzun yıllardan beri iktidarlar Avrupa Birliği üyeliğini erişilmesi gereken bir hedef olarak gördüler ve millete öyle takdim ettiler. Yani, AB üyeliği sevdası sadece Sayın Erdoğan’a ait bir hedef değil. Kaldı ki, derdim ne Avrupa Birliği’ni ulaşılması gereken hedef olarak belirlemiş olan yöneticileri eleştirmek değil. Sadece biz ne yaparsak yapalım, ne kadar haksızlığa uğrarsak uğrayalım Avrupalıların Haçlı zihniyetinden vazgeçmedikleri, bundan sonra da geçmeyeceklerine dikkat çekmek, bunun için aynı gün çıkan üç haberi özet olarak aktarmak istiyorum. Böylece dikkatten kaçmışlarsa hatırlamakta ve bir arada değerlendirmekte yarar var diye düşünüyorum. İlk haber gazetede, “Hollanda fişini çekiyordu” başlığı altında yer aldı ve özetle şöyle deniyordu:
“Hollanda yoğun bakımda koronavirüs tedavisi gören Selahattin Kandaz’ı ölüme terk etti. Kandaz’ın kızı Müberra Kandaz’ın yardım çığlığına kayıtsız kalmayan Sağlık Bakanlığı Selahattin Kandaz’ı ambulans uçakla Türkiye’ye getirdi.”
İkinci haber de yine AB ülkeleri ile ilgili ve “Avrupa’da bir yılda, 138 Türk çocuğunu zorla devşirdiler” başlığı altında yer alıyordu ve özetle şöyle deniyordu:
“Avrupa, çocukların kendi ebeveynleri yanında yetiştirilme hakkını ihlal ediyor. Türkiye kökenli binlerce çocuk ailelerinden zorla alınarak Hristiyan ailelere verildi.”
Bunu çocuk sevgileri sebebiyle değil, çocukları köklerinden kopartarak Hristiyanlaştırmak için yaptıklarını söylemeye gerek var mı?
Kısaca aktarmak istediğim bir diğer haber de gazetede, “Soykırımı seyreden askere ödül” başlığı altında yer aldı. Haberin içeriği özetle şöyleydi:
“Hollanda hükümeti, Srebrenitsa’daki katliama müdahale edecek yerde yalnızca seyirci kalan askerlerini 26 yıl sonra skandal bir kararla ödüllendirdi.
Hollanda Savunma Bakanlığı, ‘Ön cephedeki askerlerin kişisel ve sosyal olarak yaşadıkları tecrübelerin ağır faturasını ödedikleri’ gerekçesiyle askerlere ‘jest ve takdir göstergesi’ olarak beşer bin Euro ödeme kararı aldı.”