Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: İktidar, Gara’dan yola çıkarak dokunulmazlık dosyalarını indirecek
Karar:
Aşıda çözüm ortak üretim
Star:
Biden'dan Prens Selman'a soğuk duş! Muhatabımız Kral Selman
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Balbay 16 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Anayasayı yıkıp üstüne çökmek!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AKP’nin TMBB Grup Başkanvekili Cahit Özkan nasıl bir anayasa istediklerini manşetten duyurdu: “Kurucu bir anayasa…” AKP korosu da devamını getirdi:“1921 anayasası gibi…” “Kurucu” derken mevcudu çökerttiklerini ya da kullanılmaz hale getirdiklerini de ilan etmiş oluyorlar. 1921 derken de 1923’te ilan edilmiş cumhuriyeti yok saydıklarını açığa çıkarmış oluyorlar. 4 Şubat’taki “gündem”de sormuştuk: Anayasa mı kaldı? Sonrasındaki açıklamalarla yanıtı verdiler:“Kalmadı… Bütün kurumları ve kuralları yıktık… Şimdi neyi nasıl yapacağız ona bakıyoruz...” Cahit Özkan Silivri yargılamaları sürecinde FETÖ medyasının itibar ettiği “hukukçulardan” biriydi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yeri gelmişken vurgulayalım; Silivri yargılamaları önce medyada yapılıyordu. Gerekli infazın ardından spor salonundan bozma mahkemeler verilmiş olan kararı veriyordu.
O yargılamalar tarihin arşivine henüz bütün yönleriyle girmedi. Döneme özgü kurulan “FETÖ’cü toplum kuruluşları” da yargılamaların medyayı tamamlayan parçasıydı. Kurdurulmuş dernekler yüzyılın davası üzerine derin analizler yapıyor, “Zaman”e medyası da bunu kamuoyuna ulaştırıyordu. Buna ilişkin pek çok örnek var ama birini paylaşmadan geçemeyeceğiz.
Prof. Dr. Mehmet Haberal tutukluluğun uzaması, Silivri mahkemelerinin özgürlük taleplerine kapısını kapatması üzerine Yargıtay’a başvurdu. Yargıtay başvuruyu inceledi. Prof. Haberal’ı haklı buldu. O günün yasalarına göre bunun anlamı şuydu:
Haberal mağdur olmuştur. Bu mağduriyetin tazminatını kararı veren yerel yargıçları ödeyecektir…
Vayy sen misin bu kararı veren… Cahit Özkan ve etrafındaki bur grup, “hukukçular” olarak buna ateş püskürmüştü. Heykeli dikilecek yargıçlar nasıl olur da tazminat ödemek zorunda kalırdı.
Cahit Özkangillerin bu özgürlük öfkesine tabii ki AKP de kayıtsız kalmadı. Mahkemelerin Haberal’ı tahliye etmesini önlemek, yargıçların tazminat ödememesini sağlamak için gece yarısı yasa çıkardılar. Böylesi durumlarda tazminatın kararı veren yargıçlar tarafından değil devlet tarafından ödeneceğine dair yasayı apar topar Meclis’ten geçirdiler.
Böylece yargıçlar “tutukluluğun devamına” kararını hiçbir sorumluluk almadan vermeye devam ettiler.
...***
Cevher İlhan 16 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde " Aşı işi de algıyla yürütülüyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’de bütün ağırlığıyla süren salgında vatandaşlara yeterli mali desteğin yapılamamasının yanısıra yetersiz aşı tedârikiyle eksik aşılama başarısızlığı da karambola getiriliyor. Aralık başında tumturaklı söylemlerle “50 milyon doz aşı gelecek ve ay sonunda on milyon kişi aşılanacak” denildi. Türkiye’nin on yedi aşı üretim projesinin olduğu ileri sürüldü. Ne var ki “iktidara ilişik medya”da “dünyada üçüncüyüz” propagandası yapılırken birçok ülkede nüfusun iki katı aşıyı teminle on milyonlarca vatandaş aşılanırken Türkiye’ye ancak beş milyona yetecek aşı gelmiş. Ve bir tek yüzde 50.6 etkisi olduğu kaydedilen “Çin aşısı”na kalınmış."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Sağlık Bakanı’nın açıklamalarına bakılırsa şimdiye kadar nüfusun yüzde 90’ı aşılanmış olacaktı.
Ancak on üç milyon aşının geldiği söylenirken, şeffaflığın olmadığı ortamda kaç paraya kaç doz aşının getirildiği, ne kadar ödendiği, Türkiye’nin ihtiyacını karşılayacak aşı miktarının ne kadarının bağlantısının ve sözleşmenin yapıldığı bilinmiyor.
En son 100 milyondan fazla aşı için anlaşmaların tamamlandığını ifade eden Bakan’ın, “başka ülke ve firmalar nezdinde sakınca doğurduğu” gerekçesiyle “bundan sonra gelen aşı miktarı açıklanmayacak” sözleriyle ne kadar aşı geleceği bilgilerini vermekten kaçınması, aşı temini ve fiyatlarının gizlenmesi vatandaşları daha da işkillendiriyor; “neler oluyor?” diye sorduruyor.
Belli ki talan edilen ekonomide hükûmet, çok iddialı olduğu aşıya da para ayırabilmiş değil.
Diğer yandan “yandaş medya”da “sıra yaşlılarda”, “evde aşı başladı” manşetleriyle 83 milyonluk ülkede “aşıda bir milyonu geçtik!” garabeti sergileniyor.
“Günde 1.5 milyon kişi aşılanacak” vaadine karşılık Bakan günlük 500 bin aşıdan bahsediyor; ancak günde 115 bin aşılama ile şimdiye kadar en az 9-10 milyon vatandaşın aşılanması gerekirken, 10 binlere düşen yavaşlamayla birinci doz aşılanların 3 milyon 834 binde kalması, gerekli aşının getirilemediği vakıasını ortaya koyarken, bu hızla aşılamanın en az iki yıl süreceği bildiriliyor.
Bu haliyle Türkiye’de devlet salgınla mücadelede dünyada halkına en az destek veren ülke. Birçok ülke vatandaşlarına gayr-ı safi milli hasılalarının yüzde 13’ünden yüzde 19’a varan ve on milyarlarca doları bulan desteği sürdürürken, Türkiye yüzde 1.1’de kalmış. Doğrudan destek 8.5 milyarda kalmış; bunun 2.5 milyar lirası IBAN’la halktan toplanan paralardan. Ekonomistler, binlerce lira kira ödeyen esnaf ve işletmelere 500-750 lira “kira desteği”nde olduğu gibi, “yüzde üç ciro desteği”nin de yetersiz ve göz boyamadan ibâret kaldığını kaydediyorlar.
Neticede, “tek kişilik yönetim” muammalı aşı işinde de başarısız. Salgınla mücadeledeki bu tutarsız, çelişkili, öngörüsüz politikaların bedelini on binlerin hastalanmasıyla, ayda dört bin - dört bin beş yüz insanımızın vefatıyla ödüyoruz. Ve bütün dünyada vaka sayısının yüzde üçündeki vefata mukabil, Türkiye’de hâlâ vefatları yüzde 1.1, 90 bini bulan salgında ölümleri 27 binlerde gösterme yanıltması devam ediyor.
...***
Özcan Yeniçeri, 16 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Toplumsal refleksler test ediliyor!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İktidarın şımarttığı bir kesim var. Bu kesim kendilerini yasa, anayasa hatta devlet üstü görüyor. Bunlar kritik zamanlarda ortaya çıkıyor, muhalif unsurları tehdit ederek iktidara el sallıyor. Kraldan çok kralcılık yaparak "biz buradayız ve tetikçiliğinizi yapmaya hazırız, artık bizi de görün" mesajı veriyorlar.Hanımın birisi televizyondan "15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Bizim aile 50 kişiyi götürür" şeklinde açıklama yaptı. Erkeğin birisi de "Biz bir daha sokağa çıkarsak eğer kimleri toplayacağız, listelerden haberiniz var mı sizin, ailenizi nasıl koruyacaksınız?" şeklinde uçuk tehditler savurur.Sırtını iktidara dayayan birileri, resmen toplumun sinir uçlarıyla oynuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Muhalif kanattan paylaşılan bir tivit, edilen bir söz ya da yapılan vasat bir eylem, tutuklamaya giden sıkı bir takibat başlatırken yandaşların "katliam" tehditleri sıradan işlemlere tabi tutuluyor. Sonuçta da suya sabuna dokunmayan bir kararla konu bağlanıyor.Bu nedenle korunduğunu ve korunacağını düşünen sahte kahramanlar gündeme tutunmak, göze girmek, statü ve pay kapmak uğruna olağan dışı davranış ve söylem geliştiriyorlar. Yandaş kesim iktidarın yanında muhalefetin karşısında kendini göstermenin kariyer ve güç anlamına geldiğinin farkındalar. Bu takım her kritik gelişmeden rant çıkarmak üzere pusuda bekliyor. Doğru zamanda yapacakları bir hamle ile iktidar sahiplerinin gözünde görünür olmaya çalışıyorlar.Boğaziçi Üniversitesinde yaşanan olaylara karşı medya aracılığıyla muhtelif kesimlerden yapılan tehdit içerikli söylemleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.Durumdan vazife çıkaran bir Youtuber, iki elinde çifte silahla verdiği görüntüde "dilinizi koparıp elinizi kıracağız" dedikten sonra işi daha da ileri götürerek "Öğrencilerin eğitim, öğretim hayatına son verilsin ve mal varlıklarına el konulsun." önerisini getiriyor. Bunu cahilliğe ve dalkavukluğa bağlamak mümkün olsa da şu tehdidi herhangi bir gerekçeye bağlamak mümkün değildir. Çünkü bu tehdit, makam ve kariyer sahibi bir aktörden geliyor: "Biz eylem falan yapmayız. Biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz bilin istedim". Bu zatın unvanı profesör, makamı da dekandır.Bu bir bilim insanının söylemi olabilir mi? Yönetim makamında oturan birinin birilerinin işini görmek gibi bir görevi elbette vardır. Ancak bu zatların birilerini bitirmek gibi militan vari bir görevi yeni edinmiş oldukları anlaşılıyor.