Türkiye'den köşe yazarları
Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesinde, “Felaketler ülkesine müthiş çözümler!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hemen her gün aynı felaket haberlerini duyuyoruz.Hemen her gün Kilis’e füzeler düşüyor, vatandaşlarımız korku içinde doğdukları, büyüdükleri topraklardan kaçıyor.Hemen her gün karakollarımız, emniyet müdürlüklerimiz baskına uğruyor.Hemen her gün askerimiz, polisimiz ölüyor.Bütün bu vahim olayları çözmekle mükellef olan Meclis, yumruk yumruğa kavga eden milletvekillerin dramatik halini yansıtıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’nin bir vilayeti olmaktan neredeyse “çıkarılma” noktasına gelmiş olan Kilis’te ise “Türkiye’nin bürokratları!” el ilanları, broşürler dağıtarak, vatandaşın, Suriye’de IŞİD teröristleri tarafından atılan füzelerden nasıl korunacağını anlatıyor:
“Roket düşeceğini önceden fark ettiğinizde çukur bir yere saklanın.”
“Patlama sırasında hedef küçültmek için başınızı ve ensenizi, düşen cisimlerden korumak için yere kapanın, ellerinizle kafanızı ve boynunuzu koruyun.”
“Patlama sonrası oluşacak toz ve dumandan korunmak için ağzınızı mendille ya da bez ile kapatın.Bağırmayın
“Patlama sonrası oluşacak toz ve dumandan kendinizi koruyun.”
“Roket mermisi açık alana düştü ise ikinci bir mermi düşme ihtimalini düşünerek olay yerinden uzaklaşın.”
Suriye’ye nizam getirme iddiasıyla, güzelim coğrafyada onlarca çete ile içli dışlı olan Türkiye’nin Kilis için düşündüğü tedbirler bunlar:
“Yere yatın, kaçın, mendille ağzınızı kapatın, kafanızı koruyun, hedef küçültün, bağırmayın, tuhaf bir ses duyduğunuzda roket olduğunu anlayın…”
E bütün bu uyarılara rağmen, Kilis’e bombalar düşer de ölenler olursa “Kudretli devletimizin” mazereti hazır:
“O kadar uyarıda bulunduk kardeşim, niye dinlemediniz?”
Ortadoğu’da yaprak kımıldasa haberleri olduğunu iddia eden kudretli devletimizin, kudretli yöneticileri pasif, zavallı, ne yaptığını bilemeyen, komşularıyla kavgalı olması yüzünden sınırının 10 km ötesinden atılan füzelere müdahalede bulunmayacak kadar aciz, şehirlerinin, mahallelerinin, caddelerinin güvenliğini sağlayamayan ve büyük felaketler yaşayan vatandaşlarının başına füzeler yağdığında “sakın bağırma!” demekten öte bir çaresi olmayacak kadar “dibe vurmuş” durumdalar.
Oysa bütün vatandaşlar, bütün halk, bütün Türkiye gırtlakları yırtılıncaya kadar bağırmalı, haykırmalı:
“Yeter artık! Yetti be! Nedir bu rezalet! Ülkeyi paramparça ettiniz, el ele verdiğiniz çetelerin şimdi vatandaşımıza silah doğrultmasına zemin hazırladınız, herkesle kavga ettiniz. Allah aşkına çekin gidin, ülke de insanımız da, bölge de rahatlasın!”
Size “bağırma!” diyenlere inat, bağırın, korkmayın.
…***
İhsan Çaralan, Evrensel gazetesinde, “Dokunulmazlıklar “başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin değişiklik teklifi, TBMM Anayasa Komisyonunda, önceki gece kabul edildi.316 AKP milletvekilinin imzası ile Anayasa Komisyonuna gelen, fezlekesi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını içeren teklif, AKP, CHP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi.
Komisyonda AKP’li vekillerin saldırısına uğrayan ve konuşmaları sınırlanan HDP’li komisyon üyeleri komisyonu terk etti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
HDP’li vekillerin komisyonu terk etme gerekçesini komisyondaki son konuşmayı yapan HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar; “Tarih, halklar değerlendirecek. Biz ne anlatmak istedik, neden buradayız. Bizim herhangi bir korkumuz yok. Bizim kaybedecek bir şeyimiz yok. Bizim kaybedeceğimiz tek şey bu toplumun barış ve demokrasi umududur. Bu kadar büyük haksızlığa barış ve demokrasi için direndik. Ama siz fiziksel olarak ortamı en rezil hale getirdiniz. Saldırıların hepsi kayıttadır. Kim ne yaptı hepsi görülecektir. Bizim burada sözümüzün etkili bir şekilde çıkmasını engellediniz. Aceleniz ne diye sorduk ama yanıt vermediniz. Biz biliyoruz, talimat geldi acele geçiriyorsunuz. Biz sözümüzü söyledik, bundan sonra bu sahne bir tiyatroya dönüşmüştür. Bunun bir parçası olmayacağız. Sizler tarihin bilincinde mahkum olacaksınız” diyerek komisyonu terk etti.
Komisyonda kabul edilen teklifin AKP tarafından 10 Mayıs’tan sonra TBMM Genel Kurulunda ele alınması için hazırlıklar yaptığı da belirtilmektedir.
AKP’li vekillerin, komisyonda tartışılıp, kamuoyuna yansımasını da önlemek amacıyla, bir oldu bittiye getirilmek istemesinin yarattığı gerilimi şiddete dönüştüren AKP’li vekiller tokatlı, yumruklu, uçan tekmeli kavgalar eşliğinde bu teklifi komisyondan geçirdi. CHP ve MHP ise sadece teklife “evet” oyu vermekle de kalmadı, AKP’li vekillerin saldırılarını seyreden tutumlarıyla da bu lanetli saldırıdaki yerlerini belli etti.
AKP Propagandası ve MHP Meclisteki kavgalardan HDP’yi sorumlu tutarak, Meclisi ülke çapındaki “terörle mücadele” bahanesi arkasında halkı, muhalefeti sindirme tutumunu Meclise de taşımış bulunmaktadırlar. Bu yüzden de komisyondaki tekmeli, tokatlı, vekillerin yaralanmasına yol açan oturumları, kavgalı oturumların siyasi sonuçları olamayan bir ritüele dönüştüğü Tayvan meclisine benzeterek bir asayiş, “meclis disiplini” konusuna indirgenmektedir.
“Terörle mücadele” adına nasıl ki ülke sathında tüm muhalefet güçlerinin sindirilmesini amaçlayan bir politika hayata geçirilmeye çalışılıyorsa, “dokunulmazlıklar” üstünden bu politika şimdi Meclisi de kapsayacak biçimde genişletilmiş bulunmaktadır.
Bu yüzden de sorun kavga gibi, tarafsız, kimin sorumlu olduğu, hangi amacın güdüldüğünden bağımsız, belirsiz bir nitelemeyle değil ama AKP’nin Mecliste kendi politikasına karşı duran ve durabilecek güçleri sindirme, sindirmediklerini de Meclis dışına itme, mahkemeler yoluyla etkisiz hale getirme amaçlı bir operasyondur.
…***
Abdülkadir, Özkan, Milli gazetede, “Zorunlu eğitimde sınav olur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Temel eğitimin zorunlu olmasına kimsenin itirazı olamaz. Ama bir zamanlar olduğu gibi zorunlu eğitimin 8 yıla, hem de kesintisiz olarak çıkartılması yanlış olmuştu ve buna itirazımızı her fırsatta dile getirdik. Bu zorunlu kesintisiz eğitimin kesintili hale getirilmesi pek çok itirazı geçersiz kılacağı gibi, bir takım sorunlara da çözüm getirmiş olacaktı. AK Parti iktidarından bu yönde bir adım beklerken kesintisiz eğitim kesintili hale getirilirken zorunlu eğitim 8’den 12 yıla çıkartıldı. Bunu yapanların kendilerine göre gerekçeleri olabilir. Ancak, uygulamaya baktığımızda geçmişten gelen sorunlar her yıl biraz daha katlanıyor. Özellikle de devlet olarak her gence ilk ve orta öğretimi içine alan 12 yıl zorunlu eğitim göreceksiniz diyorsunuz ama ortaokuldan liseye geçişte tüm öğrencileri bir sınava sokuyor, bu sınavda aldıkları puana göre bir meslek ya da düz liseye yerleştiriyorsunuz. Peki, aldığı puan bir meslek ya da düz liseye yetmeyeni ne yapıyorsunuz? Ona da açık liseye gideceksin diyorsunuz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Normal olarak okuluna devam ederken girdiği sınavda başarılı olamamış bir gencin devam mecburiyeti olmayan bir lisede başarılı olması, ardından da yüksek eğitime geçecek puanı almasını beklemek mantıklı olabilir mi?
Derdim kesinlikle muhalefet yapmak değil. Zorunlu eğitimi bir yandan 12 yıla çıkartırken öbür yandan da ortaöğretime geçişin sınavla olmasını anlamak mümkün değil. Bunu söylerken her isteyen istediği ortaöğretim kurumuna geçsin demiyorum. Ama 15 yaşındaki çocukların yaşadığı il ya da ilçedeki ortaöğretim okulunu kazanamadığı için ailesinden uzakta bir okula kayıt yaptırmak mecburiyetinde olmaması gerekir. Böyle bir durum zorunlu eğitimin mantığına ters. Geçmişte de bazı okullara talep fazla oluyordu. Söz gelimi okulun kontenjanı 100 ise ve buraya da bunun üzerinde öğrenci müracaat etmiş ise okul yönetimi müracaat edenler arasında ya bir sınav yapıyor ya da diploma notuna bakarak bir sıralama yaparak kontenjanı dolduruyordu. Yani adı ister SBS ister TEOG olsun ortaöğretime geçiş sınavı bana doğru gelmiyor. Kaldı ki, bir de bulunduğu ilçede bir Anadolu lisesi ile bir meslek lisesi varsa aşağıdan gelenlerin sayısı bu iki okulun kontenjanından fazla ise öğrenciler başka il ve ilçeleri kazanarak oralara gitmek zorunda kalıyorlar. Böyle olunca da ortaya kalacak yer yani yurt sorunu çıkıyor. Bu sorun ya 3-5 öğrenci bir araya gelerek bir ev tutarak ya da eğer var ise pansiyonlarda kalarak karşılanmaya çalışılıyor. Kısacası, öğrenciler devletin dayattığı zorunlu eğitimi bir takım STK ya da kişilerin sağladığı mekânlarda kalarak karşılamaya çalışıyorlar. Bunun ne gibi sakıncaları olduğunu sıralayacak değilim. Eğer, devlet tüm gençlere 12 yıllık eğitimi zorunlu kılmış ise bunun sadece öğretmen ve derslik ihtiyacını değil kalacak yer sorununu da halletmelidir. Halledemiyorsa 14-15 yaşındaki çocukları ailelerinden koparıp gittikleri yerde sahipsiz bırakmanın sakıncaları unutulmamalıdır.