Mart 08, 2021 11:00 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Sağlıkçılar, hastane yemekhanelerinin özelleştirilmesinden şikâyet etti

Yeniasya:

Salgın yönetilemiyor

Star:

AKINCI S-1'de seri üretim son aşamaya geldi: Bakan Varank yerinde inceledi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Balbay 7 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Ülkeyi değil, siyaseti yönetmek!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bu hafta birbiriyle taban tabana zıt iki Erdoğan vardı. İnsan Hakları Eylem Planı açıklanırken tüm Türkiye’nin nutku tutuldu. Özgürlükler gani gani... Mahkemelerde hak arayana bir hürmet bir hürmet, sormayın... İnsanın fırsat buldukça yargılanası gelir...İfade vermek mi; ne demek efendim. İfade verme modunuz ne zamansa o zaman...Gazetecilere özgürlük bir yana işini kolaylaştırma hizmet de bonus..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İnsana, haklarıyla yaklaşmak isteyene mevcut yasalar yeterli olduğu halde böylesine çok maddeli eylem planının ömrü ne kadar olur, diye düşünürken Erdoğan kimseyi yanıltmadı. Özüne döndü. Muhalefete verdi veriştirdi.

İnsan Hakları Eylem Planı’nda tam tersi hedefler de sezdik ama bu kısmını sonraya bırakalım.

Erdoğan, AKP il başkanları toplantısında da muhalefet haklamalarına girişti.

Şu iki cümlesi her şeyi özetliyor:

“Türkiye’nin geleceğinde CHP’ye yer yok.”

“Milletimizin ülkeyi emanet edebileceği başka parti yok.”

Başka ne desin?

Mağduriyetle geldiler, mecburiyetle kalmak istiyorlar! Oyla geldiler, oyunla kalmak istiyorlar! Demokrasiyle geldiler, dayatmayla kalmak istiyorlar! Ülke yönetimi birinci öncelikleri değil. Öncelik siyasetin yönetimi, muhalefetin yönetimi. 

O yüzden Türkiye’nin en elzem sorunlarını bile muhalefete gol atmak için kullanıyorlar.

Erdoğan’ın CHP’li belediyelerin ilanlarından bile rahatsız olup bedava canlı yayınla karşı ilan vermeye girişmesi, iktidarın kaybetme endişesinin ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Bahçeli’nin HDP’li milletvekilinin fezlekelerine İYİ Parti’nin nasıl bakacağını sorması, ciddi bir işbölümü yaptıklarını da ortaya koyuyor.

Mübarekler iktidar ortakları değil, muhalefetin sicil amirleri. Ülke için en ciddi konuda bile “Önce muhalefeti yıpratmak için kullanalım” diye hareket ediyorlar.

Merkez Bankası’nın üstüne çökmüşler, 128 milyar doların nasıl çıkarıldığını açıklayamıyorlar. Bankanın tarihinde ilk kez döviz satışının kime, hangi koşullarda satıldığı açıklanamıyor. Bunun hesabını vermek yerine muhalefete ayar vermek işlerine geliyor.

Küresel sorun olan aşı, doğal olarak Türkiye’nin de gündeminde. Ama ne alış fiyatı belli ne geliş miktarı. 

Bütün suç bunu gündeme getiren muhalefette!

İşte böyle bir ortamda muhalefet partilerinin de en az iktidar kadar akıllı olması gerekiyor.

Her şey bir yana dokunulmazlıklar konusunda muhalefetin “iktidar oyununa” gelmediğini görüyoruz.

Kılıçdaroğlu, geçen salı günü partisinin grup toplantısında tavrını ortaya koydu:

“Bu konuda iktidarın kaldır parmak indir parmak oyununda yokuz. Önceliğimiz dokunulmazlık hakkını korumaktır.”

Akşener de salı günü grup toplantısında iktidarın dayatmalarına teslim olmayacaklarını açıkladı.

Millet İttifakı’nın iktidar dayatmasına teslim olmaması, önümüzdeki dönem açısından olumlu bir gelişme. Aksi halde iktidar, muhalefeti gündemine alıp istediği iklime çekecekti.

Tüm muhalefetin bu tutumunu sürdürmesini diliyoruz.

Artık muhalefetin muhalefet görevi yoktur. Bu ülkeyi seçeneksiz bırakmama sorumluluğu vardır!

...***

Taha Akyol 7 Mart tarihli Hürriyet gazetesinde, " Adalet Bakanlığı ve yargı bağımsızlığı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İnsan Hakları Eylem Planı hakkında Cumhurbaşkanının konuşmasında, aynen şöyle bir ifade var: “Gerekçelerin sağlam, tutarlı ve tartışmaları bitiren mahiyette olması için Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun denetim alanını genişletiyor, istinaf dairelerine de bu sebepten dolayı bozma yetkisi veriyoruz.” Bu cümleden çıkan anlam, mahkeme kararlarındaki “gerekçelerin sağlam, tutarlı ve tartışmaları bitiren mahiyette olması için” HSK’ya yetki verilmesi değil midir?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ben de böyle anlamıştım ve HSK’ya böyle bir yetki verilmesinin çok vahim olduğunu, mahkeme kararlarının gerekçesini HSK gibi bir kurulun inceleyemeyeceğini, böyle bir yetkinin ancak Yargıtay’da olabileceğini yazmıştım. (3 Mart)

İnsan Hakları Eylem Planı’nın hazırlanmasında önemli rolü olan üst düzey görevli ismini yazmamı istemedi, “bilginiz için” dedi ama ben isim zikretmeden yazacağımı söyledim.

Hukuken çok önemli bir konu, kamuoyunu bilgilendirmek lazım.

Sayın yetkili “yazınızda maddi hata var” diyerek, mahkeme kararlarındaki gerekçeleri inceleme yetkisini HSK’ya vermeyeceklerini, Yargıtay’ın bu konuda yapacağı incelemenin sonuçlarını HSK’ya “bildireceğini” söyledi.

Eylem Planı’nın metninde de şöyle deniliyor:

“Gerekçesizlik nedenlerine dayalı istinaf ve temyiz (Yargıtay) süreçlerindeki tespitlerin terfi ve disiplin incelemelerinde dikkate alınmak üzere HSK’ya bildirilmesi sağlanacaktır…” (sf. 32)

Yani gerekçeleri inceleme yetkisi istinaf ve Yargıtay’ındır, bu konudaki verileri Yargıtay HSK’ya “bildirecek”, HSK da bu verileri terfi ve disiplin işlemlerinde dikkate alacak.

Tamam, doğrusu budur…

Halbuki Cumhurbaşkanının okuduğu metinde, mahkeme kararlarındaki gerekçelerin “sağlam, tutarlı ve tartışmaları bitiren mahiyette olması için Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun denetim alanını genişletiyoruz” deniliyordu; yetkinin Yargıtay’da olduğu belirtilmeksiniz…

İki metin arasında en azından ifade farkı olduğu açıktır.

Belli ki Cumhurbaşkanı’nın okuduğu metni yazanlar, hukukçu değildiler, Plan’ı özetlerken bu hukuki inceliği atlamışlardı.

Hayati derecede önemli olan şudur: HSK, mahkeme kararları üzerinde denetim yapamaz.

Bun iktidar da ifade edebilir…

Fakat HSK, yargıç atamalarıyla mahkeme kararlarını ağır surette etkiliyor!

HSK, yargı bağımsızlığını esastan ihlal eden müdahaleci atamaları yapmaz, kendi iç tüzüğüne de bu ilkeleri yazar ve sorun hemen halledilmiş olur!

Ama Adalet Bakanı’nın başkanlığındaki HSK, yargı bağımsızlığını esastan ihlal eden bu tür atamaları yapmaya devam ediyor! 

İster istemez zihinlerdeki yakıcı soru da devam ediyor: İktidar yargıyı bağımsızlaştırmayı gerçekten istiyor mu?

...***

Mehmet Kara 7 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, " Zihniyet değişimi nasıl olur?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yeni açıklanan “İnsan Hakları Eylem Planı” tartışılmaya devam ederken muhalefet partileri iktidarın 19 insan hakları icraatı ve karnesine bakınca plânı inandırıcı bulmuyor. Plânla ilgili söylenen cümlelerin başında “önce zihniyetin değişmesi gerekir” ve “lâfa değil icraata bakılır” geliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Millet aynı başlıklarla çıkan yazarlara, aynı manşetlerle çıkan gazetelere iyice -maalesef- alıştırıldı. Elbette medyanın bir misyonu, savunduğu bir fikir, desteklediği bir siyasî parti olabilir. Ama bu ona karşı tarafı aşağılama, son yıllarda olduğu gibi hainlikle suçlaması, bile bile yalan haber yapması hakkını vermez. Ayrıca kabul edilebilir bir durum da değildir.

Yapılan bir araştırmaya göre şu anda iktidarı destekleyen medyanın yüzde 95’i iktidar tarafından kontrol ediliyor. Bu da beraberinde “basında tekelciliği” getirdiği için Türkiye, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 2002’den 99. sırada iken şu anda 154. sıraya gerilemesini getiriyor.

Başka bir araştırmaya göre her 5 kişiden 3’ü ülkemizde basın hürriyetinin olmadığını düşünüyor. İki yıl önce yapılan Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü’nün raporuna göre ise Türkiye haberlere güvenmeme açısından, dünya ülkeleri arasında 2. sırada… Bunlar basın hürriyeti açısından utanılacak sonuçlar.

Her devlette olduğu gibi Türkiye’de de Anadolu Ajansı ve TRT gibi kamu yayıncılığı yapan kuruluşlarımız var. Bu kuruluşlar vatandaşın vergileri ile hizmet verdikleri için her görüşe aynı mesafede olması gerekirken maalesef öyle olmuyor. 

Geçtiğimiz hafta içinde yapılan Meclis’te grubu bulunan bir partinin grup toplantısını vermezken, başka bir partinin grup toplantısını yarıda kesip vermeyebiliyor. Ertesi gün grup toplantısını yarıda kestiği partiden bir milletvekilinin istifasını ise başından sonuna kadar verebiliyor. İstifa eden vekili iktidarı destekleyen bütün televizyonların canlı yayınlarla vermesini de not düşelim. Buna ne demeli biz bilemedik!

Burada “Tâ Japonya’ya gidip esnafın durumunu haber yapıp kendi esnafının sıkıntılarını dile getirmeyen kurumlardan ne beklenebilir?” diye bir soru akla gelebilir.