Mart 13, 2021 13:51 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Pek çok ülke, aşı siparişlerini yaparak öncelik alırken Türkiye, bu konuda da geri kaldı

Star:

Türkiye'den AP'ye sert tepki: Asılsız iddiaları reddediyoruz

Karar:

Kılıçdaroğlu'ndan iktidara tepki: Reform yapacak halleri yok, dağılmış vaziyetteler

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Ocaktan 12 Mart tarihli Karar gazetesinde, “Böyle siyaset olmaz olsun…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Çok talihsiz zamanlardayız, siyasi partilerin kapatıldığı, siyasetçilerin karga-tulumca cezaevine gönderildiği, bir dönemin düşünce ve ifade özgürlüğüne kelepçe vuran o ünlü 141., 142. ve 163. Maddelerin tarihin tozlu sayfaları arasında kaldığını sanıyorduk. Ama yanılmışız… Yıl 2021; iktidar bloğunu oluşturan partiler koro halinde HDP’nin kapatılmasını, vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılarak cezaevine gönderilmesini istiyorlar. Bu bir akıl tutulmasından başka ne olabilir ki… Sadece 1960’dan bu yana 26 siyasi parti kapatılmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bir dönem “Milli Görüş gömleği”ni çıkartarak başka bir istikamete yönelen AK Parti’nin bugün kapısına gittiği Milli Görüş’ün tam dört partisi kapatılmış. Aynı şekilde bugünkü HDP’nin de neredeyse bütün partileri kapatıldı.

Peki partiler kapatılıp kapılarına kilit vurulunca, zihinlerdeki düşünceler de yok edilebiliyor mu?

Henüz bütün despotik yönetimler dahil hiçbir dönemde düşünceleri, inançları zihinlerden kazıyacak bir aygıt icat edilemediği içindir ki insanlar farklı düşüncelere, farklı inançlara ve farklı kimliklere sahip olmaya devam ediyorlar. Ama şu da bir gerçek ki otoriter yönetimler de doğası gereği iktidarlarını sorgulayanları, itiraz edenleri ve eleştirenleri hizaya sokma girişiminden asla vazgeçmemişlerdir.

Bu tarihin kadim bir döngüsüdür denilebilir, ama hiçbir yönetimin tarihsel tecrübeleri yok sayarak modern zamanlarda toplumlarına yaşanabilir bir yönetim modeli oluşturması da mümkün değildir.

Maalesef AK Parti iktidarı geçmişte bizzat kendisinin de öznesi olduğu mağduriyetlerden, seçilmişlere yönelik ‘siyaset mühendisliği’ projelerinden ve düşünceye yönelik baskılardan sanki hiç ders almamış gibi görünüyor. Oysa yakın siyasi tarihimizde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki muarızlarını yok etmek ve neredeyse onların nefes almasını bile engellemeye dönük tüm ‘siyasi mühendislik’ projeleri de, siyasetin zeminini tahrip eden hileli girişimler de sonunda iktidarların kendi ayağına kurşun sıkmaktan öte bir anlam ifade etmemiştir.

Bugün herkesin gözü önünde HDP üzerinden sergilenen “vesayet” oyunu, her ne kadar terörle mücadele gerekçesine dayandırılıyor olsa da, esas itibariyle muhalefetteki “demokrasi ittifakı”nın alanını daraltmayı amaçlamaktadır. Kısacası, her geçen gün kan kaybeden AK Parti-Bahçeli-Perinçek ittifakı demek istiyor ki: Madem biz kaybediyoruz, muhalefet de kazanmasın. Hatırlatmakta yarar var; üzerinden 6-7 yıl geçmiş Kobani olayları üzerinden yürütülen fezlekeler çok tehlikeli bir süreci başlatabilir. Bu girişim yarın, geçmişte FETÖ lideri ile boy boy resim çektiren, ona methiyeler düzen siyasetçiler için benzer şekilde fezlekelerin yolunu açarsa kimse şaşırmasın…

Kuşkusuz muhalefetin, iktidarın kaybetmesini istemesi ne kadar normalse, iktidarın da muhalefetin kazanmamasını istemesi o kadar normaldir, burada anormal bir durum yok… Esas tehlikeli olan terörle mücadelenin siyasete alet edilerek, terörle mücadele gibi en hayati konunun bile kutuplaştırmaya vesile kılınmasıdır.

Evet siyaset önemlidir, problemlerimizin çözümünde siyasetin devrede olması elzemdir. Bu açıdan bakıldığında siyasetçilerin mücadeleleri de demokrasilerde sıhhat işaretidir. Ancak siyasi partilerin bir bölümünü yok etme anlayışı üzerine bina edilmiş, toplumu tam ortasından bölen kutuplaştırıcı siyaset de bir felakettir. Maalesef iktidarın terörle mücadeleyi hoyratça kullanarak muhalefeti adeta terör sevici gibi gösterme siyaseti sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, toplumdaki bir arada yaşama azmini de yok ediyor.

…***

Cevher İlhan 12 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Başarılıysa” neden “görevden affedildi”?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gündemin hayhuyunda Hazine eski Bakanı Albayrak’ın “dönüşü” âdeta karambola geldi. Çarpıcı olan, Saray’dan bir işâret alamadığı için Bakanın istifasını 27 saat ver(e)meyen “havuz medyası”yla siyasi iktidarın kontrolündeki “merkez medya”nın Cumhurbaşkanı’nın “başardığı için çıldırıyorlar” çıkışı üzerine övgüleri sıralamaları.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

O denli ki dört ay boyunca hakkında tek kelime haber yapmayan mâlum medyanın Cumhurbaşkanı’nın “Berat Bey’in en büyük talihsizliği, ‘damat’ sıfatının, bu alanlardaki birikimi, gayreti ve başarısının önüne geçirilmiş olmasıdır” yakınmasının ardından yere göğe sığdıramamaları.

Döneminde, alây-ı vâlâ ile açıkladığı “ekonomi paketleri”yle verdiği onca vaade rağmen doların 7, euronun 8 lirayı aşması, elektrikten doğalgaza her şeyin kat kat zamlanmasıyla enflasyonun yüzde 50’lerden gıdada yüzde 80’lere tırmanması, işsizliğin 15 milyona çıkması, yüz binlerce işyerinin kapanması, mahkemelerde 27 milyon icra dosyasının yığılmasıyla ekonominin ağır krizle çöküşüne bakmadan. 

Üzerinden aylar geçmesine rağmen hâlâ Merkez Bankası’nın 128 milyar dolar rezervine dair sorular havada. 

Öncelikle Merkez Bankası eski başkanı Durmuş Yılmaz’ın, “MB’de otuz beş yıl çalıştım, döviz kıtlığını yaşadım, ama eksi rezervi hiçbir zaman görmedim. Bu iktidar bunu da becerdi! Merkez Bankası’nın yirmi iki aylık dönemde sattığı 133 milyar doların hiçbiri ‘Merkez Bankası sattı’ diye görünmüyor. Bu döviz nasıl satıldı, kim tarafından satıldı, niçin satıldı, kim bundan yararlandı?” sorularına doğru dürüst cevap verilmiş değil.

Bu hususta hâlâ bu konuda bir açıklama yapılmadığını, Merkez Bankası rezervlerindeki 128 milyarın nasıl eridiğinin bilinmediğini, erimenin evrensel ölçeklerin dışında bir usul ile eritildiğini ve bu paraların pandemide kullanılmadığına, bu konuda halkın aldatıldığına dikkat çeken muhalefetten, özellikle Hazine ve Maliye Bakanı’na 128 milyar doların pandemi döneminde hangi kalemlerde kullanıldığı soruları sorulmaya devam ediyor.

Özellikle Cumhurbaşkanı’nın daha evvel “128 milyar doları Pandemi için kullandı” demesinden sonra partisinin son grubunda “para, Merkez Bankası ve Hazine kasasında” ifadesinin akabinde aynı konuşmanın sonunda “rezervler toparlanıyor” demesi bu konudaki istifhamları daha da arttırıyor.

…***

Esfender Korkmaz 12 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İktidarın dört dönemi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP seçildikten sonra, ilk icraat olarak ''acil eylem planı''nı açıkladı. Aslında açıklanan bildiğimiz iktisadi ve sosyal planlama değildir. Önlemler paketiydi. Bu önlemler içinde ''Mali disiplinin sağlanması ve bütçe açıklarının azaltılması'' başarılı sonuç verdi. Önlemler için de ''Vergi yükü tabana yayılacak'' deniliyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

2003 yılında yüzde 45 olan gelir vergisinin son dilimi önce yüzde 40'a sonra 2006'da da yüzde 35'e indirildi. Kurumlar Vergisi oranı da 2003 yılında yüzde 30 idi. 2006 da 20'ye indirdi. Vergi tabana yayıldı. ÖTV ve KDV gibi vergiler artırıldı. Vergi adaleti bozuldu.Finansal yatırım araçları için gelen yabancı sermaye (sıcak para) için herhangi bir kontrol mekanizması oluşturmadı. Yüksek faiz düşük kur politikası nedeni ile artan sıcak para girişi döviz arzını artırdı ve kurlar üstünde baskı oluşturdu, 2007'de Merkez Bankası TÜFE bazlı reel kur endeksine göre TL yüzde 27 daha değerli hale gelmişti.Dalgalı kur politikasında millî parada aşırı değer artışı veya düşüşü olursa MB müdahale edebiliyor. Ancak o dönemde sıcak para gelsin diye müdahale etmedi. 2008-2009 dünya finansal krizinin Türkiye'ye iki net etkisi oldu; birisi ekonomi daraldı, ikincisi işsizlik oranı arttı. 2007 yılında GSYH büyüme yüzde 1'e geriledi ve 2009 yılında ise yüzde eksi 4,7 oldu.TÜİK'in açıkladığı işsizlik oranı 2007 yılında yüzde 9 dolayında iken, 2009 yılında yüzde 13,1'e yükseldi. Ancak o zaman Başbakan olan Erdoğan, bu verilere rağmen kriz teğet geçti diyordu.15 Temmuz 2016 tarihinde; darbe teşebbüsü oldu.Hükümet tam hâkim olabilmek için sıkıyönetim ve başkanlık sistemini oluşturdu. Hukuk ve demokraside kan kaybı başladı ve ekonomik istikrar sorunu arttı. Türkiye'nin yeniden büyüme rotasına girebilmesi için önce hukuk ve demokrasi altyapısını değiştirmesi gerekiyor. Kalkınma ve refah toplumu hayali ise başka baharlara kaldı.