Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Hukukçulardan, ‘darbe’ yorumuna tepki
Karar:
Montrö’den de ‘darbe’ çıkardık
Yenişafak:
Darbe zihniyeti hortladı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Uğur Emek 4 Nisan tarihli Karar gazetesinde, "Kanal İstanbul’un soru(n)ları"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ever Green gemisinin şiddetli rüzgâr ve kullanım hatası nedeniyle Süveyş Kanalı’nda karaya oturması, Kanal İstanbul’un risklerini tekrar gündeme getirdi. Süveyş Kanalı’nın derinliği 24 m, yüzeydeki genişliği 313 m, 11 m derinlikteki genişlik ise 205/225 metredir. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporuna göre Kanal İstanbul’un derinliği 20,75 m ve en dar yerinde genişliği 275 m olacaktır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gemi kazası riski yüksek bulunan İstanbul Boğazı’nın en dar yerinde genişliği 698 m ve derinliği de 120 metredir.
Bu bilgiler çerçevesinde öncelikle şu iki sorunun sorulması meşrudur ve uzmanlar da bunları soruyorlar zaten:
Benzeri bir kaza, derinliği ve genişliği Süveyş Kanalı’na benzeyen İstanbul Kanalı’nda da neden olmasın?
Genişliği 698 m olan İstanbul Boğazı kaza riskine açıksa, 275 m genişliğindeki Kanal’da kaza riski çok daha yüksek değil midir?
PDY çalışmalarında önce ihtiyaç değerlendirmesi yapılır. İhtiyaç tespit edilirse, fizibilite analizine başvurulur. Bu aşamada projenin kapsamı netleştirilir ve ödenebilirliği test edilir. Sonra da projenin milli bütçeyle mi yoksa yap-işlet-devret (YİD) yöntemiyle mi yapılacağına karar verilir.
Ben Kanal’a bu döngü çerçevesinde bakıyorum.
ÇED Raporunda Boğazdan geçen gemi sayısının 50 binlerde olduğu ve trafiğin 2070 yılında 86 bin seviyesine ulaşacağı belirtiliyor. ÇED Raporunun açıklandığı 2019 yılındaki gemi trafiğini (41 bin) 50 binler şeklinde hatalı biçimde açıklayan yetkililer, 2070 yılına ilişkin tahmini (86 bin) nasıl yaptılar? Yoksa Keynes ustanın “uzun dönemde hepimiz ölüyüz” önermesini mi benimsediler?
PYD’ye göre önerilen projenin kapsamının net olması gerekir. Kanalın kapsamı, ilan edildiği 2011 yılından beri bir türlü netleşmedi. Kanal, Boğazın kaza riskini mi azaltacak, lojistik merkezi mi olacak, teknoloji bölgesi mi kuracak, kamuya gelir mi getirecek veya yeni bir yerleşim alanı mı yaratacak? Hadi bunları ben bilmiyorum.
Galiba yetkililer de bilmiyor. Daha yakınlarda yapılan imar değişiklikleriyle, istihdam yaratacağı söylenen teknoloji bölgesi ve kongre alanları konut alanına dönüştürüldü.
Projenin son halini ne zaman öğreneceğiz? Ya da öğrenebilecek miyiz?
Kanalın maliyeti hakkında rivayet muhtelif. Yetkililer değişik zamanlarda 5 ile 20 milyar arasında farklı maliyetler açıkladı. ÇED Raporuna göre maliyet 75 milyar TL (2019 ortalama kurundan 12 milyar dolar). Yüksek Hızlı Tren projesinin Kanal ile kesişen bölümünde maliyetin 4,6 milyar TL daha arttığını geçen ay öğrendik.
Toplamda 60,1 milyar dolar. Elektrik ve doğalgaz gibi diğer şebekelerin yenilenmesi ile yat limanları gibi diğer yer üstü inşaatlarının maliyeti burada yok.
Kanal hakkında yaptığım bu hesaplamanın sağlamasını İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu yaptı. Kanalı uluslararası alanda servis edenlere göre maliyet asgari 65 milyar dolar imiş.
İktisadın özü fırsat maliyetidir. Her tercih bir vazgeçiştir. 60 milyar dolar, Kanal yerine, işsizlere ve yoksullara harcansa daha adil olmaz mı?
...***
Mehmet Faraç 4 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Türkiye çırpınırken, "çare" nerede?.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye'de yaşanan sosyo ekonomik olaylar; hükümetin dayatmaları ve yurttaşların buna bakış açıları konusunda sarsıcı bir paradoksu da gözler önüne seriyor...İnsanın aklına tek soru geliyor; "Herkesin bu kadar şikayet ettiği bir parti, 18 yıldır halen nasıl iktidarda durabiliyor?..""diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu soruyu laf olsun diye sormadık, tam aksine devlet ve iktidar- halkla siyaset arasındaki uçurum büyüdükçe, artan sorunlara yurttaşların tepkileri de giderek artıyor...
Örneğin; bağnazlıktan, tarikat ve cemaatlerden, hatta cumhuriyet düşmanlarından da beslenen bir siyasi iktidarın, kimi icraatları var ki, bırakın muhalifleri, bizzat AKP'ye oy veren seçmenin bile tepkisini çekiyor...
Peki; Türkiye çok gerekçeli böylesi açmazları yaşarken, aslında nerede ve niçin çırpınıyor?..
Anketlerin doğruluğu konusunda her zaman ihtiyatlı davranan bir gazeteci olarak; konu partilerin ne kadar oy alacağından çok, toplumun sosyo ekonomik yaklaşımlarının irdelenmesi olunca, kimi araştırmaların sonuçları dikkat çekici bir tabloyu da ortaya çıkartıyor...
İşte, son dönemde AKP'nin icraatlarına yönelik bakış açısını irdeleyen anketlerde de, iktidarın adeta zorla dayattığı kimi uygulamaların toplum nezdinde artık büyük tepki çektiği kanıtlanıyor...
Türkiye'de son aylarda kamuoyunun tepkisini çeken o kadar fazla siyasi dayatma var ki, muhaliflerin yanısıra bizzat AKP destekçileri bile "yeter artık" demeye başladı...
İşte dün medyaya yansıyan kimi anket sonuçları da, bırakın AKP ile muhalifler arasındaki mesafeyi, bizzat iktidarla destekçileri arasında bile büyük bir uçurumu gözler önüne seriyor;
- Ülkede en büyük sorunun "ekonomi" olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 59'a ulaşmış...
- Devletin "Corona" salgınını kötü yönettiğini düşünenlerin oranı yüzde 60'ı geçmiş...
- AKP'nin "İstanbul Sözleşmesi"nden çekilmesine karşı çıkanlar yüzde 53 düzeyinde...
- "Başkanlık" sistemine karşı olanların oranı yüzde 58'e ulaşmış...
AKP'nin pervasız icraatlarını irdeleyen böylesine onlarca anket var ki, neredeyse tamamı hükümetin dayattığı uygulamaların büyük bölümünün toplumdan artık destek görmediğini de ortaya çıkartıyor...
Toplum madem icraatlara tepkili, o halde gelelim kitleleri düşündüren, şaşırtan ve "çare" aratan oy meselesine...
Yani, AKP'nin nasıl olur da halen iktidarda durabildiği konusuna odaklanalım...
Son anketlere bakılırsa, yeni jenerasyonun
(z kuşağı) yüzde 75'i AKP ve ittifak partilerine oy vermeyecekmiş...
...***
Mehmet Kara 4 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, "Avrupa’da birinciliğe nasıl yükseldik!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Koronavirüs salgınının görüldüğü tarihten bu yana 15 aydan fazla bir zaman geçti. O zamandan bu yana dünyada 130 milyon vak’a görülürken 3 milyona yakın insan vefat etti. Türkiye’de son dönemde 40 bini geçen vak’a sayısı ile dünyada dördüncü, Avrupa’da ise maalesef birinciliğe yükseldi. 15 aylık sürede Türkiye’de toplam 3 milyon 400 bin vak’a, 32 bine yakın vefat oldu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye geçtiğimiz hafta itibariyle, Covid-19 salgınının başından bu yana görülen en yüksek günlük vak’a sayılarına ulaştı. Koronavirüs salgını 2 Mart’taki “yerinde karar dönemi” kararından sonra 60’lara inen vefat sayısı 180’lere, 6 binlere inen vak’a sayısı 40 binleri, ağır hasta sayısı ise 2.000’leri geçti.
Bu artışın sebepleri arasında toplumun kurallara çok fazla uymaması, rehavet, son kararla yiyecek-içecek mekânlarının açılmasının etkisi oldu. Ancak en büyük etki de kuralların hiçe sayıldığı siyasî parti kongrelerinden kaynaklandığını bilim adamları söylüyor.
26 Şubat’ta il il koronavirüs risk haritası yayınlanmıştı. Bu tarihte haritanın her hafta yayınlanacağı söylenmesine rağmen 26 Mart’a kadar yayınlanmadı. Bu tarihte ise MHP’nin kurultayının ardından da AKP kongresini tamamlamıştı.
İlk açıklandığında Karadeniz’deki iller, Konya, Karaman illeri kırmızı (çok yüksek riskli) iller arasında yer alırken, orta riskli ve düşük riskli iller (sarı-mavi) çoğunlukta iken, son açıklanan haritada görüldüğü üzere neredeyse Türkiye’nin bütün illeri yüksek riskli oldu. Risk haritasında Şırnak ülke genelinde tek mavi il olarak yer aldı.
AKP, Aralık 2019’da başlattığı bir yıldan uzun süren olağan kongre sürecinde çeşitli şehirlerde, kapalı alanlarda ve geniş katılımlı çok sayıda kongre düzenlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir ay önce Rize’deki kongre salonunda yaptığı konuşmasında, “Salgının olduğu bir dönemde kongre yapıyoruz ve salon lebalep (tıklım tıklım) dolu<2 diyerek geniş katılıma “teşekkür” etmesi tepki çekmişti.
Genellikle sosyal medya hesabı üzerinden her gün birkaç açıklama yapan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “tehlikeye” dikkat çekse de parti kongreleri devam etti.