Nisan 10, 2021 08:41 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Star: Azerbaycan ile Türkiye Karabağ'da ortak operasyon yapacak

Karar:

Kılıçdaroğlu: Ortak karar alınırsa Cumhurbaşkanı adayı olurum

Yeniasya:

AYM: Medya KHK ile kapatılamaz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar 9 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yükselirken her şey yarar, düşerken her şey zarar!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir zamanlar, Erdoğan/AKP iktidarı ne kadar yanlış yaparsa yapsın, her şey onun lehine sonuç veriyor, iktidarını pekiştirmesine ve yaygınlaştırmasına yardımcı oluyordu. Sürekli olarak, mağduriyet edebiyatı yapıyor, darbe iddiaları ve terör tehdidi ile kitleleri seferber ediyor… Çadır mahkemelerinde ve Silivri’de yasalara aykırı yargılamalar yapılmasını olanaklı kılıyor…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Üniversiteleri, silahlı kuvvetleri, medyayı tarumar ediyor…

Seçimlerde ve seçim sonralarında yasalara ve Anayasaya bile uymuyor…

Ekonomik bakımdan verimli olmayan, ülkenin tümünü ve geleceğini de ipotek eden, milli serveti boşa harcayan köprü, otoyol anlaşmaları yapıyor…

Kent, tarih ve tabiat yağmaları ve özelleştirme uygulamaları ile yandaşlarını zengin ediyor…

Milli Eğitimi, vakıflar biçiminde örgütlenmiş olan tarikatlara emanet ediyor…

Harcanan milli servet ve para miktarlarını gizliyor…

Ekonomiyi çıkmaza sürüklüyor ve Türk parasının değerini düşürüyor…

Haberlere erişim yasağı getiriyor…

CB’ye hakaret suçlamasıyla kendine yönelik eleştirileri korkutarak engelliyor…

Ülkeyi 15 Temmuz 2016’da bir askeri darbe girişiminin tehdidine muhatap edecek ölçüde TSK’nin yapısını bozuyor…

Ve bütün bunların sonunda, 20 Temmuz 2016 sivil darbesini gerçekleştiriyor…

Onun gölgesinde yaptırdığı 16 Nisan 2017 halkoylamasını, yasalara aykırı sayım yöntemleriyle, resmi sonuçlar alınmadan kazandığını ilan ederek “Şahsım Devletini” kuruyordu.

İşte o oylamayla, toplum, yapılan haksızlıklar ve hukuksuzluklar konusunda, eskilerin deyimiyle “İşba noktasına” veya bugünkü dille “Doyum noktasına” erişti.

Çünkü:

1) O oylamanın gerekçesi olarak Erdoğan, artık her şeyin tek sorumlusu olacağını, bütün ülkenin toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunlarının mesuliyetini kendisinin yükleneceğini açıkça ilan etmişti…

2) Ama bu oylama zaten bir bölümü anayasaya ve yasalara aykırı olarak fiilen kullanılan yetkilere ilave edilecek pek de yeni bir hüküm getirmiyordu:

Sadece fiili durumu yamalı bohçaya dönüştürülen Anayasa metni içinde güya yasallaştırıyor ve “Tek Sorumlu Olarak” da Erdoğan’ı ilan ediyordu.

Sonuç, eski hataların daha şiddetli bir biçimde uygulandığı bir “Şahsım Devleti” olunca ve bu devlet yapısı Türkiye’yi her alanda iflasa sürükleyince, 15 yıldır yapılan hataların da birikimli etkisiyle, Erdoğan/AKP iktidarının düşüşü bu oylamadan sonra görünür hale geldi.

Çünkü yeni Anayasa ile hatalarını daha pervasız bir biçimde sürdüren iktidar, iyice aşırı kararlar almaya başlamıştı:

Üstelik, “Kanal İstanbul” gibi kamuoyunun karşı olduğu girişmeler de (onların deyimiyle) “inadına” devam ettiriliyordu.

Toplum, “Darbe suçlamalarının” olmayan darbeler üzerinden kullanılmasından ve TSK’nin, Üniversitelerin, Medyanın bu bahane ile tarumar edilmesinden bıkmış usanmıştı.

Ayrıca, terör örgütüne üye olmadan yardımcı olmak gibi muğlak ceza maddeleriyle yapılan haksızlık ve hukuksuzluklardan dolayı, terör tehdidi de artık etkisini yitirmiş ve toplum bu konudaki suçlamalara da tepki göstermeye başlamıştı.

Hele toprak yağmasının devamı herkesin sabrını taşırmıştı.

Bütün bunların üzerine gelen “Geçim Sıkıntısı” ve “İşsizlik” bu konulardaki birikimlerin üzerinde “çarpan” etkisi yapmış ve toplumdaki memnuniyetsizlik gizlenemez boyutlara ulaşmıştı.

…***

Taha Akyol 9 Nisan tarihli Karar gazetesinde, “Hukuk devleti mi, guguk devleti mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Amiraller bildirisi üslup ve tarz itibariyle kesinlikle yanlıştır fakat hukuken suç sayılması mümkün değildir. İçlerine tek general almadan sadece emekli amirallerin imzalaması “denizcilik” uzmanlığını ön plana çıkarmak istediklerini gösteriyor. Zaten asıl konuları da Montrö Sözleşmesi… Fakat iktidar elindeki bütün kamu gücünü ve medya gücünü seferber ederek “darbe iması” diye bir kamuoyu yaratmak, darbeye direniş psikolojisiyle tabanını mobilize etmek istiyor. Siyaset böyle.”diyen yazar, yazısının devamında ifadelere yer veriyor:

…***

Ben işin hukuki yönü üzerinde duracağım…

CB Yardımcı Sayın Fuat Oktay’ın şu sözlerine bakın:

“Eğer ki taşıdıkları rütbe, sıfatlar her ne ise ağır geliyorsa yükümlülükleri, biz onların yükümlülüklerini, ağırlıklarını hafifletmesini de biliriz. Gereği yapılacaktır, yapılmaktadır da zaten.” (6 Nisan)

Bahçeli’nin “rütbeleri sökülsün, maaşları kesilsin” sözünün tekrarı gibi sözler…

Oktay’ın bu sözlerinin hukuki karşılığı nedir? Bilmiyoruz.

Emekli askeri hakim Ahmet Zeki Üçok, Anayasa Mahkemesi’nin bir iptal kararını da hatırlatarak, askeri ceza hukukuna göre bunun mümkün olmadığını arkadaşımız Elif Çakır’a anlatmıştı. (Karar, 7 Nisan)

Saygın ceza hukukçumuz Prof. İzzet Özgenç, soruşturma açılmasını bile eleştiriyor:

“Söz konusu ‘bildiri’ler dolayısıyla Yargının harekete geçmesinin ve ilgililer hakkında özellikle terör ve örgütlü suçluluk ‘şüphe’siyle soruşturma başlatılmasının, hukuki temeli bulunmamaktadır.” (7 Nisan)

KHK NE DİYOR?

Türkiye’de kanunların uygulanmasında ağır siyasi sorunlar olduğu gibi bir de “KHK hukuku” var! 375 sayılı KHK’ya göre “terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulu’nca devletin milli egemenliğine karşı faaliyette bulunan yapı, oluşum ve gruplarla… iltisakı” bulunanların rütbeleri Bakan onayıyla alınır...

Fakat söz konusu emekli amirallerden sadece beş on kişinin CHP ile “iltisakı” var. CHP meşru bir partidir, hakkında hiçbir hukuki sorun yoktur, iktidar bile aksine iddia etmiyor; bu bir.

İkincisi “eş, çocuk, yeğen, damat, gelin” durumu “iltisak” sayılırsa FETÖ sanık ve hükümlülerinin “eş, çocuk, yeğen, damat, gelin” ilişkileri açısından AK Parti hukuken suçlanabilir mi? Kesinlikle hayır…

Aynı şekilde bu olayda CHP’ye de amirallerde de “iltisak” suçlaması yöneltilemez.

Türkiye guguk devleti değil de hukuk devleti ise, soruşturmanın da rütbe sökme ve maaşları kesme sözlerinin “hukuki temeli” yoktur.

...***

Cevher İlhan 9 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Montrö tartışması”nın maksadı”başlıklı yazısının okuyucularla paylaşıyor.

“Görünen o ki Montrö Sözleşmesi üzerinden yeni tâvizlere hazırlanılıyor.Aslında ABD’nin Montrö’yü delme komplosu ortada. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in, Aralık 2019’da Karadeniz ve Boğazlar’dan sorumlu olan Kuzey Deniz Saha Komutanı emekli bir koramirale “Türkiye ve ABD donanmaları Karadeniz’de çok iyi şeyler yapabilir. Türkiye ve ABD istedikten sonra kimse bir şey yapamaz, tartışmalara Montrö Sözleşmesi prensiplerini dahil edelim” teklifiyle açıkça bildirilmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Daha önce “Türkiye’nin S-400’lere sahip olmaması gerekir. Türkiye’nin elinde S-400 yok diyebilmeliyiz. Yeni S-400 alımının ciddi sonuçları olacaktır. Türkiye S-400’lerden vazgeçmeli. Tek çözüm Türkiye’nin S-400’lere sahip olmamasından geçiyor” tehdidini savuran ABD Ankara Büyükelçisi Satterfield’in en son “bildiri”yle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaları sürerken resmi Twitter hesabından “Çok sayıda ortak ve dost ülke, Karadeniz’deki #ExerciseSeaBreeze adlı tatbikatta birlikte yer aldı. Tüm bu milletlerin, Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla 20.’si gerçekleştirilen tatbikatta bir araya geldiğini görmek son derece etkileyici” paylaşımı ABD’nin “Montrö sözleşmesi plânı”nı açığa çıkarıyor. (gazeteler, 19.3.-5.4.2021)

Anlaşılan, “İsrail’in güvenliği”nin yanısıra “Montrö’nün ıskartaya çıkarılması, delinmesi veya gevşetilmesi”yle Bush’un Dışişleri Bakanı Rice’nin Fas’tan Afganistan’a yirmi iki İslâm ülkesini etnik ve mezhebi ayırımlar üzerinden iç savaş ve kargaşayla sürüklenecekleri tefrika fitnesiyle devletçiklere parçalayarak güdümüne alma  emellerine ve enerji kaynaklarını hortumlama çıkarlarına müheyya haline getirme maksatlı “genişletilmiş büyük Ortadoğu projesi (BOP)” çerçevesinde ABD ile küresel işgal ve sömürgeci ortaklarının Karadeniz’e çıkmalarının önünün açılmasına çalışılıyor. 

Özetle, ABD ile emperyal işbirlikçileri, Lozan ile oluşturulan Boğazlar Komisyonu’nu kaldırarak boğazların hükümranlığını Türkiye’ye veren, kıyıdaş olmayan ülkelerin gemilerine tonaj ve süre sınırlaması getiren “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”ni devre dışı bırakm peşinde. 

Zira ABD ile savaş müttefikleri, Karadeniz’de konuşlandıracakları gemilerden atılacak füzelerle, Ortadoğu’daki hedefleri hiçbir tehdide maruz kalmadan vurabilecek. Başta Ukrayna ve Kafkasya’daki ülkelerde Amerikan emperyal egemenlik projesinin devreye sokulması daha da kolaylaşacak.