Türkiye'den köşe yazarları
Star: Karadenizde sular ısınıyor
Karar:
Kamuda kadrolaşmanın önü açıldı! Tartışmalı yasa yürürlüğe girdi
Cumhuriyet:
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, yurttaşlar için bütçe rehberi hazırladı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ali Sirmen 16 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Koca haklı, hepimiz sorumluyuz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın ramazan ayında uygulanması beklenen önlemlerle ilgili açıklaması, uzmanlarda düş kırıklığı yarattı. Bu çevrelerde hâkim olan genel kanı bir aylık daha radikal bir tam kapanmanın gerekli olduğuydu. Pervasız yolsuzluğunun sonucu olan ve herkesi tepetaklak eden Cumhuriyet tarihimizin en şiddetli ekonomik bunalım ortamında, sorumluluk makamında olan iktidarın Türkiye’yi nüfusuna oranla ölüm sayısında dünya şampiyonu koltuğuna oturtan salgının tırmanmasından toplu olarak hepimizin sorumlu olduğunu ileri sürmesine halkın büyük tepki göstermesinde şaşılacak yan yok.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere veriyor:
…***
Çünkü koronavirüsün sorumlusu AKP değilse de içine düştüğümüz umarsızlık çukurunun sorumlusu AKP iktidarıdır.
Pandemi ile mücadelede önkoşul, şeffaflık idi. AKP rakamları çarpıtarak, yalan söyleyerek bu koşulu çiğnemişti.
Üstelik başlangıçta kamuoyunda, tersine bir algı oluşturulmuş, Sağlık Bakanı, gerçekleri anında toplum ile paylaşıyormuş izlenimi yaratacak şekilde davranılmıştı.
Doğrusu hiç kimse de 20 yıl yalanın egemen olduğu bir düzende ne olup da birden bir konuda gerçeklerin söylendiğini sorgulamak gereğini bile duymamıştı.
Evet, aldatıldık, bizi uyuturlarken söylenen ninnilere tempo tutarak aldatıldık.
Aldatılmaya bu denli teşne olduğumuz için aldatılmamızdan biz de sorumluyduk.
Aldatılırken, bir de Bilim Kurulu kurdurduk. Ne önerileri dikkate alınan, ne yaptıkları açıklamalara itibar edilen, yalnızca işe gelen açıklamalarıyla yetinilen bu “bilim” kurulu sayesinde aldatılmamız bilimsel nitelik kazandı.
Yıllar yılı yasaklarla güdülen gerçeğin tevatür, tevatürün gerçek olduğu sanılan bir toplumun “bişşiy olmaz abicim!” tekerlemesini şiar edinerek sebep - sonuç ilişkisini yadsıyan yurttaşları olarak, korunma önlemlerini hiçe saydık, “uy kandırdım, kandırdım, devleti kandırdım, İstanbul’a gidiş dönüş pilet aldum, oysa gideceğum ama dönmeyeceğum” diyerek Trabzon rıhtımında horon tepen Temel misali devlete kazık attığını sanırken, asıl kendini kazıklayan yurttaşımız korunma için uyulması gereken kuralları hiçe sayarken, ölüm sayısı listelerinde birincilik sırasını kapmaktan tabii sorumluydu. Maske ve sosyal mesafe kurallarının mekanizmalarının neler olduğunu düşünmek yerine, bunları yasak savmak için fular gibi boynuna asarak güya önleme “uyan!” vatandaşın tabii ki bugün vasıl olduğumuz sonuçta sorumluluğu vardır. Ama binlerce insanı bir araya getirerek bütün önlemleri hiçe sayan, davul zurna ile çağrısını yaptığı, lebaleb dolu olduğunu iftiharla ilan ettiği mitinglerin düzenleyicisi olan bir iktidarın mensuplarının topluma bu sorumluluğunu anımsatmak hakkı var mıydı?
Bu hengâmede iktidarın devlet olarak üstlendiği rol, kimi önlemleri yürürlüğe koymak, sonra da onu bizzat kendi çiğnerken bir de bununla iftihar etmek oluyordu.
İktidarın bir süre tam kapanmayı göze alamamasının nedenini anlamak güç değil. İçinde bulunduğumuz korkunç ekonomik koşullarda halkın devlet desteği olmadan ayakta kalabilmesi imkânsızdır.
Ama AKP’nin talan ve yağma ekonomisinin sürdürülebilir olmadığının inatla anlatılmaya çalışıldığı yıllar boyunca bu aldatmayı sürdürmekten sorumlu olan da yine AKP değil mi?
…***
Mehmet Ocaktan 16 Nisan tarihli Karar gazetesinde, “Soğan-patates dağıtımıyla uçuşa geçtik…”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hemen belirtelim, iktidar “soğan-patates lobisi”ne karşı müthiş bir zafer kazanmış durumda… Bilindiği gibi iki yıl önce soğan-patates üreticileri ürünlerini depolarda saklayarak fiyatların yükselmesine yol açtıkları gerekçesiyle “hain” ilan edilmiş ve Türkiye’nin bütün şehirleri soğan-patates çadırlarıyla donatılmıştı. Gerçi AK Parti biraz da bu çadır manzaraları yüzünden yerel seçimlerde büyük hezimet yaşadı ama neyse…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çünkü dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun bu tür çadır görüntüleri fukaralık göstergesidir. Eğer siyasi iktidarlar halkın en doğal gıda ihtiyaçlarını uygun fiyatlarla temin edemiyorlarsa, meydanlarda “ekonomimiz uçuyor” söylemlerinin toplumda bir reel karşılığının olması mümkün değildir.
Özellikle yerel seçimlerde yaşanan hezimetin ardından, artık iktidar da çağ atladı… Önce çiftçiyi komploculuktan azat etti, devletin vali ve kaymakamları fakir fukarayı toplayarak 10 kiloluk kuru soğanla 20 kiloluk patates çuvallarını törenle dağıtmaya başladılar.
Doğrusu ortaya çıkan manzarayı görünce bu törenlere eğlenceli demek içimden gelmiyor. Her ne kadar davul ve zurnayla bir şenlik havası oluşuyorsa da, ihtiyaç sahiplerini şovun parçası haline dönüştürmek son derece yaralayıcı… Düşünün ki soğan-patates tırları şehrin girişinde davul zurnayla karşılanıyor ve kurulan kürsülerden fakir fukaraya, cumhurbaşkanının himmetiyle bu yardımların geldiği nutukları atılıyor.
İhtiyaç sahiplerini kuyruğa sokup soğan-patates çuvallarıyla valilerin, kaymakamların zafer pozu vermesinin hikmetini galiba hiç anlayamayacağız. Oysa iktidara iliştirilmiş medya şu günlerde müthiş bir zafer coşkusu yaşıyor… Boy boy yayınlanan fotoğraflarda zafer kazanmış komutan edasıyla poz veren valilerin, kaymakamların önünde başı öne eğik bir şekilde soğan çuvalını teslim alan ihtiyaç sahiplerinin o hüzünlü görüntüsü muhtemelen onlara muktedir olmanın, ya da muktedirlerle kol kola olmanın hazzını yaşatıyor.
İşte Patates-soğan çadırlarından sonra ekonomide geldiğimiz başarı hikayesinin son resmi bu… Yoksulluğun yenildiğini, artık ülkede fakir kalmadığını bütün dünyaya ilan eden Türkiye, davul zurna eşliğinde fakirlere soğan-patates dağıtıyor…
Ekonomide hiçbir dönemde olmadığı kadar derin bir kriz yaşıyoruz ama kendimizi teselli etmek için Karadeniz’de gaz buluyoruz. Turizmde batıyoruz ama Ay’ı fethe hazırlanıyoruz. Salgın felaketinde birinciliğe koşuyoruz, aşımız yok ama başka ülkelere aşı hibe ediyoruz.
Büyük ve güçlü ülkeyiz ama Merkez Bankası’nın 128 milyar dolarının başına ne geldiğini bir türlü öğrenemiyoruz…
…***
Esfender Korkmaz 16 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Döviz ve faizde oyun içinde oyun”başlıklı yazısının okuyucularla paylaşıyor.
“Muhalefet ve tarafsız medya, Merkez Bankası'nın iki yıl içinde azalan rezerv varlığı ve artan yükümlülüklerden oluşan, 128 milyar doların hesabını istiyor.Bunların bir kısmı 2019 Mart yerel seçimlerinde, kamu bankalarına verildi. Kamu bankaları bu dövizleri ucuza satarak bir taşla iki kuş vurdular.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kuşlardan birisi seçim nedeniyle kur şoklarının önünü kesmiş oldular. Bu doğru bir politikadır. Zira dalgalı kur politikasında kurlardaki aşırı hareketlerin önlenmesi için Merkez bankaları gelişmiş ülkelerde de döviz alır veya satar.Bunlar döviz kurlarının düşmesi için bu kararı bilenlerdir. Bu bir kişi mi, bir grup mu, kimin olduğu ancak o dönemde kamu bankalarından düşük kurla kimler yüksek döviz satın aldı? Kimin adına aldı? Bunlar ortaya çıkınca anlaşılır. Kamu bankaları ve siyasi iktidar bu iddia ve şaibeden kurtulmak istiyorsa, kamu bankalarından o dönemde yüksek miktarda döviz alanları açıklamasını sağlamalıdır.Kamu bankaları Mayıs- Ağustos 2020 arasında da 8 milyar dolar sattılar. Mayısta MB Katar’dan 15 milyar dolar swap yoluyla döviz aldı. Bu konuda uzman olan Uğur Gürses , Mayıs -Ağustos 2020 arasında dolar kurunun 6,85 olduğu sırada MB'dan 102 milyar dolar satıldığını ve döviz kazandırıcı işlemlere verilen reeskont kredilerinin de girmesi gerekirken rezerv artmamıştı. Bu yoldan hesaplayarak toplam 128 milyar dolar olarak buluyor.Bir yandan MB rezervler eriyor, öte yandan MB yükümlülükleri artıyor.
Bu şartlarda ister istemez zihinler bulanıyor? Bütün bu faiz - enflasyon tartışmaları, Merkez Bankası başkanlarının değişmesi, birilerinin ucuz döviz alarak stoklaması ve sonra da kur artınca satarak yüksek getiri sağlayanların işine yaradı. Hata mı yapıldı; bilerek mi yapıldı? sorusunu her demokratik ülkede her vatandaşın sorma hakkı vardır. Eğer Merkez Bankası 128 milyar doların hesabını verirse, bu gibi endişeler de kaybolur.