Nisan 21, 2021 07:14 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Vakalar yeniden artışa geçti

Cumhuriyet:

Aşı ve randevu yok, algı yönetimi var

Yenimesaj:

Biden yönetimi, BAE'ye F-35 satış onayını işleme koyuyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol 20 Nisan tarihli Karar gazetesinde, "HDP iddianamesi ve siyasette kopan fırtına"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" HDP’nin kapatılması için Yargıtay Başsavcısının hazırladığı iddianameyi Anayasa Mahkemesi iade etmişti. AYM’ye söylenmedik laf kalmamıştı. Bunu yapan bu defa MHP’ydi fakat AK Parti de başka olaylarda AYM’ye çok ağır sözlerle hücum etmiştir. Hukuk sistemimizde, bir iddianamede kanunen olması gereken unsurlar eksikse, maddi hatalar varsa mahkeme iade eder, eksiklerin tamamlanmasını ister."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

HDP hakkındaki iddianame, “Yargıtay Başsavcılığı” makamına yakışmayacak eksikliklerle ve hatalarla doluydu. AYM elbette iade edecek, düzeltilmesini isteyecekti.

Alelacele eksik ve hatalı bir iddianame hazırlanması ve AYM’nin hücumlara maruz kalması ülkemizde siyaset-yargı ilişkilerinin nasıl sağlıksız olduğunu gösteren bir ‘örnek olay’dır: Sağlıksız, yani yargı bağımsızlığına aykırı…

Temel bir sorunumuzdur bu.

Teknik ayrıntıya girmiyorum. Anayasa ve kanunlarımıza göre, bir partinin kapatılması için o partinin temel anayasal ilkelere aykırı “eylemlerin odağı” haline geldiğinin iddianamede delillerle ortaya konulması lazım:

Bir; o eylemlerin “parti üyelerince yoğun bir şekilde işlendiğinin” iddianamede gösterilmesi gerekir. Kimler ne zaman hangi eylemleri işlemişlerdir, partinin üyesi midirler?

İki; bu eylemler partinin yetkili organlarınca “zımnen veya açıkça benimsendiğine” dair deliller iddianamede ortaya konulmalıdır.

Anayasa ve kanunlar böyle diyor. Siyaset bu düzenlemeyi beğenmeyebilir ama adı üstünde Anayasa Mahkemesi, anayasa ve kanunları uygulamak zorunda.

HDP’nin kapatılması için Başsavcılığın iddianamesini redden AYM kararı 32 paragraftan oluşuyor. Bunun 19 paragrafında iddianamedeki eksikler ve yanlışlar sıralanmış. Eylemleri zikredilen kişilerin birçoğunun üye olup olmadığı belirtilmemiş, halbuki üye iseler “odak olma” durumu söz konusu olabilir…

Bazıları için çok sayıda soruşturma açılmış ama sonucu kaydedilmemiş… Bazı isimler yanlış yazılmış, aynı kişiler mi, isim benzerliği mi, belli değil…

Bu durumda AYM nasıl olup da falanca parti üyelerinin şu tarihlerdeki şu eylemleri, yetkili organların şu tavırları diyerek karar verebilirdi?!

Tabii iki iddianameyi iade ederek düzeltilmesini isteyecekti.

Yargıtay en yüksek adli organımızdır. Bir Tanzimat kurumudur, ilk Başkanı Cevdet Paşa’ydı. Milli Mücadele’de Ankara hükümetinin Meclis’ten sonra ilk kurduğu devlet kurumu Yargıtay’dır.

Son yıllarda kadrolaşmalara maruz kalsa da prensip olarak en tecrübeli, birikimli yargıçlarımızın yüksek yargı organıdır.

Böyle köklü bir yüksek yargı organında yer alan yüksek başsavcılık nasıl böyle eksiklerle, yanlışlarla dolu bir iddianame yazar?

Nitekim daha önce bu düzeyde hiç emsali görülmemiştir.

Belli ki 18 Mart’ta toplanan MHP kongresine yetiştirmek için alelacele kaleme alınmış.

İşte asıl sorun bu…

Elbette yürütme erki savcılığa suç duyurusunda bulunabilir, emniyetin elindeki belgeleri savcılığa intikal ettirebilir.

AYM tabii ki HDP hakkında asıl kararını ‘düzeltilmiş’ iddianameden sonra verecektir.

Fakat bu kadar günlük siyasi gelişmelere ayarlı acele bir iddianame hazırlanması yargıya güveni sarsmaktan başka neye yarar?

...***

Cevher İlhan, 20 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, " Siyasî tahrikte son radde"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ekonomik çöküşün yanısıra 60 bini aşan vak’a sayısıyla Türkiye’yi Avrupa’da “birinciliğe” çıkarıp pik yapan salgınla mücadeledeki başarısızlık vartasında bizzat siyasi iktidarın kamplaştırma ve kutuplaştırmayla politik tahrikleri tetikleme oyunları devam ediyor. Anayasa Mahkemesi’nin milletvekili Berberoğlu hakkındaki “hak ihlâli kararı”ndan sonra parlamento tarihinde görülmemiş bir hoyratlıkla 100’den fazla polisin sabah erkenden Meclisi basarak Gergerlioğlu’nu gözaltına almasının ardından, iktidar yeni sun’i gündem tezgâhlarına yöneldi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:  

...***

Bilhassa Montrö Sözleşmesi’ne dair “emekli amiraller bildirisi” üzerinde koparılan fırtınanın da sonuçsuz kalması üzerine her ne kadar yeni isimlerin ifadeye çağrılmasıyla gerilim sürdürülmeye çalışılsa da bu tür kumpasların millet nezdinde mâkes bulmaması farklı politik komplolara itti. 

En son Anayasa Mahkemesi’nin HDP’yi kapatma iddianamesini “yetersiz” bularak iâdesi iktidar canibinde şaşkınlığa yol açarken, özellikle “128 milyar nerede?” âfişleriyle âdeta kimyası bozulan iktidar, bu kez başta anamuhalefet lideri ile on yedi parti yöneticisinin dokunulmazlıkların kaldırılmasına dair fezlekeleri alelâcele Meclis Karma Komisyonuna gönderdi. 

Fezlekedeki çarpıklıkların başında, iddianamede AKP Genel Başkanı olarak Cumhurbaşkanı ile partisinden eski bir başbakan, Meclis başkanları ve dönemin bakanları “mağdur” sıfatıyla yer alırken, soruşturmaya konu olan ve 15 Temmuz’un ardından yayınlanan “darbenin siyasi ayağı”na dair kitapçığın “gerekçe” gösterilerek “suç unsuru” sayılması geliyor.   

İktidar, muhalefetin en ufak bir eleştirisine tahammül edemiyor. Yolsuzlukların, ihaleye fesat karıştırmanın, milletin milyarlarının çarçur edilmesinin, ayyuka çıkan haksızlıkların, hukuksuzlukların, temel hak ve hürriyet ihlâllerinin araştırılmasından kaçınıyor.

Bundandır ki muhalefeti parlamentodan tasfiyeye yelteniyor. 

...***

Mustafa Balbay 20 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Örtülü sistem!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bütçenin istediğiniz kadarını “örtülü ödenek” şeklinde harcarsanız, devamı 128 milyar doların açıklanamayacak yönetmelerle erimesi olur. Dün Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın NTV’ye verdiği demeçle konu bir doz daha dallanıp budaklandı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

 “128 milyar dolar nerede” sorusunun yasak olduğu, bu içerikteki pankartların vinçle, özel kuvvetler ekibiyle indirildiği, ramazan davulcusunun bile içinde 128 geçen mâni söylediği için arandığı ortamda Elvan şöyle dedi:

“2017 yılında Merkez Bankası ile yapılmış bir protokol var. Her şey o çerçevede. Yöntem eleştirilebilir ama yolsuzluk var, denemez...”

Sayın Elvan, hangi ülkede yaşıyorsunuz? Son bir haftada hiç mi haber izlemediniz?

“Yolsuzluk var” diyen yok ki... Sadece soru var:

128 milyar dolar nerede?

Bu sorunun yanıtı isteniyor. Sizin vurguladığınız gibi bırakın “yolsuzluk” iddiasını, “eleştiri” bile yok. Sadece soru var! Sizin bu açıklamanız bir yanıyla her şeyi açıklıyor. Diyorsunuz ki:

“Ben bu kadarını söyleyebilirim. Bu satışı onaylamak mümkün değil...”

Ancak bir yanıyla da konuyu yaymaya, özünü dağıtmaya yönelik konuşuyorsunuz. 2019’u resmen 2017’ye çektiniz. “Eleştiriye açık yasal işlem” diyerek yumuşatmaya çalıştınız.

Ancak bütün bunlar halkın alın teriyle sent sent biriken Merkez Bankası rezervlerinin ne uğruna, kimin uğruna, kimleri eda, kimleri feda ederek eritildiğini açıklamıyor. Kaldı ki arkadaşımız Mustafa Çakır’ın bugünkü haberine göre Elvan’ın sözünü ettiği 2017’deki protokol 2018’de kaldırılmış.

Elvan’ın konuşmasıyla yeni bir şekil alan 128’le ilgili daha önce yapılan açıklamaları da kısaca anımsatmakta fayda var. Erdoğan hem partisinin grup toplantısında hem de İzmir il kongresinde yuvarlak cümlelerle işi geçiştirdi. “Her şey piyasaya göre... Yasal kambiyo işlemleri...” gibi içi boş sözler.

Sıraya soru sanki kendilerine sorulmuş gibi AKP genel başkan yardımcıları girdi. Hamza Dağ, “Kasada” dedi. Nurettin Canikli, “Müteahhide, yabancı yatırımcıya, altına, kamu bankalarına, halka verdik” dedi. Ama onun listesini toplayınca 166 milyar dolar ediyor! Mahir Ünal ise dolarla TL’yi ayırmaya çalışıyor.

Bunlar kesmeyince Merkez Bankası’nın nöbetçi başkanı Kavcıoğlu açıklama yaptı. Son derece veciz:

“Kayıp bir varlık yoktur. Otomatik işlem platformlarında gerçekleşen işlemlerin karşı tarafları yurtiçi ve yurtdışı piyasa yapıcılarıdır...”

Sayın Kavcıoğlu, biz “Kaybolan varlık var” demiyoruz, “Bu varlık nerede” diye soruyoruz. 

En son Lütfi Elvan lütfetti, bu işlemin eleştirilebileceğini söyledi. Eğer bu söz, Saray’ın bilgisi dahilindeyse konuyu daha yumuşak geçiştirmek istiyorlar demektir. Değilse? Elvan’ın koltuğu ısınmadan suyu ısındı demektir!