Mayıs 08, 2021 08:36 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Bakan Dönmez, atamalara ilişkin sorulara kaçamak yanıt verdi

Karar:

Her esnaf ziyaretinden sonra yüreğimize bir taş oturuyor

Star:

İşgalci İsrail güçleri Mescid-i Aksa'da namaz kılan cemaate saldırdı!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Faraç 7 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP'nin havanında su dövmek!!!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gündemi haftalarca meşgul eden, AKP ile muhalefet arasında büyük kavgaya yol açan Man Adası skandalı ne kadar da çabuk unutuldu... Muhalefet ısrar etti, ortaya belgeler saçıldı, sonuçta iktidar ve medyası öyle bir taarruz etti ki, yaşananlar yapanın yanına kazanç kaldı, üstelik ana muhalefet lideri tazminata bile mahkum edildi...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Velhasıl Türkiye'yi sarsan yüzlerce olayda olduğu gibi, tarihte görülmemiş siyasi skandallar ve olaylar medya- siyaset işbirliğiyle en kısa sürede tersyüz ediliyor bu ülkede...

Muhalefet ortaya bir iddia atınca, hemen iktidar ve medyası taarruza geçiyor, gündemi değiştirebilecek bir safsata yayılıyor, yüzlerce televizyon kanalı, gazete ve radyo olayları başka tarafa çekiyor, ortalık hızlıca karambole gidiyor, milyonlarca yurttaş da kolaylıkla uyutuluyor...

Sonunda hem duyarlı çevrelerin çığlıkları zerre kadar duyulmuyor, hem de anlatılanlar boş vadide yankılanan biçare sesler gibi kaybolup gidiyor...

Ancak mazide kalmaya zorlanan vahim olaylar Man Adası skandalından da ibaret değil...

İşte milletin anasına küfür eden pervasız müteahhitlere devlet kaynaklarının adeta peşkeş çekildiğini gösteren yüzlerce konuşma da yapıldı Meclis'te...

Baksanıza ortadaki sonuca; son 20 yılda devlet ihalelerinin en az yüzde 25'inin aynı müteahhitlere gitmesi gibi utanç verici bir siyaset- rant tezgahı bir türlü önlenemiyor...

2002'den bu yana, muhalefetin de beceriksizliğiyle siyasal ortamın değiştirilemediği nadir ülkelerden biri olan Türkiye'de, yüzlerce siyasi skandal yaşandı ama birçoğu unutuldu gitti...

Devletin temellerini sarsan liyakatsızlık- torpil çarkının utanç verici sonuçları yetmezmiş gibi, Anayasa'nın değişmez maddelerine bile taarruz başladı bu ülkede...

İşte son haftalarda Millet İttifakı'nın dilinden düşmeyen "128 milyar dolar nerede" sorusuna ne iktidar yanıt verebiliyor, ne savcılar üzerine gidebiliyor ne de adına medya denilen kalemşorler zerre kadar aksi ses çıkartabiliyor...

Dünyanın bir başka ülkesinde, üzerinde sis perdesi bulunan "128 milyar dolar" gibi bir kaynakla ilgili şüphelere dikkat çekilseydi, o ülkede kesinlikle iktidar namına hiçbir şey kalmazdı, ama burası Türkiye...

Çünkü bir başka ülkede hukuk ve medya gereğini yapar, halkın tepkisiyle de suçlular hızlıca yargı önüne çıkardı...

Ne yazık ki hukukun da siyasetin baskısı altında olduğu Türkiye'de işler hep tersine yürüyünce, Man Adası skandalı, müteahhitlerin vurgunculuğu ve rantiyeye vergi affı nasıl aydınlatılamamış ve önlenememişse, hiç kuşkunuz olmasın, 128 milyar dolarla ilgili sorular-çığlıklarlar da havanda su dövmekten ileri gitmeyecek...

Eminim içinizden birçokları "peki ne yapmalı" diye sorularla boğuşuyordur... Yanıta hemen dikkat çekmeye çalışalım...

…***

Taha Akyol, 7 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, “Bahçeli Erdoğan’ı ‘başbakan’ yapmak istiyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“MHP lideri devlet Bahçeli’nin açıkladığı yeni anayasa taslağı çok önemli olduğu halde kamuoyunda yeterince tartışılmadı, hatta anlaşılmadı bile. Tam metni henüz açıklamasa da Bahçeli’nin basın toplantısında okuduğu metin CB hükümet sisteminde nasıl ciddi sorunlar olduğunu ortaya koyuyor… Çözüm için de Başkan’ı değil, Meclis’i ve kurumları güçlendiren öneriler getiriyor. Parlamenter sistemdeki başbakana benzeyen bir ‘başkan’ öneriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Parlamenter sistemdeki tarafsız Cumhurbaşkanı’nın siyasi işlevini de Meclis Başkanına veriyor.

Bu bakımdan Beştepe’de memnunlukla karşılandığını sanmıyorum.

CB sistemi yerine “başkanlık istemi” diyen Bahçeli, kişisel yönetimin ağır sakıncalarını gidermek için olsa gerek, sistemin “kurumsal yapıya kavuşturulmasını” öneriyor:

·         Sadece ‘başkan’ değil, iki yardımcısı da halk tarafından seçilecek. Yürütme seçilmiş “tek kişi”den değil, üç kişiden oluşacak.

·         Başkanlık sistemlerinde “kabine” yani kurumsal yetki ve sorumluluk yoktur, sistem “tek kişilik”tir. Bahçeli ise, anayasada, parlamenter sistemdeki bakanlar kuruluna benzeyen bir “Başkanlık kabinesi” öneriyor. Dahası, “başkanlık hükümet programının Meclis’e sunulmasını” öngörüyor. Bu da parlamenter sistemdeki güven oyu uygulamasına benziyor.

Bugünkü CB sisteminde “Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir.” (Md. 106)

·         Bahçeli’nin modelinde ise “idarenin kuruluşunda kanunilik ilkesinin sağlam ve sağlıklı bir içeriğe taşınması” öngörülüyor. Bu gerçekten acil bir ihtiyaçtır çünkü tek kişilik kararnamelerle kurumlar hayli zaafa uğratıldı.

 

Merkez Bankası’nın iktidara karşı bağımsızlığının anayasayla düzenlenmesi benim yıllardan beri savunduğumuz bir görüştür.

Bir de “Türkiye Liyakat Kurumu”ndan bahsediliyor. İçeriğini bilmiyoruz ama bunun da ne almama geldiği bellidir!

Gerçekten Meclis’in kanundan bile güçlü olan onayının, tek imzayla kaldırılması hukukun kabul edebileceği bir şey değildir.

Çok önemli bir husus da “tarafsız” ve gerektiğinde “uzlaştırıcı, arabulucu” bir yüksek makama olan kuvvetli ihtiyacın hissedilmiş olmasıdır. Parlamenter sistemde bu işlevi partisiz cumhurbaşkanı yapar. Bahçelinin metninde, “tarafsız, uzlaştırıcı, arabulucu” kavramları vurgulanarak bu işlev Meclis Başkanına veriliyor.

Meclis Başkanlığı böyle bir işlev için yeterli değildir ama CB sisteminin ülkeyi nasıl dengesiz ve denetimsiz bir kutuplaşmaya sürüklediğinin görülmüş olması son derece önemlidir.

Yargı konusunda “bağımsız ve tarafsız yapılanma” kavramı kullanılıyor. HSK yerine “Yargı Yüksek Kurulu” öngörülüyor. Bunların içeriğini bilmiyoruz ama HSK’nin nasıl sakat bir kurum olduğu belli ki orada da görülüyor.

Yargıya ilişkin atamalarda Meclis’in yetkilerinin artırılması, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin azaltılması anlamına geliyor tabii.

Anayasa Mahkemesi “yüksek mahkeme” olmaktan çıkarıyor, “özel statü”de bir kuruluş haline getiriliyor; yine içeriğini bilmiyoruz. Bence, aksine, AYM’nin yetkileri ve bağımsızlığı güçlendirilmelidir.

...***

Ahmet Yaşaroğlu 7 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “1 Mayıs’ın ardından bazı saptamalar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“1 Mayıs’ın ardından yapılan bazı değerlendirmeleri gazetemizde okuduk. Bu değerlendirmelerde işçi sınıfının güncel mücadelesinin sorunlarını ve hareketin yöneliminin nereye doğru olması gerektiğini işaret etmesi bakımından önemli noktaların altı, kalınca çiziliyordu. Bu değerlendirmelerde fabrika ve iş yerlerinde tutum almanın, üretimi durdurmanın, yerel düzeyde birlikte davranmanın vb. önemine vurgu yapılırken, egemen sendikal anlayış da sertçe eleştirilmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bütün bu değerlendirmelerin ışığında işçi sınıfı hareketi ve mücadelesi konusunda 1 Mayıs dersleri ışığı altında bazı önemli noktaları -bunlar bilinen ve zaman zaman yeniden yeniden konu edinilen gerçeklerdir- yeniden hatırlatmak gerekiyor.

İlk olarak: İşçi sınıfının örgütlülüğü kendi fabrikasından, iş yerinden başlar. Yani üretimi gerçekleştirdiği, artı-değer sömürüsüne tabi tutulduğu, patronuyla, patronlarla doğrudan karşı karşıya geldiği, sınıf kardeşliğini ve dayanışmasını ilk öğrendiği ve uyguladığı, mücadele ve örgütlenme tecrübesini edindiği yerdir fabrika. İkinci olarak: İlk bilincini edindiği yer de burasıdır. Bu bilincin kendi hakkını savunmak ve elde etmekten, genel olarak işçi sınıfının ve tüm işçi ve emekçi halkın çıkarlarını savunmaya dönüşmesinin merkez halkası da kendi fabrikası ve iş yeridir, burada genele bakmayı öğrenmeye başlar.

Bu bilinçlenmede artık dar ekonomik çıkarların çerçevesini aşan, karşıt çıkarlara sahip olan sınıfların genel olarak ekonomik ve politik olarak karşı karşıya gelmelerinin ve sınıf mücadelesinin daha gelişmiş bilincine doğru gelişme evresindedir.  İşçi sınıfı bu süreçte kendisine doğru ve gerekli yardımın yapılması ile bu bilinci, politik bilince, işçi sınıfının kurtuluşu için zorunlu olan bilince doğru ilerletir. Giriştiği mücadelelerin tecrübesi de bu konuda kendisine yardım eder. Sınıfın politik partisi, bu bilinci edinmiş işçiler, namuslu ve dürüst aydınlar vb. bu bilincin gelişmesinde işçi sınıfının sürekli olarak içinde ve yanındadırlar.