Mayıs 09, 2021 07:07 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: MHP’nin yeni anayasa çalışmasını ‘bir anda’ açıklaması tartışma yarattı

Karar:

Meral Akşener: Ucube sistemin önünde tıkaç olmayacağım

Yeniasya:

Kudüs'te İsrail'in saldırıları, tahrikleri artarak devam ediyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Karaalioğlu 8 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, "İktidarın çıkardığı krizler karşısındaki çaresizliği"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Temel ve büyük problemler karşısındaki çaresizlik şöyle dursun; iktidarın siyasi sonuç üreten krizleri yönetme kabiliyetindeki eksik de giderek belirginleşiyor. Kötü kriz yönetiminin bilinen en trajik örneği İstanbul belediye başkanlığı seçim sonucunu kabul edemeyip tekrarlatmak olmuştu. Erdoğan ve ekibi o süreçte yargı, medya, iş dünyası, bürokrasi dahil bütün güçlerle yüklenmiş ama bilindiği sonuç siyasi felaket olmuştu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İşler yolunda giderken, toplum sonsuz kredi açmışken, siyasi ve moral meşruiyet rüzgarları iktidardan yana eserken AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hayranlık uyandıran siyasi dehası kriz zamanlarında alarm veriyor. Gerçek sorunlar karşısında; yani yönetilmesi ve toplumun ikna edilmesi gereken konularda o hayranlık uyandıran siyasi akıl görünmüyor. Tablo giderek de iktidar aleyhine hata biriktiriyor.

Hatırlayalım… Yakın dönemin ikinci büyük kriz yönetim felaketi eski Hazine ve Maliye Bakanı’nın, Cumhurbaşkanı’nı tam anlamıyla çaresiz bırakan belli belirsiz istifasıydı. İstifanın nihayetlenmesi günler sürdü ama iktidar üzerindeki etkisi hala sürüyor.

Merkez Bankası başkanlarının birinin gidip diğerinin gelmesi, düşük faiz sloganı yükseldikçe faizin artması, iktidarın ürettiği ve yönetemediği krizlerin en uzun ömürlüsüdür.

Sağlık ve hastane altyapısına büyük paralar harcayan Türkiye, salgın döneminde hasta tedavisinde başarılıyken bu olumlu tablonun siyasi kararlarla bozulması kötü yönetim örneğidir. Açma-kapanmalarda bir türlü doğru karar verilememesi; esnaf kepenk kapatırken iktidar partisinin dolu dolu kongreler yapması, market genelgeleri kötü kriz yönetimleridir. Salgında eğitimin tümden ihmal edilmesi, dar gelirli kesimlerin apaçık ihmal edilmesi de öyledir. Sorunun büyüklüğünü görmüyor olamazlar ama buna rağmen önlem alamamak çaresizliktir. Erdoğan ve kadroları bunu yaşıyor. Yapay, göstermelik ve sloganla yürüyen gündemler değil, gerçek ve yakıcı sorunlar karşısında çaresizlik...

Bütün açma kapama politikasının turizme göre ayarlanmasından sonra, bu krizi yönetmek adına ülkeyi yalvarıp yakarır duruma düşürmek de başka çaresizliktir. Ülke aşılama konusunda sorun yaşarken -üstelik- Dışişleri Bakanı’nın “Turisti gören herkesi aşılayacağız” demesi, “gerçek bir sorun” karşısında yetersiz politik kapasitenin fotoğrafıdır.

128 milyar Dolar rezervi buharlaştırmak krizlerin krizidir. Skandal ortaya çıktığında başta Cumhurbaşkanı olmak üzere iktidar kanadından yapılan açıklamalar kötü birer kriz yönetimi belgeleridir.

Çek yasası da iktidarın kendi kendine ürettiği bir krizdir. Bunu telafi etmek için önce açıklama yapmak, sonra kanunu çiğneyerek genelge yoluyla sorunu çözmeye çalışmak kötü kriz yönetimidir.

Daha önce olmayan veya çok az olan veyahut olsa da usulünce üstesinden gelinen krizler şimdi iktidara ayak bağı oluyor. Günlerce, haftalarca içinden çıkılamaz krizlere dönüşüyor. Başka bir kriz çıktığı için unutulanlar dışında son dönemde üstesinden gelebildikleri kriz bulunmuyor.

Bir vakitler iktidarın garantili, tartışılmaz ve takdir gören siyasi üstünlüğü, gerçek krizler karşısında artık çok kolay sınav kaybediyor.

...***

Cevher İlhan 8 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, " Turiste “tam güvence” ama…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Baştan beri bir tek Çin aşısına bağlı kalınıp aşı çeşitliliğine gidilmemesiyle aşı teminindeki fiyaskoda ve apar topar zincir marketlere getirilen “temel ihtiyaçlar dışındaki maddelerin satılması yasağı”nda açığa çıktığı gibi salgınla mücadelede Türkiye’de tam bir garabet sergileniyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Çalışanların yüzde 60’nın çalışmaya devam ettiği, 3 milyon 980 bin kişiye “çalışma belgesi”nin düzenlendiği, büyük fabrikalarda yüzlerce - binlerce çalışanın iç içe çalıştığı, işçilerin toplu taşıma araçlarıyla taşındığı, özellikle büyük şehirlerde caddelerin tıklım tıklım dolup trafiğin tıkandığı, marketlerin ve hatta son bir “düzeltme” ile semt pazarların da açıldığı tuhaf yarım yamalak “tam kapanma” da bir dizi çelişkiyle muallel.

Belli ki günübirlik emrivakilerle, hiçbir ekonomik ve sosyal desteğin altyapısı olmadan ve hazırlığı yapılmadan “tam kapanma”ya gidilmiş. 

Bu perdede, geçen Haziran’dakine benzer yine “turizm için” bir algı operasyonuna hesâbına 11 bine inmişken 60 bini aşan günlük vaka sayısının yeniden 5 bine, 10 bine inmesinden bahsediliyor. 

Dahası, Dışişleri Bakanı, Almanya’da Alman mevkidaşına “Güvenli turizm programımıza ilave tedbirler getirdik; tüm turizm çalışanları, otellerde restoranlarda çalışanlar, şoförler, havaalanlarında çalışanlar, tur rehberleri de dahil turistlerin görebileceği herkesi Mayıs sonuna kadar aşılayacağız” teminatında bulunuyor. (gazeteler, 6.5.21)

Kısacası, esnafın dükkanının kapatıldığı, vatandaşların evlerine kapatıldığı, sahilde gezenlere ceza kesildiği vetirede, aşı yaptırıp yaptırmadıkları test edilmeyen, hiçbir denetime tabi olmadan ortalıkta serbestçe gezip dolaşan turistlere “yeni güvenceler”le “rezervasyon!” çağrısı vahameti ele veriyor.  

Anlaşılan, Merkez Bankası’ndaki 128 milyar doların meçhul akıbetinde görüldüğü gibi, kat kat faiz, yüksek enflasyon, artan işsizlik vartasında içi boşaltılan Hazine’ye döviz temini peşine düşülmüş. 

Bu bakımdan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu”nun “Ülkemizi düşürdükleri duruma bakın! Biz sömürge ülkesi değiliz! Keşke para hırsı gözünüzü bürümeseydi de, önce öğrencinin göreceği her öğretmenimizi aşılayabilseydiniz!” eleştirisi oldukça dikkat çekici.

...***

Nuray Sancar 8 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, " Genelgelerden çıkan sonuç: Devletin genişleyen halkın daralan ‘özel hayat’ı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Halk, şu kapanma döneminde inzibati tedbirler, para cezaları, PCR testi gösterme zorunluluğu, HES kodları, özel izin belgeleri gibi çeşitli yöntemlerle kontrol altında tutulurken tek adam rejiminin rötuşları biraz daha belirginleşiyor. Son bir hafta içinde yayımlanan genelgeler mesela, böyle söylüyor. Genelgelerdeki yasaklar çok konuşuldu. Yasaklar önemli ama işleyen bir hukuk sisteminde mantıksız gelebilecek her kararın bir mantık düzeninde anlamlanmasının vesilesi oldular aynı zamanda. Genelgelerin büyük hizmeti de devletle halk arasındaki ilişkinin değişen fiiline kılıf olmasında."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Genelgeler Ayasofya imamının, Diyanet işleri başkanının, mafya elemanlarının, ilahiyat dekanlarının yaptırım içerikli konuşmalarından alıştırıldığımız bir tarzı, üstüne vazife olmayan konularda içtihat ilan etme cüretinin bürokrasi içinde meşrulaştığını gösteriyor. Birincilerin makam yetkisini haksız genişlettiği ve şahsi haddini aşabildiği yerden ikinciler de nemalanıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü, il hıfsızsıhha kurulları ve valilerin sahip oldukları genelge çıkarma yetkisini Ayasofya imamı kafasında kullanması bundandır. Müdürlüğün “Kolluk personelinden kamusal alanda görevlerini yaparken ses ve görüntü kaydı alanların engellenmesi” talebinin “Özel Hayatın Gizliliğinin İhlali” Yasası’na dayandırılması ve böylece Anayasa’daki hak ve özgürlükler bahsinin polis lehine çarpıtılarak yeniden yorumlanması önce güvenlik, genel olarak da toplam bir bürokrasi için yeni bir hareket alanı açıyor. Yurttaşın hareket alanı daralıyor ama türbe gezerken ellerini arkada bağladığı için şikayet edilen İmamoğlu hakkında soruşturma izni vermeyeceğini söyleyen Soylu “Bana göre suç diye ekleyebiliyor.” Yargı, bürokratın ‘şahsım kriterleri’nin işi, özel hayatının konusu haline gelebiliyor.

Böylece polis müdahalelerini görüntülemeyi sorun haline getiren Emniyet genelgesi sadece yasak koymuyor özel alanla kamusal alan, hak ve özgürlüklerle kısıtlamalar arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Bu bulanıklık güvenlik güçlerinin yurttaşla, yasanın hizalamasından muaf olarak karşı karşıya gelmesi demek. Buna karar veren de, yeni bir yasa uyduran da emniyetin kendisi!