Mayıs 15, 2021 12:50 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Türkiye'deki göçmenler, virüs ve açlık kıskacında

Karar:

Davutoğlu'ndan Erdoğan'a çağrı: Konuşmak için aracıya ihtiyacımız yok

Star:

Başkan Erdoğan 'kontrollü normalleşme' için tarih verdi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ahmet Taşgetiren 14 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, ““İçimizdeki Mescidi Aksa yıkıcıları””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tayyip Bey’in Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’a tepki duyuyor olmasını beklemek normal. Abdullah Gül’e de. Bir ara “ihanet” kelimesini bile kullandı onlar için. Son alarak Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’yi aramış, Babacan ve Davutoğlu için “içimizdeki Mescid-i Aksa’yı yıkmak isteyenler” gibi ağır ifadeler kullanmış.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu ifadeler, son zamanlarda Mısır ile ilişkiler çerçevesinde gündeme gelen İstanbul seçimleri sırasında söylenmiş “Sisi’ye mi oy vereceksiniz Mursi’ye mi?” sözlerine çok benziyor.

Mısır ile ilişkiler geliştirilmek isteniyor, Sisi’ye yönelik o eski ifadelerin kullanılmayacağı, o gün de iç politika için o ifadelerin kullanılmaması gerektiği bir çok siyasetçi - diplomat tarafından belirtiliyor.

Bazı zamanlar oluyor ki “bazı şeyler keşke söylenmeseydi” deniyor.

Ama siyaset bu, başarı için, elden kaçmakta olan hedefler için her şeyin meşrulaştığı zamanlar oluyor.

Şimdi Ali Babacan’a ve Ahmet Davutoğlu’na olan öfkeyi, “Mescid-i Aksayı yıkmak isteyen içimizdekiler” diye niteleyerek sergilemek Mescid-i Aksa gündemini kullanmaktan başka türlü anlaşılır mı?

Bu iki isme kızabilirsiniz, ne de olsa sizi bıraktılar, ayrıldılar, başka partiler kurdular. Aldıkları oy, çok küçük de olsa, bir puanın önem kazandığı bir sistemde, sizin yolunuzu kesebilir, bu da onlara kendi hesabınıza öfke duymanızı haklı kılabilir.

Ama bunun için herkesin ortak davası olan Mescid-i Aksa’yı sahaya sürmek güzel olmuyor.

Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ya da Abdullah Gül söz konusu olduğunda, “Tayyip Erdoğan bunları, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı yaptı, ekonomiyi emanet etti, şimdi muhalefete geçmeleri vefa duygusu ile bağdaşır mı?” gibi bir mantık silsilesi oluşturuluyor.

Bu yaklaşım Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti bünyesinde “tek belirleyici” olarak görülmesinden ve herkesin rolünü onun belirlediği düşüncesinden kaynaklanıyor. Bir de, söz konusu insanların aslında Tayyip Bey’in bu tayini ile değer kazandığı düşüncesiyle bağlantılı.

Bu konunun birinci boyutu, “Lider” merkezli bir siyasi ortamda anlaşılabilir bir durum. Ancak Ak Parti’nin yola daha çok “ortak akıl” prensibi ile çıktığı, başlangıçta Tayyip Bey’in konumunun da “Eşitler arasında birinci” diye tanımlandığı, aslında bu niteliğin Türkiye siyasetine yeni bir boyut getirdiği değerlendirmeleri de hatırlanırsa, ilerleyen zamanların Ak Parti’yi de “Lider partisi” haline getirmesi, parti hüviyetinde bir artı mı eksi mi oluşturduğu yönünden değerlendirilebilir. Ama reel durum bu ve Ak Parti Bekir Bozdağ’ın açıkça ifade ettiği üzere “Tayyip Bey’in partisi”dir. Belki de o sebeple, “İlkler”den hemen hiç kimse yoktur partide.

...***

Armağan Kuloğlu 14 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Dış politikada deneme yanılma metodu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye'yi "değerli yalnızlığa" götüren dış politika anlayışı sıkıntı yaratmış, bu sıkıntılar bazı alanlarda taktiklerle düzeltilmeye çalışılmıştır. Ana politika ve ona göre tayin edilen strateji baştan yanlış olduğundan, taktik başarılar sınırlı kalmış, ancak en azından güvenliğimizin daha fazla olumsuz etkilenmesini önlemiştir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Politikalar maalesef, deneme-yanılma-düzeltme yoluyla üretilmektedir. Yanlışlık ortaya çıktığında bunu düzeltmek için birçoğu ideolojik ve duygusal olan bu politikalarından vazgeçilip doğrusuna dönülmektedir. Bloomberg ajansının yaptığı, "Türkiye, Suudi Arabistan'la görüşerek bölgesel ilişkileri resetlemek istiyor" yorumu dikkate değer bir örnektir.

Mısır'la ilişkiler, 2013'de Sisi'nin Mursi'yi devirerek iktidara gelmesiyle bozulmuştur. Bunun ana sebebi, Türkiye'nin "Müslüman kardeşler" sevdası ve daha sonra seçimle cumhurbaşkanı olsa da, Sisi'nin darbeyle iktidar olmasıdır.

Ancak ilişkilerimizin kötüleşmesini fırsat bilen Türkiye karşıtı ülkeler, bu olumsuzluğu başka sahalara da taşımıştır. Doğu Akdeniz ve Libya'daki anlaşmazlık buna örnektir.

Nihayet Türkiye'nin, Mısır'ın Yunanistan'la yaptığı deniz yetki alanları anlaşmasındaki açık kapıyı iyi değerlendirerek diyalog yolu araması, olumlu sonuç vermiş ve Kahire'de üst düzey görüşme yapılması imkânı doğmuş ve görüşmeler olumlu sonuçlanmıştır. Son Filistin olayları da yakınlaşmayı arttırmıştır. İlişkilerin "Darbeci Sisi" den, "Dostum Sisi" ye dönüşmesi muhtemeldir.

İsrail'in Filistinlilere karşı haksız, hukuksuz ve vicdansız tutumu tırmanarak devam etmektedir.

Arap ve İslam Dünyası etkisizdir. Batı duyarsızdır. Türkiye'nin, İsrail'i saldırgan tutumundan vazgeçirilmek için BM nezdinde çaba göstermesi gerekmektedir. Bu şartlarda ilişkilerin düzelmesi mümkün değildir.

…***

Akın Aydın 14 Mayıs tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Zayıf olanın ancak sesi çıkar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bugün ABD okyanus ötesinden devlet ve milletimize laf atıyor, tarihimize dil uzatıyor. Avrupa Birliği hiçbir zaman hayata geçirmedikleri hak-adalet-özgürlük vs. kavramlarıyla ülkemize ayar vermeye kalkıyor! İsrail zaten katil, zaten İslam ve insan düşmanı. Peki, biz ne yapıyoruz? ABD'ye, 'kabul edilemez, hükmü yoktur' diyoruz. AB'ye, 'her şeye rağmen AB hedefinden vazgeçmiş değiliz' diyoruz. İsrail'e ise baştan aşağı sayıp, sövüyoruz. İsrail'i kınamayanların zulme ortak olduklarını ifade ediyoruz. Başka? Başkası yok. Hepsi bu kadar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hem devletimiz, hem milletimiz, hem bölgemiz, hem de inancımız böylesine kuşatılmışken bu teslimiyetçi duruşun izahını nasıl yapabiliriz?Bu sorunun ilk cevabı, milleti ve devleti temsil için seçtiğimiz parti ve kişilerin siyasetteki amaçlarına bakmak lazım.Böyle bir soru sorulsa bütün parti ve vekiller, 'devlet ve milletimizi huzuru, güvenliği, birlik ve beraberliği' gibi ezberledik cevaplar verirler. Ama ortaya ikinci soru çıkar ve bizler millet olarak bu soruyu hiç sormuyoruz:Hepinizin ortak gaye ve gayreti aynı ise nedir bu devletin hali, nedir bu milletin hali? Devlet ve milletimize afkuranların sesini neden kesmiyorsunuz? Zor soru oldu değil mi?Prof. Dr. Haydar Baş Hocamız, vatandaş için vatandaşı sorgulardı; "Eğer vatandaşlarımız, kendilerine hizmet etmeyen bir partiye gidip ezbere "evet" diyorsa kendi sonunu kendi hazırlıyor demektir.Halkımızın dikkat edeceği husus; ben buraya gidip oy veriyorum ama benim iş, maaş, gelir, sağlık, eğitim, adalet, sosyal hayat vs. gibi sorunlarıma bu insanın çözümü ne? Bunu düşünmesi lazım! Oy vereceğim kişi veya parti benim temel ihtiyaçlarımı nasıl karşılayacak, bunu sorması, sorgulaması lazım" diyordu. Sayın Baş yine vatandaş adına siyasetçileri de sorguladı."Milleti tanımayıp teşhisten uzak olan insanlar, milleti yabancı devletlerin verdiği raporlara göre tanıyıp sizi, onların düşüncesine göre yönetenler vallahi de, billahi de sizi batırmaktan başka bir işe yaramazlar.Bakıyorsun bir tanesi dokuz gün Avrupa Birliği'ne "hayır" diyor onuncu gün Avrupa'ya derviş oluveriyor.Allah Allah bu dokuz gün AB'ye "hayır" dedi bugün niye evet diyor? Birisi gece onu ziyaret etti, konuştu ertesi gün AB'nin dervişi oluverdi. Şu kafaya bak yahu.Şimdi Türk Milleti olarak önce kendi ailenizi mi düşünürsünüz, komşunuzu mu düşünürsünüz? Yahu bu nasıl algılama ki insanın evvela kendine yakın topluluklardan başlayıp dostluklar, arkadaşlıklar gelişmesi gerekirken biz ta uzaklardakileri kendimize dost kabul ederek, onların görüşleriyle milleti ve devleti idare ediyoruz. Oysa Sakarya Meydan Muharebesini biz onlara karşı yaptık. Dumlupınar'ı ve Büyük Taarruzu, Çanakkale'yi bunlara karşı yaptık."

Bu gerçeği hepsi bilmiyor mu? Çok iyi biliyorlar. Ama birincisi hepsi minnet altında oldukları, ikincisi devlet ve milletimizi kapitalizm limanına demirledikleri ve bu limandan ayrılma hedefleri olmadığı için dil ile konuşuyor, konuşuyorlar ama borç başı aştığı için el mahkûm her dediklerini sineye çekiyorlar.