Türkiye’den Köşe yazarları
Ergun Kaftancı, Yeniçağ gazetesinde, “İlk söz de, son söz de yargının”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“CUMHURİYET gazetesi yayın yönetmeni Can Dündar ile Ankara Temsilcisi Erdem Gül, yargılandıkları davadan beşer yıl ceza aldı. Suçları, devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak. Herkesin, devleti yönetenlerin ağzından öğrendiği bilgileri haber haline getirmek ikisine de pahalıya patladı. Gelecek günlerde, siyasal iradenin beğenmeyeceği haberler yüzünden kim bilir daha kaç haberci yargının karşısına çıkarılacak. Görünen o ki yazarlar gibi habercileri de zor günler bekliyor. Bu kararın verilmesini garipseyenler olabilir. Son noktayı elbet de yine yargı koyacak. Yargıtay'ın vereceği karar çok önemli.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hatırlayacaksınız. Yargılama süreci başlamadan önce siyasal irade iki gazeteciyi de vatan hainliğiyle suçlamıştı. Bu lekeyi silmek mümkün olmadı. Muktedirin, haberi işaret ederek "Devlet sırrı" demesi suçun büyüklüğü bakımından yeterli bulundu. Oysa yayından çok önce bahse konu TIR'ların hamulesi hakkında değişik söylentiler yayılmıştı. Kimine göre TIR'larda silah vardı. Kimine göre de insani yardım malzemesi. Demek ki TIR'ların hamulesinin insani yardım malzemesi olduğubiliniyor, sadece o malzemenin cinsi de, alıcısı da bilinmiyordu. Bir bilinmeyen de, araçların ulaşacağı yerdi, yani güzergâh meçhuldü. Bu netliğe rağmen haber, devlet sırrını açıklamak şeklinde kabul edilmeseydi herhalde bu boyutta bir ceza verilmesi söz konusu olmayacaktı. Verilen karar yanlış mı, doğru mu onu Yargıtay söyleyecek. Herkes bizi konuşuyor. Ülkenin yönetiminde iki başlılık, önceki günden bu yana son buldu. Başbakanlık kurumu ikinci plana itildi. Cumhurbaşkanı o görevi de üstlenecek; nitekim sürecin ilk saatleri yaşanmaya başlandı. Bu yeni uygulama anayasaya uygun mu? Tartışılır! Parlamenter sistem ve kurumları bu uygulamaya "Yapılamaz" diyerek cevaz vermeyebilir. Ama uygulayıcı "Ben yaptım oldu" derse -ki der- o zaman da uygulamaya meşruiyet kazandıracak anayasal girişimler yapılır. Ortaya yeni bir yönetim hukuku çıkarılır mı bilinmez. Ama gelinen nokta her halükârda tartışma konusu olur!. Gelişmeleri yabancılar nasıl değerlendiriyor ona bakalım şimdi de.. Ünlü Economist dergisi, "Erdoğan giderek otoriterleşti. Davutoğlu, başkanlığa gidişin önündeki engeldi" diye yazdı... Guardian gazetesinin değerlendirmesi de pek farklı değil.. Ona göre, AB ile Türkiye arasındaki göçmen krizi anlaşması Ankara'da sorun oldu ve Erdoğan ile Davutoğlu'nun arasını açtı... Gazete gelişmelere ilişkin şunları da yazdı: Erdoğan, AB'ye karşı daha negatif bir tutum içerisindeydi, Davutoğlu ise Merkel ile görüşürken çok pozitif olduğunu göstermişti. Guardian, bu farklı bakışın ayrılığa neden olduğunu ileri sürdü ve değerlendirmesini "Davutoğlu bırakınca cumhurbaşkanının otoriter eğilimlerini dengeleyecek ve yumuşatacak unsur kalmadı. Erdoğan, hırslarının kurbanı olabilir. " diyerek bitirdi.
…***
Serdar Değirmencioğlu, Evrensel gazetesinde, “Dokunulmazlık meselesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Geçen yıl dersime gelen bir araştırmacı arkadaşım, öğrencilere “çilekli süt” adıyla satılan ürünlerin içerisinde çilek olmadığını anlattı. Sonra bu ürünlerin içerisine çilek tadı vermesi için konulanların listesini gösterdi. Bu gerçekle ilk kez karşı karşıya kalan öğrencilerden biri, “Bari süte dokunmasalardı!” diye söylendi. Ben de, “Dokunulmayan ne kaldı?” diye düşündüm. Gerçekten ne kaldı?
Geçenlerde bir arkadaş artık Ayder Yaylası’na gidemediğini söyledi. Ayder son yıllarda kalkındıkça kalkındı. O kadar kalkındı ki, eskiden yaylaya doğayla kucaklaşmak için gidenler artık karşılarında “çilekli süt” satan süpermarketler, mücevher altın satan kuyumcular buluyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Eskiden dokunulmaz olduğu düşünülen o yemyeşil yaylaların geleceği karanlık. Yeni Türkiye’nin kurulması için yaylaların, derelerin, vadilerin yok edilmesi gerekiyor. Ama doğanın yok edilmesi için önce gerçeklerin yok edilmesi gerek. Bu yüzden yaylaları ve bölge ekolojisini yok edecek yol çalışmasına “Yeşil Yol Projesi” adı verilmiş.
Yeni Türkiye akıl almaz bir yer. Hatta aklın sınırlarının değil, temellerinin yok edilmesi söz konusu. Yeni Türkiye akıl dışı bir mekan. “Mekan” demek gerek çünkü artık içinde ne kalacağı belli değil. Dokunulmaz olduğu düşünülen her şeye saldırılıyor. Doğaya, suya, mahallelere, köylere, kasabalara, hatta kentlere...
Eskiden koruyucu olabilen hukuk ortadan kaldırılmış durumda. Yeni Türkiye bir talan cumhuriyeti ve bu düzende hak hukuk artık yok. Örnek Cerattepe. Bakır ve altın çıkarılacak; bir holding bölgeyi talan edecek. Yöre halkı dokunulmaz olduğunu düşündüğü toprağına doğasına sahip çıkmak için mücadele veriyor. Karşısına devletin ta kendisi çıkıyor. Yeni Türkiye’nin özetini holdingin sahibi bir cümle ile yapmıştı. Burada yinelemeye gerek yok.
Devlet Cerattepe’de talan gerçekleşsin diye elinden geleni yaparken Çevre Bakanlığı boş durmayıp çocuklara doğa sevgisi içeren boyama kitabı hazırlatmıştı. Çünkü talan yalansız olmaz. Yeni Türkiye’nin gerçeği doğanın yok edilmesi ise o zaman kitapta iktidarın doğa aşkıyla yanıp tutuştuğu anlatılmalı.
Bu kitapta doğa aşkıyla yanıp tutuşan bir başbakan ve ailesinden söz ediliyordu. Varsın yalan olsun. Yeni Türkiye’nin önceliği çocukların üstün yararı olacak değil elbette. Yeni Türkiye’de her şeye ama her şeye dokunulabilir. Düğmeye basıldı mı her şey mümkün.
Geçen hafta bunu başbakan kendisi de gördü. 7 Haziran’dan sonra Türkiye’yi savaş ve kaos ortamına götüren ölüm stratejisinin başbakanı azledildi. Yerine bir başkası getirilecek. Yeni Türkiye’ye daha iyi bir kukla gerek...
Yeni Türkiye’nin yolu belli. Başkanlık savaş ve kaos ortamı ile cenazeler üzerinden getirilecek.
…***
Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “Niye vatandaş sürekli döviz alıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Döviz mevduat hesapları yine arttı. Merkez Bankası’nın verilerine göre gerçek kişiler Nisan ayının son haftasında yaklaşık 1 milyar dolarlık ilave döviz aldılar. Böylece mevduat bankalarındaki döviz hesapları yılbaşında 171,4 milyar dolar tutarındayken son verilere göre 180,2 milyar dolara yükseldi.Bu arada gerçek kişilerin döviz mevduat hesaplarının ise aynı dönemde 87,9 milyar dolardan 96,2 milyar dolara yükseldiğini belirtelim. Bir de bu yükseliş son 12 aylık verilerle karşılaştırılırsa Nisan 2015’te 83,4 milyar dolar olan gerçek kişi döviz mevduat hesapları, Aralık 2015’te 87,9 milyar dolara yükseldi. Böylece sekiz ayda gerçek kişilerin döviz mevduatı 4,5 milyar dolar arttı. Ama son dört ayda aynı hesaplardaki artış 8,3 milyar dolar oldu. Yani döviz mevduat hesaplarında son dört aydaki artış büyük bir hızlanmaya işaret ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Peki, vatandaş niye döviz alımını hızlandırıyor?
Hızlandırıyor, çünkü; vatandaş AKP hükümetleriyle istikrarın artık gelmeyeceğini biliyor. Hemen aklınıza “ama 1 Kasım seçimlerinde AKP yüzde 49 oy alarak iktidara geldi” diyebilirsiniz. Öyle ama vatandaş sürekli döviz aldığına göre ve döviz alımının hızını artırdığına göre demek ki yüzde 49 ile istikrar gelmeyeceğini gördü. Ve beklentileri yıl başından itibaren olumsuza döndü. Çünkü AKP ülkeyi kutuplaştırarak yönetiyor. Dolayısıyla vatandaş kapsayıcı bir hükümet olmadan ekonomide suların durulmayacağını düşünüyor.
Bildiğiniz gibi dolarizasyon bir ülke vatandaşının kendi yöneticilerine güveni kaybolduğu zaman, güvendiği ülkenin parasına yönelmesi anlamına geliyor. Türkiye’de 2010 sonunda dolarizasyon yüzde 28 düzeyindeydi. Şimdi yüzde 42’ye yükseldi. Demek ki vatandaş, yüzde 49 oy alan iktidar partisinin ülkeye istikrar getirebileceğine inanmıyor. İnanmadığının göstergesi dolarizasyonun artması oluyor. Bu arada kendi içerisinde sürekli siyasi istikrarsızlık yaşayan iktidar partisinin bu ülkeyi yeni bir genel seçime götürmesi artık kaçınılmaz oldu.