Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Prof. Dr. Osman Küçükosmanoğlu: Okullar ve aşılama unutuldu
Karar:
Davutoğlu'ndan Erdoğan'a 'ihanet' tepkisi: Alacağı cevabı herkes görür
Star:
Vaka sayılarındaki düşüş sürüyor!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı 16 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Bir iktidar, 200 milyar ihaleyi neden 5 şirkete verir, çıkarı ne?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İkizdereli köylüler, başta kadınlar olmak üzere Cengiz İnşaat’ın Cevizlik Taşocağı’nda ormanları ve yaşam alanlarını darmadağın etmesine karşı direniyor. İhalesi verilen Rize, İyidere Lojistik Limanı inşası için köylülerin yaşam alanları kurban seçildi. Bakan Bey, oraya gitmese daha iyi olurdu, en önemli açıklaması “ekonomik faaliyete engel olmaya çalışıyorlar” oldu. Cengiz İnşaati her aldığı ihale ile adeta dediğini yapıyor. Kılıçdaroğlu’nun “5’li çete” olarak nitelendirdiği şirketlerin en önde gelenlerinden."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu yazının ana fikri, bir iktidar neden ihaleleri 5’li çeteye veriyor, bundan çıkarı ne, sorusudur. Bu sorunun yanıtını ben bilmiyorum. Şüphesiz kestirimlerim var, bir dizi yanıtı alt alta sıralar ve size en uygun olanı işaretleyiniz, diyebilirim. Ama bi dakka!
En son habere göre “Yusufeli (Artvin-Erzurum) Ayrımı Devlet Yolu İkmal İnşaatı İşi” 209 milyon TL’ye, Kılıçdaroğlu’nun 5’li çetesinden Limak İnşaat’a verildi. Yusufeli Baraj Gölü altında kalan yolların yeniden yapılması için düzenlenen ilk ihale de 650 milyon TL’ye Limak İnşaat’a verilmişti.
“Kiğı-Yedisu Yolu İkmal İnşaatı İşi” ise 630 milyon TL’ye Özaltın İnşaat’a verildi.
Bunların hepsi pazarlık usulü ile. 18 yıl boyunca 200’e yakın değişiklik yaptıkları İhale Kanunu’nun 21/B maddesine göre bunlar. Ülke “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen olaylar içinde” sürekli yaşadığı için iktidar istediği şirketi çağırıyor, sözde pazarlık yapılıyor ve ihaleyi veriyor. Tabii bu ihale bedelleri yapım zamanı içinde türlü çeşitli bahanelerle katlanarak artıyor. Hazine’den öde babam öde.
İktidar neden durmadan aynı şirketleri çağırıyor, ihaleyi vermek için ülkede yüzlerce benzer şirket olduğu halde. Soruyu soracağım yine: Çıkarı nedir bu şirketlerden?
Meral Akşener, bu şirketlerin 2018’de 30 milyar dolarlık iş aldıklarını açıklamıştı.
...***
Taha Akyol 16 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, " Mafya ve devlet"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Devleti yönetenlerin suskunluğunu anlamak mümkün değil. Suç örgütü lideri olmaktan hakkında soruşturma yürütülen Sedat Peker’in iddiaları üzerine yargıyı harekete geçirmeleri gereken yetkililer, başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, muhalefeti suçluyorlar..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Cemil Çiçek’in açıklaması ise tamamen farklı ve son derece önemlidir:
“Binde biri doğruysa felaket ve sıkıntılıdır. Binde birken önünü alamazsanız, bu yüzde bir, sonra onda bir olur sonra bir bakarsınız ki bütün vücudu kaplamış… Videoları seyreden, gazetede okuyan ilgili savcı ya da savcıların harekete geçip gereğini yapmaları lazım. Devlete güveni sağlamak açısından bu gereklidir.” (DW, 12 Mayıs)
Diyelim ki, soruşturma açıldı… Bakan Süleyman Soylu da “her şeyin açığa çıkması için yargıya taşıyorum” dediğine göre muhtemelen nitelikli hakaret suçlarından dava açacak…
Her iki durumda da adli süreç nasıl işler? AİHM’nin içtihatlarındaki kavramla “etkin soruşturma” yapılabilir mi?
Bu noktada hukuk sistemimizdeki ağır sorunlar karşımıza çıkıyor.
Görevlendirilecek savcı tabii delil toplanmasını polisten isteyecek…
Ama Emniyet teşkilatı İçişleri Bakanlığı’na bağlı!
İçişleri Bakanlığı’nın hoşuna gitmeyecek bir araştırmayı, soruşturmayı Emniyet yapabilir mi?
Bu mesele kişilerin dürüstlüğünden bağımsız bir sistem meselesidir.
Siyasi iktidarların soruşturmaları etkilemesini önlemek için hukuk devletinde savcılıklara bağlı “adli kolluk” teşkilatı vardır.
AB sürecinde bizde de “adli kolluk” kurumu kanunlarımıza girdi. Bir yönetmeliği de var. Fakat bağımsız bir yapılanma olmadığı gibi 2013 yılında “yetkili mülki amire bildirme” hükmü de getirildi…
Türkiye ile ilgili bütün İlerleme Raporlarında “adli kolluk” (judicial police) üzerinde iktidarın etkisi eleştiriliyor, bunun yolsuzluk soruşturmalarını engellediği belirtiliyor!
Hakimleri bile sorgusuz sualsiz şuraya buraya atayan HSK, savcıları rahat bırakır mı?
Venedik Komisyonu raporunda da bütün İlerleme Raporlarında da HSK’ya iktidarın hakim olduğu, bu yolla yargıyı etkilediği yazılıdır.
Türkiye bu yüzden yatırımcı sermayeye “hukuk güvenliği” inancını veremiyor.
HSK’nın bu politize hali Bahçeli’yi bile rahatsız ediyor olsa gerek. ‘Yeni anayasa’ açıklamasında HSK yerine “yargı bağımsızlığı sistemi”ne göre “Yüksek Yargı Kurulu” teşkilini istedi.
Sorun adli kolluk ve HSK’dan da ibaret değil…
Türk Ceza Kanunu 2004 yılında AB ölçülerine göre hazırlanmıştı. Ama iktidar Haziran 2014’te TCK’nın 277. maddesini değiştirdi, “soruşturma” safhasında savcıya ve tutuklama yetkisine sahip sulh ceza hakimine emir ve talimat vermeyi suç olmaktan çıkardı!
Soruşturma aşamasında yargıya talimat vermek Türkiye’de suç değildir! Hangi demokratik ülkede böyledir, ben bilmiyorum.
Sistem sorunu derken kastettiğim bütün bu tablodur.
...***
Faruk Çakır, 16 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, " Sağlıkta nereye?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’yi idare edenlerin en çok övündükleri konulardan biri de sağlık sektöründe yapılanlardır. Elbette iyi işler yapanlar övünmeyi hak eder. Ancak bu sahada yapılanların yanında ihmaller de var. Daha da önemlisi, uzmanlara göre mevcut yanlışlar düzeltilmezse önümüzdeki yıllarda daha büyük sıkıntıların yaşanması mümkündür."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
20 ya da 30 yıl önce sağlık sisteminde ciddî sıkıntılar yaşanıyordu. Esasında o gün de düzeltilmesi kolay mümkün olan işler vardı, ama sistem vatandaşın taleplerine kulak asmadığı için yanlışlar devam edip geldi. Şimdiki idarecilere belli yanlışlar ve hatalar hatırlatılınca, “Filan sene ilâç kuyruğu vardı. Şimdi yok. O halde mevcut duruma razı olun” diyorlar. Doğru, ilâç kuyrukları vardı, ama onun da sorumlusu millete kulak vermeyen ‘Ben her şeyi bilirim’ diyen idarecilerdi. Dolayısıyla kim olursa olsun milletin istek ve taleplerine kulak vermek durumundadır.
Sağlık sisteminde çok iyi işler yapılmış olabilir. Fakat işin içinde olan uzmanların ikazlarını dinlemek gerekmez mi? Bakınız, Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Barut (@barutibrahim) nasıl bir tablo çizip idarecileri uyarmış. İşte günümüzdeki durum ve gelecekle ilgili endişeler:
“TUS sonuçları açıklandı. Genel Cerrahi, çocuk, kadın-doğum, beyin cerrahisi, kalp-damar cerrahisi alanlarında yüzlerce kadro boş kalmış... Hastayla karşılaşılmayan Patoloji, Biyokimya, Mikrobiyoloji, Adlî Tıp baş tacı olmuş. Dahası yurt dışında çalışmak ve ihtisas yapmak için bu güzel ülkeyi terk edenler gittikçe artıyor. Sağlıkta şiddet, Sabim, mal praktis, performans yasaları sonucu bu. Maddî ve manevî yıpranma cabası. Yakında kimse Tıp yazmayacak. Yapılan beş yıldızlı hastanelerde ameliyat yapacak cerrah, hasta bakacak kaliteli ve nitelikli hekim olacak mı? Yıllardır hemen her platformda bas bas bağırıyoruz, dinleyen ve dikkate alan yok. Kendimizi bile emanet edeceğimiz kimse kalmayacak. Çok yazık çok. Geçen stajyer sözlü sınavında akut apandisit sordum genel cerrahinin en kolay konusu. Stajyer doktor diyor ki: ‘Hocam biliyordum, bir dakika şimdi hatırlayacağım neydi neydi... hatırlayamadım.’ Uzaktan eğitimle işte ancak bu kadar. Uzaktan tıp eğitimi olmaz. Can emanet edeceğiz can. Bunun ne anlama geldiğini düşünüyor mu acaba YÖK başkanımız ve YÖK üyeleri. Derhal yüz yüze eğitim derhal...” (Twitter mesajı, @barutibrahim, 10 Mayıs 2021)