Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Türkiye'de gençler, güvencesiz işlerde karın tokluğuna çalışıyorlar ve geleceklerini yurtdışında görüyorlar
Karar:
AK Parti ve MHP’den ‘dezenfektan skandalı araştırılsın’ önergesine ret
Star:
Gazze'de katliam: Netanyahu'nun hain planı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı 18 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Mart ayında 13’ü çocuk, 112 kişi neden intihar etti?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Gaye Usluer, intiharların çetelesini tutuyor, Türkiye’yi yerel gazeteler dahil tarıyor ve rapor açıklıyor. Mart ayı içinde 112 kişi intihar etti, en dramatiği ise bunlar arasında 13 de çocuk var. 12 intihar İstanbul’da. Sadece mart ayında 18 yaş ve altındaki canına kıyan 13 çocuktan ikisi 14 yaşında, ikisi 15 ve altısı 18 yaşında. İntihar ederek hayatına son vermiş. Bunlardan ikisi 14 yaşında, ikisi 15 yaşında, altısı 16, biri 17 yaşında.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ocak ayında 94, şubatta 99 canına kıyma olayı. Aralarında 13-14 yaşlarında çocuklar da var.
Giderek dramatikleşen bir tablo.
İntihar girişimleri ise bu tabloda yok.
Ben daha fecisini söyleyeyim: Prof. Dr. Mustafa Yıldız (Kocaeli Üniversitesi, psikiyatri) diyor ki 2012 yılına kadar intihar edenlerin sayısı yılda 2 binli sayılarla ifade ediliyordu. Ama 2 bin 22’den sonra 3 binli sayılara geçildi. TÜİK verilerine göre 2018 yılında 3 bin 161 kişi intihar etti. 2019 yılında ise yıllık intihar sayısı 3 bin 406. Yani günde 9 kişi. (HBT, sayı 264)
Ailesini geçindiremeyen, işsiz kalan, dükkânını kapamak zorunda kalan erkekler göze çarpıyor. Tabii ekonomik ve sosyal sıkıntıların da 2013’ten itibaren yükselen intihar tablosunda yerinin giderek arttığını kabul etmeli. Ruhsal bunalımlar, insanı kendini değersiz, çaresiz ve yapayalnız hissetmesi...
Yıldız diyor ki: Kimi öz kıyımlar varoluşsal nedenlerle gerçekleşir. İnsanlar için yaşama tutunmanın en önemli kaynağı yaşama kattığı anlamdır. Anlamsızlaşmış bir yaşamda kişinin kendi canına kıyması tümüyle bireysel bir karar...
“Varoluşsal öz kıyımlar genelde iki farklı katmanda gerçekleşir. Birinci katmanda kişilerin barınma, beslenme, iş yaşamı, sevgi-saygı gereksinimi, gelecek garantisi gibi temel gereksinimleri karşılandığı halde, ruhsal açlığın giderilememesi ya da kendisini hiçliğe bırakmanın yeni bir yaşam boyutu olarak görülmesi gibi nedenlerle öze kıyılır.”
“İkinci katmandaki öz kıyım ise kişinin beslenme, barınma, korunma, sevgi-saygı, gelecek garantisi gibi temel gereksinimlerini karşılamada zorlandığı, geleceğin hiç umut vaat etmediği, çaresizlikle bezenmiş varoluşsal bunalımlar sonucunda gerçekleşir.”
Türkiye’ye baktığınızda ülkede gelecek umudu giderek azalan bir toplum ve umut veremeyen bir iktidar. Zayıf ve kırılgan benliklerin çaresizlik içinde sele kapılması, umudunu yitirmesi, özellikle yükselen intihar olaylarının altında yatan nedenler arasında.
…***
İbrahim Kahveci 18 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, “Milletten oluk oluk para toplanıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Merkezi Yönetim Bütçesi Nisan ayında -16,9 milyar lira açık verdi. Geçen yıl aynı ayda bütçe açığı -43,2 milyar liraydı. Ocak-Nisan dönemi olarak ise bütçe 5,9 milyar lira fazla verdi. Geçen yıl ise ilk dört aylık bütçe dengesi -72,8 milyar lira çık vermişti. Faiz giderinin 55,3 milyar liradan 67,5 milyar liraya yükseldiği bütçede ilk dört aylık faiz dışı denge ise 73,4 milyar lira fazlaya döndü. Geçen yıl ilk dört aylık faiz dışı denge ise -17,5 milyar lira açık şeklindeydi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Nisan ayında bütçe açık vermiş olmasına rağmen bütçeden yapılan harcamalar sadece yüzde 2,1 artış gösterdi. Hatta faiz dışı harcama artışı ise yüzde 0,8’de kaldı.
Giderlerin bu kadar kısıldığı bütçede, gelirler tarafı ise (Nisan ayı) yüzde 43,8’lik artışla 93 milyar 791 milyon liraya ulaştı. Vergi gelirlerindeki artış ise yüzde 55,4 ile 76 milyar 332 milyon lira olarak gerçekleşti.
Yılın ilk dört ayında ise toplam bütçe gelirleri yüzde 36,4 artışla 437 milyar 906 milyon liraya ulaştı. Vergi gelirlerindeki artış ise yüzde 47,2 artışla 331 milyar 420 milyon lira olarak gerçekleşti.
Bütçe iki temel açıdan paraya doydu. Sadece Nisan ayında yaklaşık 27 milyar lira düzelme yaşanan bütçede, ocak-nisan döneminde de faiz dışı denge 90,9 milyar lira düzelme yaşamış oldu.
Gelirlerde yaşanan muazzam artış ve giderlerde yaşanan çok sıkı duruş bütçe dengesini artıya geçirdi.
Bütçede gelir tarafı özellikle vatandaşın bireysel veya kurumsal ödemelerine bağlı bir artış yaşamıştır. Mesela Merkez Bankası kaynaklarından elde edilen gelir geçen yılın 5 milyar lira daha gerisinde kalmıştır.
Vatandaş parayı ödemiş ve bütçe fazlaya geçmiştir.
Bütçe’ye bu kadar çok para toplanırken neden harcama tarafı kısıtlı kalmıştır? Ya da neden bütçe disiplini pandemi yaşanmasına ve esnaf ciddi destek beklemesine rağmen sıkı tutulmuştur?
Türkiye cari açık yanında bir de döviz rezervi çok sorunlu bir ülke durumundadır. Merkez Bankasının olan dövizi satıldığı gibi, swap yolu ile ödünç alınan dövizleri de satılmıştır.
128 milyar doları aşan döviz satışı sonrası eksi rezerve geçilmiş olması, ülkede bütçe açığını kapatma zorunluluğu doğurmuş olabilir. Ama unutmayalım ki, pandemi sürecinde özellikle çalışma gücünü kaybeden insanlar ve esnaf çok zor zamanlar geçirmektedir.
…***
Faruk Çakır, 18 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Zulüm karşısında sessizlik“başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Filistin’de yaşanan zulüm ve haksızlıklar karşısında “görmedim, duymadım, bilmiyorum” tavrı sergileyen başta İslâm dünyası ve bütün ‘medeni ülkeler’ acaba bu yaptıklarını ‘torunları’na karşı savunabilecekler mi? İslâm dünyasının ve Müslümanların ‘âdil idareciler’e ne kadar muhtaç olduğu bu vesile ile bir defa daha anlaşılmış oldu. İslâm ülkelerinin idarecileri âdil olmuş olsa, Filistin’de yaşanan bu zulme sessiz kalmaları mümkün olur muydu?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Müslüman bir ülkenin idarecisinin İsrail zulmüne itiraz etmesi ve hür dünya nezdinde bu itirazın kabul görmesi ancak gerçekten âdil bir idareci olmasına bağlıdır. Kendisi âdil olmayan bir siyasetçi ve idareci başka bir ülkeye ‘âdil ol’ dese bir fayda verir mi? İslâm ülkelerinin Filistin’de yaşanan haksızlık ve zulüm karşısında dile getirdikleri itirazların dünya nezdinde çok dikkate alınmaması biraz da bu ‘iç işler’ine bağlı değil mi?
Cehalet, zaruret ve ihtilâfın “en büyük düşman” ilân edilmiş olmasının ne kadar isabetli olduğu bu hadiseler vesilesiyle bir defa daha görülmüş oldu. İslâm dünyası cehaleti mağlûp etmiş ve ihtilâfları sona erdirmiş olsa İsrail bu cesareti gösterebilir miydi?
İslâm ülkelerinin liderlerine yapılan çağrı elbette önemlidir. Ancak bunun gerçekleşmesi “üç büyük düşman” olan cehalet, fakirlik ve ihtilâfların; “sanat, bilgi ve ittifak” ile mağlûp edilmesiyle mümkün olur. Cehalet, fakirlik ve ihtilâfları bertaraf edemeyen bir “İslâm dünyası”nın ne Filistin’e ne de başka bir İslâm diyarına sahip çıkması mümkün olamaz.
Çok defa ifade edildiği üzere İslâm dünyası örnek olmalı ve dünyadaki ‘vicdan’ları harekete geçirmelidir. Düşünün ki insaflı İsrailli insan hakları savunucuları dahi İsrail’in yaptığı zulme itiraz ediyor. İlgili habere göre İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem, İsrail’in Gazze Şeridi’nde “savaş suçu” işlediğini belirterek, uluslar arası topluma harekete geçme çağrısında bulunmuş. “Gazze Şeridi’nin 2014’ten beri bu kadar çok ölüm ve yıkıma tanık olmadığı” aktarılan açıklamada, İsrail’in “savaş suçu” işlediği belirtilmiş. Açıklamada, Gazze Şeridi’nin saldırılar öncesinde de insanî krizin içinde bulunduğu, bu krizin bir nedeninin İsrail ablukası olduğu vurgulanmış. (aa, 15 Mayıs 2021)
Dünyadaki zulmü sona erdirmek için bütün ‘iyi’ler birlik olmak ve zalimlere itiraz etmek mecburiyetinde.