Türkiye'den köşe yazarları
Milli gazete: Babacan'dan Abdullah Gül açıklaması: AKP'li vekillerin yarısı biliyordu
Star:
İsrail uluslararası köşeye sıkışacak, dava açıldı
Yeniasya:
Hükümetin muhalif sese tahammülü yok
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Barış Doster 22 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Demokrasi ve hukuk ne için vardır?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Siyaset - mafya ilişkileri, terörle mücadele, salgın hastalığa karşı önlemler, ekonomi, dış politika gibi önemli konu başlıklarının öne çıktığı ülkemizde, dün de Cumhurbaşkanı Erdoğan, yargı reformu paketinin dördüncüsünün Meclis’e geleceğini açıkladı. Hem Meclis aritmetiği ve işleyişi hem de ülkemizdeki siyasal iklim, yargı reformuna ilişkin düzenlemelerin, TBMM’de, kamuoyunda, yargı camiasında, hukuk fakültelerinde, barolarda yeterince tartışılmasını zorlaştırıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Belli ki bu süreç, iktidar ve muhalefet arasında karşılıklı sataşmalarla, söz kesmelerle geçecek. Zengin, çok yönlü, kapsamlı, bilgi veren, ufuk açan tartışmalar görmeyeceğiz maalesef. Bu büyük eksikliğin nedenlerini tartışalım...
Demokrasilerde iki unsur çok önemlidir. Biri meclisin üstünlüğü, diğeri hukukun üstünlüğüdür.
Milli irade, mecliste tecelli eder. Yurttaşlar, siyasal tercihlerini, seçimlerde yansıtırlar. Yurttaşın bilinci, sorumluluğu, hak ve özgürlüğü bu nedenle yaşamsaldır. Çünkü bireylerin bilinçli siyasal tercihleri belirleyici değilse, ulus bilinci gelişmemişse, yığınlar çok kolay yönlendirilir. Kimlik siyaseti, feodal bağlar belirleyici olur.
Hukukun üstünlüğü ise hukuk devletiyle sağlanır. Demokratik devletin tamamlayanı, bütünleyeni, olmazsa olmazıdır. Hukuk devletinde, devletin her türlü eylem ve işlemi yargısal denetime açıktır. Devletin attığı her adım hukuka dayanır. Kaynağını, dayanağını anayasa ve yasalardan alır. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı esastır. Hukuk devleti - kanun devleti farkı; anayasal devlet - anayasalı devlet ayrımı önemlidir.
Demokratik bir rejimde meclis güçlü olursa, milletin iradesi, farklı sınıfların çıkarı meclise olabildiğince adil şekilde yansırsa, hem ülke içinde demokratik istikrar gelişir hem de dışarıdan gelen baskılara karşı direnç güçlü olur. Güçlü meclis; çoğulcu ve demokratik siyaset için zorunludur. Özgür birey, bilinçli yurttaş, örgütlü toplum ise sadece milli iradenin, meşruiyetin, toplumsal barışın, demokratik istikrarın değil, aynı zamanda farklı sınıfsal çıkarların temsilinin, bu çıkarların örgütlü şekilde savunulmasının, gerektiğinde de uzlaşmasının zeminidir. Bu durum sadece siyasete değil, ekonomiye de yansır, dış politikaya da ulusal güvenliğe de.
Dahası var. Darbeleri, darbe girişimlerini, vesayet tartışmalarını önlemek için de yine bilinçli yurttaşlara, örgütlü topluma, güçlü, katılımcı, etkin bir meclise sahip olmak şarttır. Böyle bir meclis, arkasındaki millet desteğiyle direnir, savaşır, kazanır.
Tarihin verdiği şu dersi de unutmamak gerekir: Diktatörler; eleştiriyi hakaret, özeleştiriyi zafiyet, uzlaşmayı ise mağlubiyet, hatta hezimet olarak görürler. Güçlü, saygın, etkin meclislerde ise eleştiri, özeleştiri, muhalefet ve uzlaşma, yurttaşın özgürlüğü, mutluluğu ve refahı, milletin çıkarı, devletin bekası için yapılır.
...***
Cevher İlhan 22 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, " Filistin dâvâsından “siyasî rant” ucuzluğu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Mescid-i Aksa’ya plastik mermilerle baskın yapan ve Gazze’yi savaş uçaklarıyla bombalayan İsrail’in zulmü bütün ağırlığıyla sürerken İslâm ülkeleriyle ve Ankara’nın garip tavrı sorgulanıyor. Öncelikle AKP iktidarında son 20 yıldır “Ey İsrail!” diye başlayan yakınmalı “çıkışlar”ın iç kamuoyuna “siyasî mesajı” verilirken, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu Başkanı’nın ifadesiyle Türkiye ile İsrail’in ticari ilişkileri, iki ülke arasındaki gerginlikten neredeyse hiç etkilenmiyor, Türkiye, dünyada İsrail’in ihracat yaptığı dördüncü ülke olma durumunda. (aa, 1.10.20)"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Özellikle “one minute” çıkışından ve on vatandaşın hunharca katledildiği Türk Bayraklı sivil yardım gemisi Mavi Marmara’ya kanlı baskından sonra resmî verilerle Serbest Ticaret Anlaşması’yla İsrail’le dış ticaret hacmi kat kat arttırıldığı ortada.
Oysa İsrail’in hizaya getirilmesiyle BM kararlarını tanıması, Kudüs dahil 1967’den beri işgal ettiği topraklardan çekilmesinin temini için, başta Müslüman ülkeler olmak üzere bölge ve dünya ülkelerinin bu ülke ile diplomatik, siyasî, ticarî ilişkileri kesmeleriyle, en azından askıya alıp asgariye indirilmesi icâb ediyor. Ne var ki Amerikan ve Batı medyası İsrail’in vahşetini gizlerken, Türkiye’de “iktidara ilişik yandaş medya”nın İncirlik ve Kürecik’i gündeme getirmemesi çarpıcı.
4 Temmuz 2003’te Irak’ın Süleymaniye’de işgalci Amerikan conilerinin Türk askerinin başına çuval geçirmesine karşı “Neden ABD’ye bir nota ile de olsa tepki gösterilmiyor!” itirazlarını da dönemin Başbakanı’nın “Ne notası, müzik notası mı?!” cevabıyla bigâne kalındığı gibi, Kudüs’ü Filistin’in başşehri olarak tanıyan BM kararlarını çiğneyen İsrail’e tam destek veren ABD’nin İncirlik Üssü’ndeki faaliyetleri durdurulmasına; keza İsrail’in korunması için komşu Müslüman ülkelere karşı Türkiye topraklarında kurulan Malatya-Kürecik füze radar üssünün kapatılmasının sözkonusu edilmemesi dikkat çekici.
Bundandır ki bu vartada İsrail’e veryansın edilmesinin, İsrail konsolosluğunun önüne kalabalıkları yığmanın hiçbir anlamı kalmıyor.
Görünen o ki İsrail’le iktisadi, askerî - savunma sanayii ve siyasî “stratejik işbirlikleri” tam gaz devam ederken, Filistin dâvâsı üzerinden siyasî rant sağlama ucuzluğuna tevessüle devam ediliyor.
...***
Mustafa Karaalioğlu 22 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, " Sınırsız yetkinin yük olduğu aşama"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekonomiden yargıya, dış politikadan eğitime ve elbette organize suç ithamlarıyla kararan atmosfere kadar türlü meseleleri olan Türkiye’nin çıkış yolu arayışında olması tabiidir ve elzemdir. Çıkış yolu, bazen sistemin tümden değişmesi, bazen de olan oldu bari bu şartlarda işler yolunda gitsin fikrine rıza göstermeye kadar değişik önerilerle ortaya çıkıyor. Her ikisi de doğrudur çünkü, sistem hemen değişmeyeceğine göre en azından ülkenin daha fazla fırsat, değer ve itibar kaybetmemesi için güçlü tavsiyelerde bulunmak anlam ifade ediyor. İktidar, yapıcı olanlar dahil her türlü eleştiri ve fikri bütünüyle dışlamış olsa da…"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Meseleleri çözmek için önce onların varlığını, derinliğini ve sebeplerini kabul etmek gerekir. Cumhurbaşkanı’nın veya iktidar ekibinin ise, çoğunluğun gördüğü veya tanımladığı şekliyle ülkenin problemler içinde olduğu görüşüne katılmadığını biliyoruz. Problemi kabul etseler bile bunu dışarıya yansıtmamaları bir yere kadar anlaşılır elbette ama kendi içlerinde de bu analizin yapılmadığını görebilecek durumdayız. 128 milyar Dolar’dan Peker’in suçlamalarına, dar gelirlilerin içinden çıkılmaz yoksulluğundan, yargıdaki sıkıntılara kadar bütün kriz alanlarına yaklaşımda ne bir değişiklik, ne de izah kabiliyeti vardır. Aksine, kimsenin ikna olmadığı bir harika tablo takdimi ve bolca vatan/millet/sakarya edebiyatıyla günler geçmektedir. İlaveten, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, bütün iktidar açıklamaları muhalefete ağır ifadelerle yüklenerek zaman kazanma dışında siyaset de yapılmamaktadır.
Ülke, sorulara, problemlere ve iddialara cevap ararken Erdoğan’ın elindeki sınırsız yetkilere rağmen hala başta muhalefet olmak üzere belli belirsiz güç odaklarını suçlaması da bu siyasetsizliğin sonucudur. Oysa, eldeki yetkilerle herhangi bir konuda, herhangi bir gerekçeyle muhalefetin herhangi bir işi engellemesi mümkün değildir. Başkanlık sistemi, Cumhurbaşkanı’nı icraat konusunda süper yetkili ve dolayısıyla süper -siyasi- sorumlu yapan bir modeldir.
Sınırsız yetki, herşeyin en doğrusunu tek kişinin bileceği iddiasına dayandığı için ve bu yüzden başka bilen kişiler ve kurumlar diskalifiye edildiği için bugünkü kriz tabloları kaçınılmaz olmuştur. Liyakat, ehliyet, kalite, kurumsallık ve tecrübeyi dışlayan yönetme biçimi şimdi eldeki yetkilerin ağırlığı altında hareketsiz kalmaktadır. Rasyonel ve etraflıca düşünülmüş, sadra şifa bir fikir olmayınca, sınırsız yetki artık sadece alelacele yazılmış kararnameleri düzeltmeye yaramaktadır.