Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Perinçek'ten Soylu'ya destek: hedef Türkiye
Yeniasya:
İnşaat sektörü çöküşte
Milli gazete:
Abdulkadir Selvi: Davutoğlu düpedüz Babacan’ı yalanlıyor!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Erdal Sağlam 25 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "İktidarın suskunluğu ve vergi afları ilişkisi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Siyasi iktidarlar kendi bekalarını koruyabilmek için ülkenin çıkarlarını bir kenara bırakıp sürekli siyasi ve ekonomik aflara başvuruyor. Sonuçta da hem devlete olan güven kayboluyor hem de dürüst ve namuslu, kurallara uyan vatandaşlar ile mükellefler cezalandırılmış oluyor. Daha geçen yıl vergi affı çıkaran hükümet, yine bir affa hazırlanıyor. Bu kez içinde matrah artırımı, sicil affı gibi daha kapsamlı maddelerin bulunduğu bir kanun teklifi TBMM’ye sunuldu. Görüştüğüm uzmanlar, gündeme getirilen teklif için ilgili taraflardan görüş alınmadığını söylüyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor.
...***
Yeni affın zamanlaması ve amacının çok önemli olduğu görüşündeyim. Son 20 yılda sayısı 10’u aşan, son üç yılda her yıl bir afla karşı karşıyayız. Yani vergi afları “istisna değil, kural” olmaya başladı. Böyle bir iklimde kimse artık mükelleflerin vergilerini, SGK primlerini, hatta banka borçlarını zamanında ödemesini beklememeli.
Vergi affı derken sürekli çıkarılan siyasi afları da unutmamak lazım. Daha geçen yıl MHP’nin isteğiyle büyük mafya liderlerinden birinin hapisten çıkarıldığını hatırlayalım. Unutmayalım; o mafya lideri yeniden sisteme sokulduktan sonra son yılların gözde mafya lideri yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Şimdi yurtdışından gündem oluşturan videolar yayımlayıp, ifşalara başladı. İfşanın kontrollü yapıldığını, küçük itiraflarla birilerine mesajlar verilip, “Beni kullanmaya devam etmezseniz, bedeli ağır olur” denildiğini, rakiplerin temizlenmeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Yani mafya liderleri “devlet bekası” gibi hamasi tanımların arkasına saklanıp, kendi pozisyonlarını ve bekalarını korumaya çalışıyorlar. Siyasi iktidar da kendi bekası için şimdilik bu iddialara karşı suskun kalmayı tercih ediyor. İktidara bağımlı yargı ve yaygın medya da aynı şekilde davranıyor tabii ki...
Suskunluğun ardında “iktidarın yanındaki sorun çıkaran kesimlerin yıpranması” amacının güdüldüğü tezlerine katılıyorum. Bu yoruma bağlı olarak yeterince yıpranma ardından iktidarın harekete geçmesi beklenmeli. Bu ne zaman olacak bilmiyoruz ama çok uzun süreceği tahmin edilmemeli. İktidar bu noktaya bilinçli mi geldi, yoksa yine yaşanan gelişmelerin ardından sürüklenip yeni bir pozisyon mu almaya çalışıyor, o konuda emin değim. Ama kimsenin şüphesi olmasın ki siyasi iktidar yine kendi bekasını sürdürmenin yolunu nerede görürse o yönde karar alacaktır. Tabii ki kendisi de yıpranacak ama durumu fırsata çevirmek için doğrudan kendisine bulaşmadan harekete geçecek diye tahmin ediyorum.
...***
Akif Beki 25 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, " Kendi kendini soruşturma hukuku"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İçişleri Bakanı Soylu’nun suç duyurusu üzerine Özışık biraderlerin ev ve işyerleri basılmış, bilgisayar ve cep telefonlarına el konmuş. Soylu’nun medyadaki en yakınları Hadi ve Süleyman Özışık’ın mesaj kutuları, dijital izleri incelenecek. Sedat Peker’le bir olup Bakan Soylu’ya kumpas kurduklarına dair delil aranıyor. Fakat Soylu’nun bir suç duyurusu daha var. Sedat Peker’in kendisiyle ilgili iddialarının da araştırılmasını istiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Soylu, iddia edildiği gibi Özışık biraderlerle Peker’e sevgi mesajları gönderdi mi, temas halinde mi? Peker’in kaçışına yardım etti mi, dönüş bileti miydi? Ve benzeri suçlamalara bakılacaktı. Doğru mu, yalan mı, kuru iftira mı?
Ya Özışık biraderlerin üstünden, kendi isteği üzerine Soylu’yla Peker’in arasını bulmaya çalıştıklarını doğrulayan bir yazışma çıkarsa!
Soylu’ya bağlı polis, Soylu aleyhine bir kanıta ulaşırsa ne yapacak?
Mevcut işleyiş, tam güven üstüne kurulu.
Elbette polis delili karartacak, üzerinde oynayacak değil. Tabii ki babasını bile tanımayacak. Bakan’la ilgili suçlamaları doğrulayacak her türlü bilgi ve bulguyu, elini sürmeden olduğu gibi soruşturma savcısına iletecek. Siz de buna gözü kapalı inanacaksınız.
Öyleyse bu sistemde mesela FETÖ’cü diye ihbar edilen savcılar niye kendi kendisini soruşturmadı? Hakimler, niye kendi kendilerini yargılamadı? Polisler niye kendi kendilerini suçlamalardan aklayamadı?
Böyle şüphe kurtları düşebilir içinize ama sistem, size şüphelenme hakkı vermiyor.
‘Kendi soruşturmanı kendin yap, kendin yargıla kendin aklan’ prensibi herkesi kapsamıyor.
...***
Cevher İlhan 25 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, " Salgında algı operasyonunun akıbeti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Haftalardır on milyonlarca kişinin izlediği videolarla daha önce AKP iktidarı için miting düzenleyen, koruma ve çakarlı araba verilip yurtdışına çıkarılan bir mafya liderinin, gazetelere çökmekten eski bir başbakanın oğlunun isminin karıştırıldığı uyuşturucu kaçakçılığıyla fâil-i meçhullere ilişkin itiraflara “siyasî iktidarın aparatı” haline getirilen medyada tek kelime haber yapılmazken, yine Türkiye’nin gerçek gündemi saptırılıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Birkaç kişinin çalıştığı küçük esnafın kapatılırken, mücbir sebepten para ödememek için binlerce işçinin fabrikalarda iç içe çalıştığı, nüfusun yarısının -26 milyonun- muaf tutulduğu tuhaf “tam kapanma”da öncelikle İsrail’in Mescid-i Aksa’ya ve Gazze’ye baskın ve bombalı saldırısı vahşeti ve zulmü gündemin gerisine itilirken, ekonomik çöküş fecaatinde salgına dair gerçeklerin üstü örtülüyor.
Çarpıcı olan, “tam kapanma”dan sonra sonuçların görülmesi virüsün kuluçka süresi olan on dört gün beklenmeden birden “vak’aların sayısının 60 binden 10 binin altına düştüğü”nün açıklanmasıydı.
Hâlâ salgınla ilgili doğru dürüst bilgi verilmediğinden yakınan konunun uzmanları ve son “normalleşme”den haberi olmadıklarını söyleyen Bilim Kurulu üyeleri vak’a sayısının bir ayda yüzde 83 azalmasına şaşırırken, yarım yamalak çarpık “tam kapanma”da da kapsamlı bir test kampanyasıyla yeni bir veri tabanı oluşturulmadığından hayıflanıyorlar.
Garabetler devam ediyor. En son Dünya Sağlık Örgütü’nün Türkiye’de baştan beri kullandırılan sıtma ilâcını Covid-19 tedavisinde çıkarırken aşılamanın hâlâ 13-18’de kalmış durumda.
Görünen o ki iki aşı arasındaki sürenin 28 günden sekiz haftaya çıkarılması, ikinci doz randevularının ertelenip iptali aşıda da güvensizliği derinleştirirken, Bilim Kurulu’nun dışlanıp bütün kararların tek kişice verildiği “tek kişilik yönetim”de aşı işi de derin güvensizlikle tam bir kaosta.
Neticede, “iktidara ilişik medya”da aylardır âlây-ı vâlâ ile propaganda edilen aşının uluslar arası sözleşmelerle teminat altına alınarak temin edilmediği vetirede, “iktidara ilişik medya”da yine uyduruk “başarı hikâyeleri”yle kamuoyu oyalanmaya çalışıldığı her haliyle sırıtıyor.
Yöneticilerin ve “yandaş medya”nın “bizi kıskanıyorlar” dediği başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Avustralya kıt’asından Amerika’ya dünyanın büyük bir bölümünde salgının önü alınıp kademeli ve temkinli olarak kısıtlamalar kaldırılarak gerçekçi olarak normalleşmeye gidilirken, pohpohlanan propagandanın aksine, resmen çarpıtılan verilere rağmen Türkiye salgında hâlâ üst sıralarda.
Pandemi boyunca 165 bin vaka ve 2 bin ölümün, bir günde ancak 43 yeni vak’anın tesbit edildiği Afrika’nın en yoğun nüfuslu ülkesi Nijerya’nın Hindistan ve Brezilya’nın yanı sıra Türkiye’den gidenlere Covid-19 riskinden dolayı giriş yasağı getirmesi, Türkiye’nin vaziyetini ortaya koyuyor.
Hülâsa, hâlâ günde 200’e yakın vefatla ve toplum bağışıklığı için nüfusunun yüzde 65’inin-70’ininin aşılanması gerekirken, en iddialı verilerle aşılanacakların ancak dörtte birinin aşılandığı Türkiye salgın sarmalındaki Hindistan’la bazı Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle aynı kulvarda. Neticede, salgınla mücadelede siyasi rant uğruna manipülasyonlarla, verilerin gizlenip çarpıtılmasıyla tam bir algı operasyonu yürütülüyor; ama boşuna… Zira “uyduruk başarı hikâyesi”nin tükenişi her haliyle sırıtıyor.