Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Peker'i herkes izliyor Ankara dahil
Yeniasya:
Basın İlân, havuz medyasına çalışıyor
Yeniçağ:
İşsizlikte artış
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Alev Coşkun 30 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Soylu’nun çaresizliği ve Erdoğan’ın açık tehdidi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Son üç haftadır Türk siyasal yaşamını ve gündemi suç örgütü liderlerinden Sedat Peker’in video açıklamaları işgal ediyor ve sarsıcı etkisini sürdürüyor. Birkaç yıl öncesine kadar AKP’yi destekleyen ve siyasal iktidar tarafından “makbul çete lideri olarak kabul edilen” Peker, şimdi iktidarın hedef tahtasına geçmiş bulunuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Peker’in iddiaları özellikle İçişleri Bakanı Soylu’yu hedef almaktadır. Bu iddiaların içinde uyuşturucu trafiğinden siyaset ilişkilerine kadar birçok konu yer tutuyor.
“Eski bir sanık ya da suç örgütü liderinin açıklamalarına neden bu denli önem veriliyor?” diyen yandaşlar var! Bir suçlu, bir hırsız, bir katilin ceza yasasına göre hüküm giymesi başka, onun çeşitli önemli konularda açıklama ve itiraflarda bulunması başkadır... Bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız konulardır.
Bir suçlunun önemli konularda açıklama yapması karşısında “Sen suçlusun, bu nedenle senin söylediklerine itibar etmiyoruz” denilemez. Peker’in açıklamalarını da böyle değerlendirerek hukuk kuralları içinde soruşturmak, hukuksal sonuçlara ulaştırmak zorunluluğu vardır.
İçişleri Bakanı, bu açıklamalar karşısında iki kez televizyona çıkarak yanıtlar vermeye çalıştı. Her iki programda da kendisi ile ilgili açık ve net yanıtlar vermek yerine işi siyasal hikâyelere bağladı...
Ancak Soylu’nun, AKP içinde önemli isimlerle ilgili geçmişte yaşanmış bazı iddiaları da yeniden gündeme getirmesi dikkat çekiciydi.
Örneğin; eski İçişleri Bakanı’nın oğlunun evinde çıkan para kasalarından söz etti. Eski başbakanlardan Binali Yıldırım’a ve Davutoğlu’na değinmelerde bulundu. Böylece “Ben çok şeyi biliyorum, benim arkamda durmazsanız bazı şeyleri açıklarım” mesajını vermiş oldu.
Soylu, her iki konuşmasında kendisi hakkındaki iddialara yer vermek yerine gazetemizi hedef almıştır.
Cumhuriyet gazetesi bu saldırılara gerekli yanıtları vermiştir. Yazarları ve manşetleri ile yanıt vermeye devam edecektir.
İçişleri Bakanlığı, Türk siyasal sisteminde çok önemli bir makamdır... Bu makamdan Şükrü Kaya, Hilmi Uran, Faik Öztrak, Dr. Refik Saydam, Necdet Uğur gibi devlet adamları gelip geçmiştir. Soylu, bu makamın hukuksal yapısına sadık olmalıdır. İçişleri Bakanlığı; iddia makamı, hele hele yargıç gibi hüküm veren bir makam değildir.
Türk siyasal yaşamı gittikçe tehlikeli ve karanlık bir yola doğru gidiyor. Tek adam yetkilerine sahip Erdoğan’ın geçen salı günü AKP grubunda yaptığı konuşma tek kelime ile “vahimdir.”
Erdoğan, açıkça “Daha neler olacak neler, bunlar güzel günler” diyerek tehdit siyasetine başlamıştır. Tüm ülkeye gözdağı vermiştir.
Erdoğan, Türk siyasal yaşamını tehdit ederek karanlık günler yaşayacağımızı en üst düzeyde açıklamış bulunuyor.
...***
Taha Akyol 30 Mayıs tarihli Karar gazetesinde, " Merkez Bankası'nın başına gelenler"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Merkez Bankası’nın başına gelenler CB sisteminin nasıl işlediği konusunda fikir edinmemiz için mükemmel bir örnektir. Yirmi ayda dört başkan değişti; Murat Çetinkaya, ardından Murat Uysal, ardından Naci Ağbal görevden alındı, 20 Mart 2021’de Şahap Kavcıoğlu getirildi… Bu yetmemiş olacak ki, üç ay içinde TCMB Başkan Yardımcıları, Para Politika Kurulu Üyeleri, ve Banka’nın çeşitli Genel Müdürlüklerinde aziller ve atamalar yapıldı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Buna istikrar demek mümkün mü? Kurumsal güven aşınmaz mı?
Merkez Bankası eski Başkan yardımcısı İbrahim Turhan’ın cevabı:
“Aslında görevden alınan kişinin de göreve gelen kişinin de özgeçmişleri güçlü. Bir kararname ile herhangi bir zamanda yönetimi değiştirilebilen bir merkez bankasının başına isterseniz mezarından çıkarıp Milton Friedman’ı getirin. Bu (kurumsal) sabıka kaydıyla hesaplaşmadan güven olur mu?”
Ve yatırım gelir mi?!
Naci Ağbal bu güveni restore etmeye başlamıştı. Ağbal’ın da azledilmesinin yarattığı güvensizlik yüzünden yirmi günde 5.8 milyar dolar yurtdışına gitti. (Haberler, 11 Mayıs)
Bizde TCMB böyle mi yönetilirdi? Hayır hiç böyle olmamıştı.
Hatta, merhum Ecevit’in başbakanlığındaki DSP, MHP, ANAP koalisyonu döneminde, Kemal Derviş yönetiminde 2001 yılında çıkarılan kanunla Merkez Bankası bağımsız hale getirildi.
Bu kanunda “para politikasının uygulanmasında tek yetkili Merkez Bankası’dır” denildi. (Md. 4/II, b)
Yani siyasetçiler kur faiz işine karışamaz…
Aynı kanunda “TL’nin değerini belirlemek için… yabancı paralarla işlem” yetkisi Merkez Bankasına verildi. (Md. 4/1,a)
Verildi ama CB sisteminde Maliye Bakanlığı ile protokol yapılarak 128 milyar dolar piyasaya sürüldü.
Kanunda “Merkez Bankası bütçe açığını finanse edemez” denildi. (Md. 56)
Denildi ama CB sisteminde Merkez Bankası’nın “ihtiyaç akçesi” bütçeye aktarıldı.
Merkez Bankası kanundaki bu maddeler değişmedi fakat yönetim değiştirilerek bu hükümler aşıldı.
Evvela 27 Aralık 2017’de çıkarılan 375 Sayılı KHK ile, Merkez Bankası dahil, bütün üst düzey kamu görevlilerini, süreye bakmadan, “kurumsal hedeflere ulaşılamaması” gerekçesiyle azletme yetkisi Cumhurbaşkanına verildi.
Naci Ağbal üç ayda “kurumsal hedeflere ulaşamamış” olabilir mi?!
Bu aslında Cumhurbaşkanı’na istediği an istediği kamu görevlisini uzaklaştırma, yerine istediğini atama yetkisinin verilmesidir.
Halbuki Merkez Bankası Kanunu’nda bağımsızlığı korumak için atamalar sıkı kurallara bağlanmıştı: Beş yıl süreyle atanmak, banka içinde şu kadar sene görev yapmış olmak, Banka Başkanının önerisiyle atanmak gibi ayrıntılı şartlar...
Bu şartlar siyasetçinin keyfi davranışlarını önlemek, liyakati korumak için konulmuştu…
...***
Esfender Korkmaz 30 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Başkanlık sisteminin tahribatı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dünyada 43 ülke başkanlık sistemi ile idare ediliyor. ABD'de sistem tabandan geldiği için, Güney Kore Başkanlık Sistemi de Kuzey Kore tehdidi nedeni ile Batı'nın demokrasi standartlarına bağlı kaldığı için, bu iki ülkeyi çıkarırsak geride kalan 41 ülkenin hiçbiri gelişmiş ülke değildir. Bu 41 ülkenin 2018 yılı itibarıyla ortalama fert başına geliri 4840 dolardır. Yani 41 ülkenin tamamı orta ve düşük gelir grubu içindedir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Türkiye'de Başkanlık Sistemi'nin gelmesinin iki temel nedeni var; birisi; AKP iktidarının önceki yıllarda Fetullah Gülen cemaati ile devleti paylaşma çatışmasından ortaya çıkan bir sonuç oldu. Mamafih Genel Başkan Erdoğan Fetö'nun adına paralel devlet dedi. Diğeri de AKP iktidarının yönetebilme becerisinin düşük kalması, 2015 seçimlerinde Meclis çoğunluğunu kaybetmesi ve Erdoğan'ın tek başına yönetme kararı almasından ileri geldi.
Başkanlık sistemi bir kişiden gelen bir ihtiyaç olduğu için, taban bulamadı ve otokrasi tırmandı. Bahçeli'nin iş birliği ile, dünyada benzeri olmayan ve hiçbir sosyal ve siyasi altyapıya dayanmayan, aynı zamanda bir kişiye özgü bir başkanlık sistemi getirildi.
Mamafih Bahçeli Ekim 2016'da, MHP grup toplantısında ''Ya Erdoğan Anayasa'nın öngördüğü Cumhurbaşkanlığı yetkilerine çekilsin, ya da getirin Başkanlık sistemini Meclis'e oylayalım" diyordu.
Ekonomide son on yıl hem AKP kendini bitirdi, hem de ekonomide telafisi zor ve yüksek maliyet gerektiren bir çukur oluştu.
2011'de 4,6 milyon olan fiili işsiz sayısı, 2021'de 8,3 milyona çıktı.
2011 Nisan ayında yüzde 4,26 olan enflasyon (TÜFE) 2021'in aynı ayında 17,4 oldu.
2011 yılında 11205 dolar olan fert başına gelir, 2020'de 8599 dolara geriledi.
2011 Mayıs ayında 95,3 olan tüketici güven endeksi, 2021 mayısında 77,3'e geriledi.
2011 Nisan ayında Merkez Bankası resmî rezervleri net artı 43,7 milyar dolar iken 2021 Nisan ayında eksi 40 milyar dolara geriledi.