Mayıs 10, 2016 09:41 Europe/Istanbul

Nuray Mert, Cumhuriyet gazetesinde, “‘Davutoğlu’nun suçu ne?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İyi ki susmuş Davutoğlu, biraz daha zorlasalar, Davutoğlu’na “darbeci” diyecekler, “Almanya’nın, Amerika’nın adamı” demeye getirdikten sonra, ne yapacakları belli olmaz. Böyledir bu işler; bir kere yol açıldı mı, gerisi de öyle gelir; kimi çarpacağı belli olmaz, yani olur da, olmaz. Kendi partisi, kendi misyonları açısından “Davutoğlu’nun suçu ne” sorusuna verilen cevaplardan, aslında bildiğimizi teyit ediyoruz. Suçu, hatası, günahı şu Davutoğlu’nun: İtaat düzeyi yeterli olmamış, “sistem değişikliğini anlamamış”.diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor: 

…***

Doğrusu biz de “sistem değişikliği”ni anlamakta zorlanıyoruz; ortada önemli bir değişim var da onun herhangi bir “sistem” ile alakası yok. Zira tarif ettikleri herhangi bir sistem değil, “sistemsizlik”. Tarif edilen, tek adamın önderliğini hiçbir şeyin gölgelemediği bir keyfiyet ve mutlakiyet düzeni. Sayın Erdoğan bu “sistem”i, yıllar önce başbakanken 23 Nisan’da koltuğuna oturtulan 23 Nisan “çocuk başbakan”a bakın nasıl izah etmişti: “Artık başbakan sensin, ister asarsın, ister kesersin’! Zaman içinde anlaşıldı ki, başbakanlıkla ve hatta cumhurbaşkanlığı ile olmuyor, dahası başkanlık sistemi bile kafasına göre asmaya, kesmeye yetmiyor; “Türk tipi başkanlık” modeli işte böyle doğdu.

Kısacası, Davutoğlu’nun bile önünde engel olduğu düşünülen değişim, tam manasıyla bir keyfi idareye geçişten öteye gitmeyen bir tam teslimiyet çağrısı. Anlaşılmaz olan, neden hâlâ “Meclis’i, anayasayı, Yargıtay’ı Danıştay’ı, Sayıştay’ı vs. feshedelim; ne gerek var, en doğrusunu Reis bilir, kimse ona ayak bağı olmasın” demedikleri. Akıllarına gelmediyse ben hatırlatmış olayım, seslendirdikleri fikirler itibarıyla, yukarıda adı geçen ayak bağlarına hiç gerek yok, lüzumsuz vakit kaybı diyeceğim ama kimsenin ekmeğine mani olmak istemem. Ortada birtakım kurum ve kuruluşlar olacak ki, mevkiler, arpalıklar olsun, ikbal hevesleri canlı kalsın. Canlı kalsın ki, “Reis’e kim en sadık” ispat yarışı, “dava” adı altında yürüsün; yürüsün ki, tek adam bu hevesli omuzların üzerinde taşınsın.

Bilemiyorum, kendi anladığım kadarıyla durumu özetleyebildim mi? Siz buna bir de dış politikadaki son fren mekanizması sayılabilecek Davutoğlu da gittikten sonra, heveslenilen cengâver dış politika hayallerinin gerçekleştirilme çabasını da ekleyin

…***

Orhan Dede, Yeni Mesaj gazetesinde, “İstismar pazarı kuruldu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Avrupa Birliği’ne ‘sen yoluna biz yolumuza’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan son çıkışları ile milliyetçi oylara ‘gel gel’ diyor.

Yani Başkanlık sistemine geçiş ve anayasa değişikliği için gerekli olan anahtarın bu kesim sayesinde elde edilebileceği düşünülüyor.Son yıllarda politikacılardaki söylem değişikliğine bakıp yoksa siz Avrupa Birliği’nin peşinden artık koşulmayacağını mı zannettiniz? Böyle bir zanna asla kapılmayın.Zira çok yanılırsınız, çünkü beraber yürünülen yollarda ‘refikler’ değişse de asla değişmeyen şey yürünülen rota ve bu rotayı ABD, AB, Yahudi lobileri ve diğer bilumum icazet veren odakların çiziyor olduğu gerçeğidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadlere yer veriyor:

…***

Peki, neden bir süredir hedef milliyetçi oylar?

Çünkü muhafazakâr cenahta istismarın dibine vurulunca yeni bir pazar bulunması gerekiyordu.

Uzunca süredir liderlik yoksunluğu hastalığına yakalanmış milliyetçi kesim ise istismar edecek pazar arayanların iştahlarını kabartıyordu.

Muhafazakâr seçmen çantada keklik olarak görüldüğünden bundan sonra aynı çantaya keklik olarak milliyetçi seçmen sokulacak ve bu alanda da istismarın dibine kadar gidilecek.

Dün PKK’lıların silahları omuzlarında karakolların önünden el sallayarak geçişlerine göz yuman, polisi karakola, askeri ise kışlaya hapseden siyaset anlayışı şimdi binlerce yıllık tarihlerinde hiç yaşamadıkları bir şekilde şehirleri yerle bir ederek teröristlerden temizlemeye çalışıyor.

Milliyetçi duyguları biraz ağır basanların güzüne hoş gelen bu politikalar aslında hükümetin Türkiye’nin güvenliğinde kendi açtığı gedikleri, milletin evlatlarını tehlikeye atarak kapatmaya çalışmasından başka bir şey değil. Oysa bu noktaya hiç gelinmemeliydi…

Böyle adımlarla hayırlı bir sonuç beklemek iki yanlışı toplayarak bir doğruya ulaşmak kadar imkânsız…

Göstermelik icraatlarla gözler boyanırken içten içe taviz politikaları da devam edecek. Aynı tas aynı hamam dedirtecek adımlar gizliden gizliye atılacak.

Milletten gizli şeyler yapmak konusunda ne kadar mahir oldukları hepimizin malumu…

Balmumundan bir ekiple çalışanlar için her şeyi milletten gizlemek hiçbir zaman zor olmadı zaten…

Kimse kusura bakmasın ama dinden başlayıp milliyetçilikten çıkan bu istismar pazarının kurulmasında hepimiz sorumluyuz.

Çünkü, bu istismar siyasetinin karşısında dimdik duracak liderler yerine, sıkıştıklarında istismarcılara kol kanat gerecek, koltuk değneği olacak kişileri muhalefet olarak Meclis’e gönderdik.

Sonra da kucağımızda bugünkü Türkiye’yi bulduk.

…***

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Turizmde kan kaybı neden artıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2016'da turizmde kaybımız beklenenden daha yüksek olacak. Güneş ve deniz turizmi olarak, Rusların turizm gelirlerindeki payı Almanya'dan sonra ikinci sıradaydı. Fakat bu sene bir de terör ve Suriye sorunu eklendi. Ayrıca bu sene ABD ve birçok ülke vatandaşlarını Türkiye'ye gitmeyin diye uyardılar.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), bu sene ilk çeyrekte yani Ocak-Mart arasındaki üç aylık dönemde turizm gelirimizin geçen yılın aynı çeyreğine göre yüzde 16.5 oranında azaldığını açıkladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Dünyanın en fazla turist çeken ülkeler sıralamasında Türkiye 2010 yılında 8. sırada iken, 2014 yılında 6 sıraya yükseldi.

Türkiye turizmin her çeşidine sahiptir. Sağlık turizmi, kış sporları, tarihi varlıklar , akarsu ve denizleri ile dört mevsim turist çeken bir potansiyele sahiptir.

Turizm gelirimiz olmasaydı, cari açık 25 milyar dolar daha fazla olurdu ve sürdürülemez olurdu. Bu anlamda turizme yakıştırılan "bacasız fabrika"dan daha fazla anlam ifade eder. Zira döviz getirir.

Aslında Türkiye, yalnızca iç ve dış siyasi sorunlar nedeniyle değil, mevcut katı bürokrasi nedeniyle de söz konusu bu turizm potansiyelini kullanamıyor.

Eğer siyasi iktidarlar bilinçli olsaydı, turizm sektörü bugünkünden daha fazla döviz sağlayabilirdi... Zira saydığımız dış faktörler yanında devlet bürokrasisi de öteden beri turizme balta vuruyor.

Her şeyden önce, bugünkü iktidar turizme tahsis edilen alanlarda yanlış kira hesaplıyor. Bu alanlarda yapılan yatırımların birçoğu en fazla yirmi yıl içinde devlete kalacak. Yatırım yapan ceketini alıp çıkacak. Devlet o zaman bu tesisler için ihale açacak. Ne var ki bugün devleti koruyorum diye yerel bürokratlar sanki bu tahsis edilen alanlar içinde hiç yatırım yokmuş gibi, değer tespiti yaptırıyor ve irtifak hakkı (kira) talep ediyor. Yatırımcı, bakanlıkların kapısını aşındırıyor veya mahkeme kapılarında sürünüyor.

Yetmedi, turizmde yatırım yapmak, işletmeye açmak, deveye hendek atlatmaktan daha zordur. İmar uygulaması, Belediyeler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Turizm Bakanlığı , Ulaştırma Bakanlığı, Maliye, Millî Savunma Bakanlığı olarak birçok kamu kurumu onayından geçer.

1987 yılında, Muğla'da turizm yatırımı için uğraşıp, imar dahi alamayan bir turizmci intihar etti. Özal, turizm yatırımları ile ilgili yalnız Turizm Bakanlığı'nın muhatap olacağı bir uygulama başlattı. Plan yapma yetkisi Turizm Bakanlığı'na verildi, diğer kamu kurumları ile Turizm Bakanlığı muhatap oluyor ve hatta tahsis edilecek alan içinde özel mülk varsa, Turizm Bakanlığı bu mülkü kamulaştırıp, turizm yatırımları için ihale açıyordu. Bu günkü yatırımların yüzde 90'ı bu dönemde yapıldı.