Haziran 07, 2021 10:36 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Üniversiteler emir komuta ile yönetilemez

Karar:

Fiyatların freni patladı matrah artışı şart

Cumhuriyet:

Süleyman Soylu'nun 10 bin dolar iddiası yanıt bulmazken, Peker'in çanta dolusu para trafiği gündeme geldi

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar 6 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargı, iktidarın sopası olmamalıdır!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP iktidarı “Parlamenter Demokratik Rejim”i kaldıralı ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında “Şahsım Devleti” rejimine geçeli beri, yargı ne yazık ki iyice iktidarın sopası gibi kullanılmaya başlandı. Tabii işin daha da vahim tarafı, “Parlamenter Demokratik Rejim”in yozlaştırılmasında ve ortadan kaldırılmasında da Yüksek Seçim Kurulu’nun, hem seçimlerde hem de halkoylamalarında, kimi zaman yasaların ve Anayasa’nın mantığına ve ruhuna, kimi zamansa doğrudan doğruya lafzına aykırı olarak verdiği kararların etkili olmasıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bir başka deyişle yargı, Parlamenter Rejim’in yozlaştırılmasında ve ortadan kaldırılmasında da bir araç olarak kullanıldı.

Yargının iktidarın sopası olarak kullanılması, hem toplumda hem siyasette hem de ekonomide, devleti yıkıcı etkiler yapar:

Toplumda kimse artık can, mal, hak ve özgürlük güvencelerine sahip değildir:

Daha doğrusu herkesin canı, malı, hak ve özgürlüğü, bir “Şahsa”, o şahsın duygu, düşünce, tutum ve davranışlarına bağlıdır.

Böylece devlet, gerçek ve tüzel kişiler için varlık gerekçesini, işlevini yitirmiş olur.

Siyasette de muhalefet olanağı sınırlanır ve kısıtlanır:

Yargının sopa olarak kullanılması milletvekillerinin, hatta muhalefet liderlerinin eylem ve söylemlerini kısıtlayıcı ve sınırlayıcı bir işlev görmeye başlar.

Devlet, Ortaçağ devletlerine dönüşür ve çağdaş işlevini yitirir.

Bütün bu güvensiz ortam ekonomiyi de doğrudan etkiler:

Yasal haklarının ve özgürlüklerinin güvenceleri ortadan kalkan yerli ve yabancı sermaye, yatırım yapmaya korkar.

Gelmiş olan yabancı sermaye kaçar, yeni yabancı sermaye gelmez.

Yerli sermaye bile kaynaklarını ve faaliyetlerini yurtdışına taşır.

İktidarın sopası olarak kullanılan yargı mekanizması ve onun başındaki Adalet Bakanlığı, harekete geçmesi gereken bazı konularda ise sessizliği ile dikkat çekmektedir:

Örneğin, yurtdışından yayımladığı videolarla iktidarın kimyasını bozan örgütlü suç lideri Peker, doğrudan İçişleri Bakanı’nı ve eski Başbakan Yardımcısını hedef aldığı için genellikle bu iddialara karşı medyadaki açıklamaları da onlar yapıyor.

Ama bu iddiaların önemli bir bölümü, sadece İçişleri Bakanlığı’nı değil, savcıları yani Adalet Bakanlığı’nı da ilgilendiriyor.

Zaten tarikatlarla işbirliği resmiyete dökülmüş olan siyasal iktidarın, bir de bu tür örgütlü suç iddialarıyla karşı karşıya kalması ve bu konularda savcıların, Adalet Bakanlığı’nın sessizliğini koruması çok vahimdir.

Bu nedenle savcıların, Adalet Bakanlığı’nın bir an önce bu iddialar hakkında harekete geçmesi, iktidarın en önemli sorumluluklarından biri gibi görünmektedir.

…***

Taha Akyol 6 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “Bu sistem yürür mü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sistem yani Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen ve gelişmiş demokrasiler dünyasında benzeri olmayan bugünkü sistemimiz iyi yürüyor mu? Çok kötü yürüyor. Bir makama bu kadar yetki veren bir “tek kişilik hükümet”in denetimli ve dengeli olması, iyi yürümesi mümkün değil. Nitekim sistemin Erdoğan kadar mimarı olan Devlet Bahçeli’nin önemli değişikler teklif etmiş olması da CB Hükümet sistemindeki ciddi sorunların tescilidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bahçeli, Cumhurbaşkanı’nın yanına onun gibi seçilmiş iki başkan yardımcısı koyarak onu ‘tek adam’lıktan bir ölçüde çıkarmak istiyor... Önemli atamalarını Meclis denetimine tabi tutuyor, ‘bakanlar kurulu’na benzer bir ‘başkanlık kabinesi’ öngörüyor… İdarenin kuruluşunda ‘kanunilik ilkesi’ne atıf yaparak Cumhurbaşkanı’nın kararnamelerle devlet teşkilatını dilediği gibi düzenleme yetkisini daraltıyor…

Adını bile değiştiriyor, ‘başkanlık sistemi’ diyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı anayasa çalışmasının içeriği ise henüz açıklanmadı. Bahçeli’nin tekliflerini bütünüyle içine sindirebileceğini sanmıyorum.

Ancak, aynı gemide oldukları için Erdoğan ve Bahçeli er geç anlaşabileceklerdir.

Erdoğan, hazırlayacakları metnin Meclis’ten geçmeyeceğini aritmetik olarak da siyasi olarak da görüyor. Şu sözler onundur:

“Biz, en geniş anlamda uzlaşıyı sağlayamazsak, Cumhur İttifakı olarak kendi hazırlıklarımızı milletimizin takdirine sunmakta zaafa düşeriz. Bu, benim en büyük endişemdir.”

Güçlendirilmiş parlamenter sistemi savunan muhalefetin biraz revize edilmiş CB sistemini desteklemesi beklenebilir mi? Sürekli muhalefete ağır sözlerle saldıran Erdoğan gerçekten uzlaşmalı bir yeni anayasa istiyor mu?

Belli ki, iktidar partisi, anayasa tartışması açarak ekonominin gündemdeki baskısını dengelemek istiyor…

MHP ise iktidara mutlak desteğini sürdürmekle beraber, AK Parti’den farklı görüşleri olan bir parti olduğunu göstermek istiyor.

CB sistemi bazı revizyonlarla düzelecek gibi değildir. Bunu dört yıllık uygulamada fiilen gördük. Bütün uluslararası raporlarda da Türkiye’nin “kurumsal” yapısının bu sistem yüzünden daha da zayıfladığı belirtiliyor.

Ülke için bu ağır bir maliyettir.

Beştepe’deki uzmanlar, CB sistemini iyi bulan bir tek uluslararası akademik araştırma gösterebilir mi?

Moody’s adlı derecelendirme kuruluşu 2014 raporunda Türkiye’de “kurumların güçlü ve kurumsal politikaların öngörülebilir” olduğunu rapor etmişti… (5 Kasım 2014)

Aynı Moody’s 2017 yılında “Türkiye’nin kurumsal gücünde yaşanan erozyonun devam” ettiğini açıkladı.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığına bile KHK’larla son verilerek “laf dinler” hale getirilmedi mi?.

Ve, 2014’ten sonra Türkiye’de kişi başına milli gelir düşmüştür. Cumhurbaşkanı’nın bütün çağrılarına rağmen yatırımcı gelmiyor. Yatırımcı kişisel güvenceye bakmıyor, kurumların güçlü olup olmadığına bakıyor.

…***

Mehmet Karar 6 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yeni parti kurmak “bölücülük” mü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Refah Partisi kapatılıp yerine kurulan Fazilet Partisi’nde genel başkanlık için aday olan, ama kazanamayan Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Abdullatif Şener gibi isimlerin başını çektiği siyasetçilerle birlikte 2001 yılında AKP’yi kurmuşlar ve ilk seçimde iktidar olmuşlardı. O tarihte parti kurucuları arasında yer alan bu dört isimden üçü başta olmak üzere birçok “parti kurucusu” şu anda partide değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Tıpkı FP’den ayrılıp parti kuranlar gibi AKP içinden de son birkaç yılda Ali Babacan’ın liderliğinde DEVA Partisi, eski Başbakan ve AKP eski Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu liderliğinde de Gelecek Partisi çıktı.  

MHP’den ayrılanların başını çektiği isimler de İYİ Parti’yi kurmuşlardı. Sonra onlar arasında da ayrılıp yeni parti aşamasında olan siyasetçiler var. 

Eski partilerinden ayrılıp yeni parti kuran isimlere karşı son günlerde “ağır” eleştirilerin sıklaşması dikkatlerden kaçmıyor. 

Geçtiğimiz günlerde Meclis Genel Kurulu’nda AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, “Doğru Yol Partisi’nden başlayıp AK PARTİ limanlarında gezinip Milliyetçi Hareket Partisi’nin odasında, locasında bulunup daha sonra onlardan ayrılıp bir parti kurmanın ne tür bir bölücülük içerisinde olduğunu da her hâlde Türk milletinin takdirine bırakıyorum” sözlerine,  İYİ Parti İstanbul Milletvekili Hayrettin Nuhoğlu “Bu nasıl lâf ya!” diyerek karşılık verdi 

“Müstehzi müstehzi de gülümsemiyorsunuz üzücü bir şekilde, yaşanan hadiselere üzücü bir şekilde değerlendirildiğinizi görüyorum” diye devam eden Elitaş’a, İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan, “Kahkahayla gülüyorum, kahkahayla gülüyorum” diye cevap verdi. 

Elitaş konuşmasını tamamladıktan sonra da Türkkan “sataşmadan” söz alarak, “Millî Selamet Partisinde başladığı siyaset hayatına daha sonra kendisini yetiştirdiği, uğruna şiirler yazdığı, methiyeler düzdüğü hocasına, hocasının kendi ifadesine göre ‘kendine kazık atarak, gömlek değiştirerek’ parti kuran bir Genel Başkanın partisinde Grup Başkanvekilliği yapıyorsunuz” cevabını vermesi alkışlarla karşılandı. 

Buradan çıkarılacak ders şu oldu. Siyasette yeni partiler kurulur önemli olan geçmişini unutmadan, nereden geldiğini de hesaba katarak ve önemlisi de sözün nereye varacağını hesap ederek konuşmak gerekiyor. 

Şimdi sormak lâzım yeni siyasî parti kurmak bölücülük mü, değil mi?