Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Ziraat Bankası çiftçinin olacak
Star:
Kritik görüşme öncesi S-400'lere dikkati çektiler: Güvenin yeniden tesisine odaklanmalıyız
Yeniçağ:
Meral Akşener: Ben söyleyeyim neler olacağını. Sandıkta gidecek
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mehmet Ali Verçin 8 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Salgının Faturası: Bazı zenginler daha da zenginleşti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Derler ki Çincede aynı kelime hem kriz hem de fırsat anlamları içeriyormuş. Doğrusu hayatın kendisi de bu kavram bütünlüğünü, bazıları için sağlıyor. Mesela salgın ve salgının ekonomiye etkileri sonucunda bazı zenginler, finansal varlıkları ve/veya eşya üretim kapasiteleriyle biraz daha zenginleştiler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Mevduat, tahvil/bono/sukuk, eurobond, hisse senetleri, altın ve dövizi olanları, finansal varlık sahipleri olarak tanımlıyoruz.
TL mevduat sahipleri enflasyonun üzerinde para kazandıkları halde devalüasyon kadar para kazanamadılar.
Diğer finansal varlık sahiplerinin neredeyse tamamı, bu kriz ortamında, servetlerine servet kattı diyebiliriz.
Eurobond alanlar hem kur yükselişlerinden hem de yıllık %5 ile %10 arası faizlerden kazandılar.
Mart 2020’de 900’ün altına olan BİST endeksi yıl içinde 1550 puanı aştı, bazı hisse senetlerinin yüzde yüzleri aşan kârlar ettirdiği de görüldü.
Döviz ve altın varlığı olanların getirisi, malum.
Gıda, beyaz ve elektronik eşya ile mobilya üreticileri gibi esnaflar da, bu ürünlerin dağıtım ve satışından çok iyi paralar kazandılar.
İlk 500 sanayi kuruluşunun kârlılık oranları, pahalı petrol stokları ve sözleşmelerle yakalanan Tüpraş ve özel sebepleri olan bir avuç firma hariç 2019’a göre %50 arttı.
Hizmet üretenlerin de çok çok az bir kısmı.
Sürekli devletin işletmeleri yeterince desteklemediği ve kaderine terk ettiğini iddia edip “devlet reel kesime kredi değil hibe şeklinde doğrudan yardım yapsın” önerisi yapanlara, bir destek de IMF’den geldi.
IMF küresel bir analiz çerçevesinde yayınladığı bir raporda Türkiye’nin, salgın ortamında vatandaşlarına GSYH’nın %2,5’u kadar yardım yaptığını ve bu istatistiki veriyle, dünyada vatandaşlarına en az destekleyen ülkeler arasına girdiğini raporladı.
Anadolu ajansı ise, raporda %9,4 olarak hesaplanmış likidite desteği oranını ön plana çıkardı ve bunun, dünyadaki iyi oranlardan biri olduğunu iddia etti.
Ardından yayınlanan Kamu Maliyesi Raporu’nda devletin yaptığı ve yapacağı yardımların değerinin 660 Milyar TL’ye denk geldiği açıklandı.
Acaba bu öneri, tavsiye ve iddiaların ne kadarı doğrudur ve bunlar ne anlama gelmektedir, irdeleyelim.
...***
Faruk Çakır, 8 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, "Geç kalmak büyük kayıp"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Başka pek çok hadisede olduğu gibi çevre kirliliği konularında da geç kalıyoruz. ‘Akıl için yol bir’ olduğu halde, aklı dikkate almadan keyfi adımlar atılıyor ve sonunda ağır bedeller ödeniyor. 20 ya da 30 yıl önce “Çevreyi kirletmeyelim. Denizleri çöplük yapmayalım. Ağaçları kesmeyelim” ya da benzeri çağrıları yapanlar değil destek görmek, açıkça kınandı ve ‘marjinal grup’ olarak görüldü. Gele gele nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı Marmara Bölgesi ve dolayısı ile Marmara Denizi can çekişir hale geldi. Son günlerdeki müsilaj hadisesi idarecileri de uyandırmışa benziyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Keşke Marmara ölüm döşeğine yatmadan önce gerekli tedbirler alınabilseydi. Bugün harekete geçilse yine de geç kalınmış olmaz. Ama daha önce olduğu gibi ‘yaptık, yapacağız’ diyerek kendimizi kandırmaya devam edersek Allah korusun Marmara Denizi için geri dönüşü imkânsız felâketler ortaya çıkabilir.
İklim politikası araştırmacısı Gökçe Şencan, Marmara Belediyeler Birliği’nin müsilaj çalıştayını ‘uzaktan’ takip edip notlar paylaşmış. Şöyle diyor: “Biraz şaşkınım, çünkü ödevlerini yapıp gelmişler ve ‘İleri biyolojik arıtma olmadan bu sorunu çözemeyiz’ ve “Marmara’yı foseptik gibi kullanmışız” gibi akılcı şeyler söylüyorlar. Gündemi epey sıkı takip ettikleri belli, gazetelerde yazılıp söylenen birçok cümlenin tekrar edildiğini duydum. Ama bu sözlerini eyleme dönüştürebilecekler mi, gerçekten derin deniz deşarjını masaya yatırıp endüstriyel kaçak atıkları denetleyecekler mi, hâlâ emin olamıyorum. ODTÜ’lü araştırmacıların bulduğu sonuca göre, Karadeniz + Marmara’ya karışan TOPLAM atığı %40 oranında azaltabilirsek 6 yıl içinde denizde iyileşme görebiliriz. Marmara’daki kirliliğin etkisi Karadeniz’den gelen kirlilikten çok daha büyük. Karadeniz’deki kirlilik tamamen bitse bile Marmara’da iyileşme 7-8 yılda görülebilir. Ama hem Karadeniz’de hem de Marmara’da derin deniz deşarjından gelen kirlilikler azaltılırsa bu süre 4-5 yıla düşüyor. Sadece deşarjla bırakılan atıklar arıtılsa bile ciddî sonuçlar. İstanbul gibi 15 milyonluk bir metropolün atık suları sadece ön arıtmayla temizleniyor. Ön arıtma dediğimiz şey de sadece parçacıkların sudan ayrıştırılması. Ön arıtma dediğimiz sadece suyu beklettiğinizde dibe çöken veya askıda kalan, nispeten parçacıklı materyalin, yağın falan ayrılması demek. İstanbul’un atık suyunda ne kimyasallar ayrılıyor, ne sudaki patojenler, ne başka bir şey...”
Marmara Belediyeler Birliği’nin toplantısında gündeme taşınan ‘çare’lerden bir kısmı şöyle sıralanmış: Evsel ve endüstriyel atıklar ileri arıtmaya tabi tutulmalıdır. Marmara Denizi havzasında bulunan bütün akarsu ağının atık yükü azaltılmalı. Tarımsal üretimde iyi tarım uygulamalarına geçilerek gübre ve ilâç kullanımı kademeli olarak azaltılmalı. Marmara Denizi için bütüncül bir yaklaşımla yeni, iklim değişimini dikkate alan bir atık yönetim politikası benimsenmeli. Deniz dip yapısına zarar veren algarna -çerçeveli trol- gibi avcılıktan vazgeçilmeli.
...***
Esfender Korkmaz 8 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Çözümsüz yolda 20 yıl"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" 2016 yılına kadar, siyasi iktidar sıcak para serabına kapıldı ve üretimin dışa bağımlı olmasına neden oldu. Bu nedenle 2021 yılında 32-35 milyar cari açık bekleniyor. Cari açık kur sorununu artırıyor. Cari açığın kısa ve orta dönemde çözümü, üretimde ithal girdi bağımlığını azaltmak ve kur politikasını değiştirmektir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
İthal girdi bağımlığını azaltmak için de içeride ithal girdiye alternatif yatırımları hızlandırmak gerekir. Ama siyasi iktidara olan güven dip yaptığı için bu yatırımlar teşvik görse de kimse yatırım yapmıyor. Yatırım yapacak kurumsal devlet de kalmadı.
Dalgalı kur politikasına gelince, iktidar her vesile ile dalgalı kur politikasına sadık kalacağını söylüyor.
2001 krizinde, IMF uzmanları ekonomileri homojen zannettikleri için, gelişmiş piyasalar ve ekonomiler için uygulanan dalgalı kur politikasının Türkiye için de çözüm olacağını zannetmişlerdir. Onlarla gelen Kemal Derviş'in Türk ekonomisi ile ancak bir yabancı kadar uzaktan bilgisi olmuştur. Derviş'e katılan yerli iktisatçıların bir kısmı devlet memuru idi. Bunların yanında akademisyen olup, isim yapmış olanlar da vardı. Dahası Derviş'i paylaşamayan siyasi partileri ve basını nasıl yorumlamak gerekir?
Dalgalı kur politikasında, aşırı hareketleri merkez bankaları döviz alarak veya satarak önler. Türkiye'de 2006 yılına kadar TL'nin aşırı değerlenmesini önlemek ve piyasada döviz arzını düşürmek için müdahale amacıyla döviz satın almış ve 2014 sonrası da döviz kurlarındaki artışı, TL'nin değer kaybını önlemek için yine müdahale amaçlı döviz satmıştır. Buna rağmen başarılı olamamıştır. 2013 sonrası güven sorunu da başlamıştır. AKP iktidarında TL önceleri aşırı değerli sonraları aşırı değersiz olmuştur. Buna rağmen dalgalı kur politikası devam etmiştir.
Günümüzde, birçok gelişmekte olan ülkede, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde yönetimli dalgalanma kuru uygulanmaktadır. Kurların aşırı dalgalanması olmasaydı ve sermaye hareketleri vergi almadan kontrol edilseydi, Türkiye bu kadar cari açık vermezdi. Kurları piyasa işlemleri veya doğrudan kontrolü için, Merkez Bankası rezervleri birikirdi.