Haziran 15, 2021 13:23 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: İnşaatı tamamlanan oteller kısıtlama kararlarının gölgesinde açılıyor

Karar:

Davutoğlu'dan 24 Nisan tepkisi: ‘Hamdolsun bu konu gündeme gelmedi’ demek acziyettir

Yeniasya:

Halk getirir, halk götürür

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Taha Akyol 14 Haziran tarihli Karar gazetesinde, "Kanal İstanbul: 2.5 milyon nüfus!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Denizcilik eski müsteşarı Mustafa Korçak, Taha Akyol’un sorularını cevapladı. İnce deniz salyası Marmara’yı nasıl öldürüyor, çaresi ne? Geçmiş yıllarda çok hafif kendini gösteren ancak bu sene bilhassa şubat ayından beri yoğun bir şekilde endişeyle izlediğimiz Marmara denizimizin durumu içler acısı hale gelmiştir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Evsel atıklarımızın doğrudan veya derin deşarjla denize vermemiz, sanayi atıklarımızın çoğu arıtma tesisi olmadan dere ve akarsu kanalı ile denize gitmesi ve Marmara Bölgesinde yapılan tarımda kullanılan kimyasal gübrelerin yağmurlarla denize taşınması sonucu fitoplankton diye nitelendirilen organik yapıların oluşturduğu deniz salyası (Sea Snot) veya müsilaj (Marine Mucilage) yığınları Marmara kıyılarını ve Körfezleri doldurmuştur.

Deniz Salyası, sarı renkli, yapışkan, kaygan ve pis kokuludur. Denizin yüzeyini kapladığında güneş ışığının denizin dibine gitmesine engel olarak oradaki ekosistemin dengesini bozar. Başta, denizin tabanında oluşacak fotosenteze engel olmak üzere olumsuzluklara neden olur. Denizin tabanında bulunan yosunlar oksijen üretemez hale gelir. Müsilaj dibe çöktüğünde ise başta balık ve balık yumurtalarının ve diğer canlıların üzerini kaplar ve ayrıca denizin içindeki bu canlılar için gerekli olan oksijeni tüketerek parçalanırlar. Şu anda dalgıçlar, deniz dibine doğru binlerce baygın ve ölü balıklar tespit etmişlerdir. Marmara koma halindedir. Ölüyorum diye çığlık atmaktadır.

Çaresi; Yüzeyde toplanan katı salyalar, otuza yakın çevre gemileri ile süratle toplanmalıdır. Bu konuda çok geç kalınmıştır. Deniz temizliği için seferberlik ilan edilmelidir. Kapatılan Denizcilik Müsteşarlığının görevlerini acilen üstlenecek ve buna ilave bu konunun sahibi olacak etkili ve yetkili Denizcilik Bakanlığı veya Denizcilik Kurumu ihdas edilmelidir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mevcut hantal yapısıyla bu işin altından kalkamaz.

Yapılacak Kanaldan Marmara’ya yıllık 20 milyon metreküp Karadeniz suyu gelecektir. Boğazdan gelen suyun yedide biri kadar ilave yük. Sıcaklık, tuzluluk, yoğunluk, organik madde miktarı ve kimyasal özellikleri farklı büyük miktardaki su, Marmara denizini daha da bozar. Gelecekte Marmara Denizi İzmit Körfezinin eski haline dönüşür.

Kanaldan sadece petrol, petrol ürünleri ve kimyasal tankerler ile diğer dünyaca tehlikeli yük kabul edilen gemiler can ve mal emniyeti gerekçe gösterilerek geçmeye zorlanabilir. Bunun sayısı yıllık 9000 civarındadır. Montrö gereği bunlardan alınacak ücretler ile kanal işletmesinin karlı olması mümkün değildir. Bu geçiş ücretlerini, kanalı yapan firma tahsil edeceği için İstanbul Boğazı geçiş ücretleri azalacağından devletin bu işten zararı olacaktır.

...***

Mehmet Kara 14 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, " Yeni anayasa için “ortam” uygun mu?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhur ittifakı, Anayasayı Türk tipi partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine “uyumlu hale getirmek” iddiasıyla anayasa değişikliği teklifi hazırlığı içinde. MHP tarafından 100 maddelik bir teklif hazırlanarak Bahçeli’nin tabiriyle “alayını” AKP’ye sundu. AKP de 128 maddelik bir teklif hazırlayarak MHP’ye sunmaya hazırlanıyor. İki parti bu teklifleri ortak bir metin haline getirip muhalefete sunar mı belli değil…"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Peki, bugünkü konjonktür yeni anayasa için uygun mu? Aslında uygun olmadığını teklif hazırlayanlarda biliyor. Bunun iki sebebi var.  

Birincisi, millet ittifakını oluşturan partiler yeni bir anayasadan önce Türk tipi partili cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden ülkenin kurtarılmasını savunuyor. Bu yüzden bu tekliflere sıcak bakılması bugün için zor görünüyor. 

İkincisi anayasa tekliflerinin Meclis’e getirilmesi yetmiyor. Halkın onayına sunulması için 360, Meclis’te kabulü için de 400 milletvekilinin imzası gerekiyor. Oysa cumhur ittifakının şu anda Meclis’teki sandalye sayısı 336’da kalıyor. 

19 yıllık AKP iktidarları döneminde 12 kez Anayasa değişikliğine gidildi. 177 maddesinin 134 hükmünde değişiklik yapıldı. Neredeyse “değişmeyen değiştirilemez” 4 madde, temel hak ve hürriyetler ve birkaç maddeden ibaret kaldı. Antalya Milletvekili Hasan Subaşı bu girişimlere, “Tekrar anayasa değişikliği istemek ve anayasa değişikliği yapmaya çalışmak bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisidir” yorumunu getiriyor. 

O zaman şu akla geliyor. Bu hazırlığın amacı, “Yeni anayasayı hazırlayalım, geçmeyecek biliyoruz. Seçimde millete ‘Yeni bir anayasa hazırladık Meclis’e getirdik, ama muhalefet destek vermedi. Verin yetkiyi yeni bir anayasa hazırlayım” olarak özetlenebilir. 

Nereden bakarsanız bakın “nafile” bir girişim. Tabiri caizse dostlar alış verişte görsün… 

...***

Ahmet Gürsoy 14 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Eğitimi telafi düzeltir mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" İki yıl kayıp etmiş eğitimi hangi yöntemi denerseniz deneyin eski kalitesine ve seviyesine çıkaramazsınız. Bu sebeple bakanlığın yasak savma kabilinden ortaya attığı "Telafi eğitimi" hiçbir şeyi telafi edemez. Millî eğitim, nitelik olarak düşük seviyelere inmiştir. İyi bir seviyeye çıkmasının tek bir yolu var o da eskisi gibi okulların açılması. Gerisi boş laf."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Eğitimin pandemi süreci boyunca hiç konu edilmeyen bir yüzü daha var: O da, yükseköğretim.

Herkes Millî eğitimi konuşuyor da üniversiteleri hiç görmüyor, konuşmuyor. Hâlbuki asıl büyük kayıp orada yaşanıyor.

Birincisi üniversiteler de tıpkı Millî Eğitim'e bağlı okullar gibi pandemiye hazırlıksız yakalandı. Evet, bütün üniversitelerde üç aşağı beş yukarı uzaktan eğitim programları vardı. Bazı dersler böyle verilmekteydi ancak, mesleki dersler alanında böyle bir çaba yoktu. Daha çok kültür dersleri ortak özellikleri itibarıyla öğretim eleman sayısının durumuna göre uzaktan veriliyordu. Bu sürecin dezavantajları olsa da avantajları da vardı.

Örneğin, öğrenci bir taraftan okula devam ettiği için, uzaktan eğitim derslerini üniversitenin internetinden, bilgisayar laboratuvarlarından takip edebiliyordu. Pandemi bu imkânları ortadan kaldırdı.

Pek çok öğrenci maddi imkânları olmadığı için canlı dersleri takip edemedi. Bir kısmı umursamadığı için hiç ilgilenmedi. Bazı öğrencilerin ise, tıpkı Millî Eğitim öğrencilerinde olduğu gibi ne tableti ve ne de bilgisayarı vardı.

Peki nasıl sınıf geçtiler.

Nasıl eğitim konularını anlayacak düzeye eriştiler?

Yüz yüze eğitimde olduğu gibi kapsamlı öğrenme gerçekleşmedi dersek hiç hata yapmayız.

Niçin?

Çünkü az evvel de belirtiğimiz gibi, öğrenci, sınıf ortamından, hoca etkileşiminden, ders içeriklerinden uzak kaldı.

YÖK, ders değerlendirmeleri konusunda isteyen öğretim elemanının ödevle değerlendirmesine olanak tanıdı. Öğretim elemanlarının büyük bir çoğunluğu bu yöntemle öğretim değerlendirmesi yaptı. Aklı başında herkes bilir ki, böyle bir değerlendirme sübjektifin de sübjektifidir.

Birincisi, öğrencilerin büyük çoğunluğunun her bir dersten, her bir hocanın verdiği ödevi bizzat okuyup araştırıp, çalışarak yapması imkânsız.

İkincisi, velev ki yaptı diyelim. Hocanın bu kadar fazla sayıda ödevi layıkıyla okuyup değerlendirmesi gene imkânsız.

Peki, üniversitelerde nitelik kaybı ne anlama gelir?

Sorunun cevabı, çok açık ve basit. Eğitimin nitelik kaybı demek, aynı zamanda mesleki yetersizlik demektir. Bir başka ifadeyle, mühendis olması gerektiği bilgi ve beceriyle donanamamıştır.

Hayali staj yapmış, diş teknisyenliği okuyan yüksekokul öğrencisi, el becerisini hocasına gösterememiştir.

Bu durum; her bir öğrenciye mesleki bilgi öğreten yükseköğretimin, mezun ettiği her bir öğrencide olması gerekenle olan arasındaki farkı artırdığı ve yetersiz kaldığı için mesleki kaliteyi düşürdüğü anlamına gelir.