Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sağlık Bakan Yardımcısı Sabahattin Aydın’ın yazılım şirketi, bakanlıktan milyonlarca liralık iş aldı
Karar:
Sedat Peker: Soylu’nun gücü AK Parti’nin gücünden daha fazla
Yeniasya:
İletişim Başkanlığı’nın ticari sır ile ne işi var?
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Taha Akyol 18 Haziran tarihli Karar gazetesinde, “Fişleme kararnamesi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kişisel verileri, hayatımıza ait özel bilgileri ilgilendiren çok önemli bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıktı: İletişim Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi… Meclis’te görüşülerek, kamuoyu önünde tartışılarak çıkarılan “kanun” değil… Tek imzayla çıkarılan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri CB sisteminin karakteristiğidir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Buna göre, Beştepe’deki İletişim Başkanlığı adlı birim “görevleri ile ilgili olarak gerekli gördüğü bilgileri bütün kamu kurum ve kuruluşlarından ve diğer gerçek ve tüzel kişilerden doğrudan istemeye yetkili” hale getirildi.
Dikkat ediniz, sınır yok, “gerekli gördüğü bilgiler” deniliyor!
Kararnameye göre:
“Kendilerinden bilgi istenen bütün kamu kurum ve kuruluşları ile diğer gerçek ve tüzel kişiler bu bilgileri istenilen süre içinde öncelikle ve zamanında vermekle yükümlüdürler.
Bu şekilde elde edilen bilgilerden ticari sır niteliğinde olanların gizliliğine uyulur.”
Aynı zamanda iktidar partisinin propaganda cihazı gibi çalışan bu birim neden buna ihtiyaç duymaktadır? Elde edeceği kurumsal ve kişisel verileri nasıl kullanacaktır? Bu soruların henüz cevabı yok, zaman içinde göreceğiz.
İktidar partisinin propaganda cihazına benzetirken haksızlık yapmadığımı düşünüyorum. Zira muhalefet partileriyle giriştiği polemikleri hepimiz biliyoruz.
Görevi Türkiye’nin dünyaya siyasi tanıtımıyla sınırlı olsa, anlarım… Ama iç politika konularında da faal bir birimdir bu.
Diğer taraftan, görülüyor ki, “ticari sır” niteliğindeki bilgileri de isteyecek, alacak ama sır niteliğini koruyarak elinde tutacak.
CB İletişim Başkanlığı’nın “ticari sır”larla ne ilişkisi olabilir?
Yolsuzluk, kara para falan gibi şüpheler oluştuysa, bu konuda MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) yetkilidir, ilgilidir ve uzmanlığa sahiptir.
Üstelik CB sisteminde Cumhurbaşkanı partilerüstü değildir. ‘Partili’ olmaktan da öteye, partisinin genel başkanıdır. Öbür partilere karşı siyasi mücadele halindedir…
AK Partililer, kendi kişisel verilerini muhalefetin ele geçirmesini isterler mi?!
Kararname “fişleme” kaygılarına yol açmaktadır.
Söz konusu CB Kararnamesini AYM’de 5 üye anayasaya aykırı buldu, bunlardan biri Başkan Zühtü Arslardır.
Diğer 10 üye ise anayasaya uygun buldu, bu üyelerden biri, göreve yeni başlamış olan İrfan Fidan’dır.
Daha önce de yazmıştım: AYM’de iki farklı hukuk anlayışı giderek netleşiyor: Kamu otoritesinin takdir hakkını geniş tutan üyeler, bunların pek çoğu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın atadığı üyelerdir…
Buna karşılık literatürde “hak eksenli” denilen hukuk anlayışını benimseyen üyeler, bunların da pek çoğu Abdullah Gül tarafından atanmış üyelerdir.
Hak eksenli hukuk anlayışında, anayasaların ve anayasa mahkemelerinin varlık sebebi, devlet kudreti karşısında bireyin hak ve hürriyetlerini korumaktır.
…***
Faruk Çakır, 18 Haziran tarihli Yeniasya gazetesinde, “Medya nasıl temizlenir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dünyanın maddî kirlerden temizlenmesi için açılan kampanyaların çok daha büyüğü, medyanın ‘maddî olmayan kirler’den temizlenmesi için açılmalıdır. Her meslek nispeten kirlenmiş durumda, ama medyadaki kirlenme maalesef çok daha fazla. Medya ‘dördüncü kuvvet’ kabul edilir ve her zaman önemine dikkat çekilir. Esasında ‘ahlâklı bir medya’ icap ettiğinde ‘dördüncü kuvvet’den daha etkili olabilir. Dünya tarihi ‘iyi ve insaflı medya’nın yaptığı hizmetlere şahit olduğu gibi ‘insafsız, taraflı ve yalan yazan medya’nın zulüm ve iftiralarına da şahittir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ülkemizde pek çok sahada meydana gelen bozulma yarışından medya da büyük ölçüde etkilendi. Görünüşte ‘büyük gazeteler’ de ‘mütedeyyin insanlar’ın kontrolünde, ama çürüme çok daha derin. ‘Büyük medya’da yalan, yanlış, abartma, hamaset ve yanıltıcı yayın yarışı tam hızıyla devam ediyor. Bazı gazetecilerin ‘akçeli işler’e karıştığı, aracılık yaptığı ve ‘itibar suikastları’na katıldığı konuşuluyor ki böyle bir tabloda medyanın ‘dördüncü kuvvet’ olması beklenebilir mi?
Basın Konseyi, “Siyaset-mafya-medya üçgeninde kuşatılmaya çalışılan Türkiye’de öncelikle medyanın temizlenmesi şarttır” diyerek bir açıklama yayınlamış.
“Gazeteci halk adına görev yapar, kamunun haklarının bekçisi ve gerçekleri ortaya çıkarmakla yükümlüdür” denilen açıklamada şu tesbitler yapılmış: “Son dönemde yaşanan kirli ilişkiler sarmalı ve siyasetin kuşattığı medya, yıllar içinde hiç bu kadar kapkara bir girdaba saplanmamıştı. Tarihinde hiçbir dönemde görülmemiş rezillik yaşanıyor. Siyaset-mafya ilişkisindeki kirliliğin medyaya da sıçradığına şahit oluyoruz. Siyaset-mafya-medya üçgeninde kuşatılmaya çalışılan Türkiye’de öncelikle medyanın temizlenmesi şarttır. ‘Sözde gazetecilerin’ karıştığı rezillikten medyamızın kurtarılması gerekmektedir. Bunun için basın meslek kuruluşlarının harekete geçerek, pisliğe bulaşan sözde gazetecilerin medyadan âcilen temizlenmesi şarttır. (...) Temiz medya ve temiz Türkiye için, derhal harekete geçmek zorundayız. Yaşadığımız bu pis tabloyu, fırsata çevirmeliyiz. Gazeteci halk adına görev yapar, kamunun haklarının bekçisi ve gerçekleri ortaya çıkarmakla yükümlüdür. (...) Bu kirlenmeyi, ancak bu onurlu şemsiye altında toplanan ve gerçekler için yol alan gazeteciler temizleyecektir. (...) Türkiye’nin bundan başka çaresi de kalmamıştır.”
…***
Esfender Korkmaz 18 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Parti devleti halkın refahını düşürdü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanının aynı zamanda parti genel başkanı olması her zaman devletin de parti devleti olması sonucunu doğurmayabilir. Ama, demokrasi talebi gelişmemiş, tersine biat kültürünün hakim olduğu, özellikle de devlet denetim mekanizmalarının çalışmadığı bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, devleti kullanmak iktidar partisinin insafına kalıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bu gerçeği, önce Fetö cemaati tarafından yaşadık. Bu cemaat devleti ele geçirmek için, askeri okullarda ve üniversitelerde soru çaldı. Orduyu ele geçirmek için Ergenekon gibi uydurma davalar icat etti.
2013 ve 2015 sonrasında, Başkanlık Sistemi ile devlet siyasi iktidarın özel alanı oldu. Liyakata ağırlık veren kurumsal devlet yerine, partizan kadrolara yer veren parti devleti geldi.
Sedat Pekerin itiraflarına, Baran Korkmaz'ın söylediklerine bakarsak, parti devletinin ne kadar yozlaşabildiğine de şahit oluyoruz.
Türkiye'de devletin ne hale geldiğini, Freedom House (Dünya Özgürlükler Evi) 2021 Türkiye raporunda da yer alıyor. Raporda Türkiye'de devlet için yorumlar ve verilen puanlar aynen şöyledir;
"2018'de uygulamaya konan yeni başkanlık sistemi, yürütmenin zaten aşırı olan yetkisini büyük ölçüde genişletti. Başbakanlık görevinin kaldırılmasıyla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan artık tüm yürütme işlevlerini kontrol ediyor; diğer yetkilerin yanı sıra kararname ile hükmedebilir, gözetim sağlaması gereken yargıçlar ve diğer yetkilileri atayabilir ve herhangi bir memur hakkında soruşturma emri verebilir. Erdoğan ve yakın çevresi tüm anlamlı siyasi kararları alıyor ve parlamentonun Erdoğan'ın yönetimini denetleme kapasitesi pratikte ciddi şekilde sınırlı kaldı."
''Türkiye'de yolsuzluk -kara para aklama, rüşvet ve devlet sözleşmelerinin dağıtımında gizli anlaşmalar dahil- devletin en üst düzeylerinde bile büyük bir sorun olmaya devam ediyor. Yolsuzlukla mücadele yasalarının uygulanması tutarsızdır. Yolsuzlukla mücadele kurumları etkisizdir. 2016 darbe girişiminden bu yana yürütülen baskılar, hedeflenen işletmelere ve sivil toplum kuruluşlarına (STK'lar) toplu el koymalar, yolsuzluk fırsatlarını büyük ölçüde artırdı. El konulan varlıklardaki milyarlarca dolar, hükümet tarafından atanan kayyumlar tarafından yönetiliyor ve hükümet ile dost işletmeler arasındaki yakın bağları daha da güçlendiriyor.
''2016 darbe girişiminden bu yana hükümetin uyguladığı baskının yarattığı siyasi ve yasal ortam, sıradan demokratik gözetim çabalarını neredeyse imkansız hale getirdi. Türkiye'de bilgiye erişim yasası olmasına rağmen, uygulamada hükümet şeffaflıktan yoksun ve keyfi olarak devlet görevlilerinin ve kurumlarının faaliyetleri hakkında bilgi vermiyor. Sivil toplum grupları ve bağımsız gazeteciler gibi dış gözlemciler, hükümetin yanlışlarını ortaya çıkarmaya çalışırlarsa tutuklanabilir ve yargılanabilir.''